İnsanlık evriminin başlarında, benzeri görülmemiş bir zihinsel yeti karşısında şaşkınlığa düştü. Ölüler düşlerde görünüyor, gizemli vahiyler alınıyordu. Yeryüzünde bir canlının ilk kez deneyimlediği bu zihinsel olgularla nasıl başa çıkılacaktı? Zihinsel olgulara nasıl bakılmalıydı? Yürek ile beden, ruh ile ten, zihin ile beden: Bu ikisi arasındaki ilişki nasıl görülmeliydi? Doğu ve Batı uygarlıkları insan doğası kuramlarında kaynaktan ayrılır. Doğu bu ikisini zihin ile bedenin (心身) uyumu olarak, Batı ise ruh ile tenin (靈肉) savaşı olarak yorumlar. “Kimiz?” sorusuna Doğu’nun ve Batı’nın yanıtları burada başlar.
Zihin ile içgüdüyü ayrı varlıklar sayıp zihne yoğunlaşan Batı, zihne çeşitli adlar verir: ruh, zihin, akıl. Ruh daha çok antik çağda kullanıldı ve dinle bağlantılıdır. Ruhun ölümden sonra yaşadığı ve Tanrı’yla birlikte olduğu düşünülür. Zihin terimi daha çok Orta Çağ’ın Tanrı merkezciliğinde (神本主義) kullanıldı. Akıl terimi ise daha çok modern Batı’nın akılcılığında kullanıldı. Akıl kimi zaman zihnin bir parçasıyla, mantıksal düşünen, daha geniş bir zihnin parçası olan kısmıyla sınırlanır. Doğu böyle ayrımlara alışkın değildir. Vahiy dinine ve metafiziğe pek ilgi duymayan Doğu’da böyle ayrımlara gerek bile yoktur. İnsan doğası kuramı zihin ile bedenin tamamlayıcılığına dayanan Doğu’da bütünü kapsayan zihin ve beden (心身) ifadesi kullanılır. Doğu ve Batı uygarlıklarını çözümleyen bu kitapta ruh, zihin ve akıl aynı şey olarak ele alınır. Çünkü hepsi neokortekstan gelir. Neokorteksin içine girip ruhu, zihni ve aklı çözümlemek bu kitabın amacı değildir.
Batı jeopolitik koşulları yüzünden kendini korumak için Doğu’dan çok daha fazla çaba harcamak zorunda kaldı. Zihne tapınmaya ve onun çevresinde birleşmeye başladı. Batı uygarlığı zihni içgüdüden ayırır ve onu ayrıcalıklı bir varlık olarak görür. Batı uygarlığına bakılınca, başlangıçta zihnin varlığını çam kozalağıyla ve ruhun gözüyle simgelediği ve bunlara tapındığı görülür. Bu temeller Yunan-Roma uygarlığında atılmaya başlandı. Sonra zihne tapınma dinle birleşince Batı, Tanrı merkezciliği uygarlığının merkezine koyan Orta Çağ’ın karanlık dönemlerini yaşadı.163 Yeni Çağ’da zihne tapınma akılcılık içinde aklı merkeze alan bir felsefe sistemine dönüştü. Sonuçta zihne tapınma binlerce yıl boyunca Batı uygarlığının felsefe sisteminin özü oldu.
Zihne tapınan bir uygarlıkta içgüdü ile zihin arasında bir çatışma doğar: İnsan bütünlüğünü koruyamaz ve yabancılaşır (alienated). Bu yabancılaşma duygusunu aşmak ya da zihnin doğaüstülüğünü kanıtlamak için doğaüstü bir varlık yaratıp zihni onunla özdeşleştirmesi (identify) gerekir. İnsana benzeyen, ama doğaüstü bir Tanrı yaratır. Tanrı bir kez yaratılınca zihinsel olguları açıklama çabasını aşkın bir varlık olan Tanrı’ya bırakmak yeter. Fromm’un dediği gibi “teoloji mistisizme varır”; Feuerbach’ın da belirttiği gibi “insan için Tanrı onun kendi zihni, kendi ruhudur”. 164 Zihin Tanrı’yla birleşince beden madde olarak görülür ve ruh ile tenin ayrımı belirginleşir. Doğa madde sayılınca, Tanrı ile doğayı karşı karşıya koyan ayrımla birlikte insan ile doğayı karşı karşıya koyan ayrım (dichotomy) da ortaya çıkar.
Doğaüstü bir zihin felsefi açıdan akılcı biçimde ele alınınca metafiziğin kaynağına varılır. Özünde akıl dışı olan zihinsel olguları akılcı biçimde açıklamak zorunda kalınan bir labirente düşülür; bu sonsuz ve bilinemez arayıştan da sonunda yarı yolda vazgeçmek gerekir: Bu, “akılcı Tanrı” denen bir canavarın doğuşuyla kendini gösterir. İnsan Tanrı’nın yerini alır. Parmenides’in zihninden Hegel’in mutlak tinine uzanan yol budur. Rönesans’tan sonraki Batı uygarlığında “din kitlelerin metafiziği, metafizik de filozofların dinidir” sözünün doğruluğu hissedilir. Dinin öne çıkardığı zihin Batı’da modern akılcılığa, ardından 20. yüzyılın ideolojiler çağına geçer.165
Batı felsefesinin 20. yüzyıldaki karmaşası buradadır. Orta Çağ teolojisinin ve modern metafiziğin yıkıldığı zeminde geriye yalnızca bilim kaldı. Batı bilimin dayanabileceği felsefi bir temeli yeniden kurmalıdır. İnsanlığın geleceği, Batı’nın geliştirdiği bilime de Sanayi Devrimi’nin torunu olan yapay zekâya da bağlanamaz. Sağlıklı bir felsefe sistemi geliştirmek için Batı insan doğasına yeni bir yaklaşım benimsemelidir.
Doğu zihinsel olguları insanın sahip olduğu bir yeti olarak kavrar, doğal sayar ve doğa olaylarının bir parçası olarak görür. Zihin ile bedenin birliği düşüncesi ve li ve qi kuramı (理氣論) buna dayanır. Ayrı bir zihne dayanan bir dine ya da metafiziğe bağlanma eğilimi de yoktur. Sağlıklı bir ahlaka, siyasete ve ekonomi politiğe yoğunlaşılır. Doğu uygarlığında zihin içgüdüyle uyum içindedir ve insanı doğaya bağlama rolünü oynar. Doğu’da Dao felsefesi insanı doğaya bağlar; Konfüçyüsçülük ise insanları birbirine bağlar. Bu bağlar sayesinde insan bölünmeden bütünlüğünü (integrity) korur. Goethe’nin dediği gibi, “doğayı bilen bütün insandır ve yaşayan insan bütün insandır”.166 Doğu uygarlığında doğal bir insan doğası kuramıyla bütünlüklü bir insan doğası aramak mümkün olur. Bu düşünce Doğu uygarlığının temelini oluşturur. Batı’nın insan doğası kuramı Tanrı ile insan arasında bir antlaşma ya da insan doğasına dayanan, insanlar arası bir toplum sözleşmesi arar. Yasalar ve kurumlar önem kazanır. Doğu’nun insan doğası kuramı ise doğuştan gelen insan doğasının sınırları içinde, herkesin kendi çabasıyla karakterini yetiştirmesine yoğunlaşır. Doğu’nun bu insan doğası kuramı ahlakın ve ekonomi politiğin gelişmesine götürür.