İkinci Kısım Kimiz: zihin ile bedenin birliği (心身一體) ile ruh ile tenin savaşı (靈肉鬪爭) · Bölüm 1

Batı’nın zihne (精神) tapınma uygarlığı

yaklaşık 81 dk · 77 not

1) Zihne tapınma uygarlığının başlangıcı: çam kozalağı (Pine Cone) ve ruhun gözü (Eye of Soul)

Batı binlerce yıl boyunca zihin ile içgüdüyü ayrı ayrı ele aldı ve zihne tapınan bir uygarlığın peşine düştü. Yunanistan’da, Mısır’da ve Orta Doğu’da beynin yapısının zihnin varlığını simgelediği düşünüldü ve bu resimlerde ve heykellerde dile getirildi. İnsan teşrih edildiğinde beynin yapısı içindeki epifiz bezinin (Pineal gland) zihnin ya da ruhun somut biçimi olduğu düşünülüyordu. Epifiz bezi, çam kozalağı biçimindeki bir bez için kullanılan anatomik terimdir (İngilizcede “pineal”, çam kozalağı demektir). Doğadaki “çam kozalağının” (Pine cone) biçim bakımından epifiz bezine çok benzediği fark edildi. Bu yüzden Batı’da ve vahiy dinlerini doğuran öteki uygarlıklarda epifiz bezine benzeyen çam kozalağı biçimli heykellere büyük önem verildi. Bunların insanın “yüreğini, ruhunu, zihnini, aklını ya da Tanrı’dan aldığı anlayışı” simgelediği düşünülüyordu. Çam kozalağının Fibonacci dizisini ve altın oranı içeren sarmal yapısının da insana doğadaki düzeni gösterdiği ve onu zihinsel bir arayışa bağladığı tahmin edilir.

Bu olgu binlerce yıl boyunca Mezopotamya’da, Mısır’da, Yunanistan’da, Roma’da ve yakın dönemde Batı’da geniş çapta görüldü. Babilliler tanrılarının heykellerini ortalarında bir çam kozalağı tutar biçimde yapıyordu: “Tammuz” Babil’in ve Sümer’in bir tanrısıdır; sağ elinde ruhu simgeleyen bir “çam kozalağı” tutar. Mısır tanrısı Osiris’in asasında da en önemli yer olan ortada bir çam kozalağı oyulmuştur: Mısır tanrısı Osiris’in asasında iki yılan ruhu simgeleyen bir “çam kozalağı”nı çevreler. Yunan tanrısı Hermes (Roma tanrısı Merkür’le aynı) de Osiris heykelindeki gibi asasının tam ortasına bir çam kozalağı oydurmuştur: Hermes’in asası “kaduse” (Caduceus) bir çam kozalağı ve iki yılanla süslüdür. Yunan tanrısı Dionysos’un asasının ucunda da bir çam kozalağı oyulmuştur: Dionysos’un asası “thyrsos”un (Thyrsus) ucunu ruhun simgesi olan bir çam kozalağı süsler.

“Tammuz”, Babil’in ve Sümer’in tanrısı.

Sağ elinde ruhu simgeleyen bir “çam kozalağı” tutar.

Mısır tanrısı Osiris’in asası.

İki yılan ruhu simgeleyen bir “çam kozalağı”nı çevreler.

A black and white image of a medical symbol
Description automatically generated
Yunan tanrısı Hermes’in asası, “kaduse” (Caduceus).

Bir çam kozalağı ve iki yılanla süslüdür

Yunan tanrısı Dionysos’un asası, “thyrsos” (Thyrsus)

Ruhun simgesi olan bir çam kozalağı asanın ucunu süsler

Zihnin yetilerine tapınma biçimindeki kültürel olgu Batı uygarlığında antik çağdan Orta Çağ’a ve Yeni Çağ’a olduğu gibi sürdü. Orta Çağ’da Roma Papalığı kilisesinin girişini bir çam kozalağı heykeliyle süsledi: Roma’da Vatikan’ın girişinde devasa bir “çam kozalağı” durur.

Roma’da Vatikan’ın girişindeki devasa “çam kozalağı”

Yeni Çağ’da da New York’taki Whitehall Building’in duvarında ortasında çam kozalağı bulunan bir Hermes asası kabartması vardır: New York’taki Whitehall Building’i süsleyen “kaduse”de temel öge olan “çam kozalağı” açıkça oyulmuştur

New York’taki Whitehall Building’i süsleyen “kaduse”

Asanın temel ögesi olan “çam kozalağı” açıkça oyulmuştur

Böylece Batı’da, Mısır’da ve Orta Doğu’da binlerce yıl boyunca çam kozalağı heykeli biçiminde uygarlığın merkezinde yer alan epifiz bezi (Pineal gland) bir adım daha ileri gitti. Çam kozalağı sonunda “üçüncü göz” olarak betimlendi. Beyindeki epifiz bezinin yapısını anatomik olarak olduğu gibi yansıtan heykeller Mısır’da çok yaygınlaştı ve bir “göz” olarak betimlendi. Mısır’da buna “Ra’nın gözü” ya da “Horus’un gözü” denir. Bu göze daha sonra Yunanistan’da “üçüncü göz” ya da “ruhun gözü” (Eye of Soul) denildi.

Mısır’daki “Horus”un gözü ya da tanrı “Ra”nın gözü.

Yunanistan’da bu göze “üçüncü göz” ya da “ruhun gözü” denildi

“Horus”un gözü, limbik sistemdeki çam kozalağı biçimli

epifiz bezinin (pineal gland) anatomik biçimini simgeler.

Platon “Horus”un gözünü “üçüncü göz”, yani “ruhun gözü” olarak betimledi. Zihnin içerdiği ruhun gözüyle evrenin hakikatinin görülüp dile getirilebileceğini düşünüyordu.

Şimdi ruhun gözüyle her şeyin içinden geçen evrenin ışığını görmeli ve ebedî hakikate yönelmeliyiz. 167

Ebedî olanın bedenin gözüyle değil, ondan on bin kat güçlü olan ruhun gözüyle aranması gerektiğini haykırıyordu. Hakikate yalnızca ruhun gözünün ulaştığını ısrarla savunuyordu. Bu, dinsel ve metafizik keşiflere mutlaklık kazandıran bir felsefedir.

Ruhun gözü bedenin on bin gözünden değerlidir; çünkü hakikat yalnızca onunla görülür. 168

Çam kozalağının zihni temsil ettiğini söyleyen Orta Doğu’nun ve Batı’nın bu felsefesi geniş ve uzun süre yayıldı, Hindistan’ı ve Budizmi de etkiledi. Bu yüzden Hint tanrısı Şiva’nın heykellerinde alına bir ruh gözü çizilmiştir. Afganistan’da bulunan bir Gandhara Buda heykelinin alnında bir “üçüncü göz” vardır. Bu etkiyle Budist Buda heykellerinin alnına da “ruhun gözü” çizildi. Buda’nın saçları da çam kozalağı biçiminde sık bukleler olarak oyulur. “Üçüncü göz” ve “çam kozalağı biçimli saçlar”la süslenmiş Buda heykellerinde Batı uygarlığının etkisini görürüz.

Hindistan’da Hindu tanrısı Şiva. Alnına bir “üçüncü göz” oyulmuştur
Afganistan’da bulunan Gandhara Buda heykeli. Alnında bir “üçüncü göz” vardır.
“Üçüncü göz” ve “çam kozalağı biçimli saçlar”la süslenmiş Buda heykeli

Ruhun gözü Batı’nın zihin çağında ve sonrasında büyük bir parlaklıkla ışıldadı. 1789’da Fransa’da resmen yayımlanan haklar bildirgesinin resminin tam ortasına “ruhun gözü” (Eye of Soul), yani üçüncü göz çizilmiştir. ABD’de kullanılan bir dolarlık banknotun arkasında da üçüncü göz Tanrı’nın gözü biçiminde ortaya çizilmiştir. Bir dolarlık Amerikan banknotunun arkasında ABD’nin büyük mührü yer alır: “Tanrı’nın gözü” (Eye of Providence) bir piramidin tepesini süsler.

1789 Fransız Devrimi sırasında kabul edilen “İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi”

Üzerinde “ruhun gözü” (Eye of Soul) çizilmiştir.

Bir dolarlık Amerikan banknotunun arkasında yer alan ABD’nin büyük mührü

“Tanrı’nın gözü” (Eye of Providence) bir piramidin tepesini süsler.

Böylece çam kozalağı ve ruhun gözü aracılığıyla insan zihnine tapınan düşüncenin temeli, binlerce yıllık tarih boyunca Batı uygarlığına yerleşti. Zihne tapınma Batı uygarlığının Yeni Çağ’ında yeni bir biçim alır. Çam kozalağı ve üçüncü göz gibi resimlerle zihne tapınmaktan zihnin içine girip onu dile getirme yoluna geçilir. Batı uygarlığının içgüdüden ayrılmış bir zihne değer vermesi demek olan “metafizik” budur.

2) Zihne tapınma uygarlığının yayılışı: imgeden felsefe sistemine

İnsan doğasının yapay biçimde bölünüp açıklanmasının temsilî bir örneği, onu ikiye bölerek açıklama tutumudur: içgüdü ve zihin (beden ve zihin, tutku ve anlık, fizyolojik olan ve psikolojik olan, duyarlık ve akıl, ten ve ruh). Batı uygarlığı iki bin yıl boyunca bu ayrımı apaçık saydı ve zihni bedene karşıt, bağımsız bir olgu olarak görmeye çalıştı. “Kimiz?” sorusuna ruh ile tenin savaşı biçiminde bir insan doğası kuramıyla yanıt verir. Antik çağda Platon ruhun İdealar dünyasına yöneldiğini, ama duyusal arzulara bağlı bedenin ruhu engellediğini düşünüyordu. Orta Çağ Hristiyanlığı zihnin tanrısal ve iyi olduğunu, arzunun ve günahın kaynağı olan bedenin ise zihne karşı durduğunu düşünüyordu. Batı’da Tanrı bir doğa tanrısı değil, adaletin Tanrı’sı, iyi bir Tanrı’dır: zihnin bir ürünü. Hepsinden önemlisi, Teslis öğretisinin iyi gösterdiği gibi, ruhani bir varlıktır. Bu Tanrı’nın suretinde yaratılan insan da temelde ruhani ve zihinsel bir varlık olarak görülür. Modern Batı akılcılığında Descartes, zihni ve bedeni iki ayrı töz olarak ayıran bir ikicilik içinde zihnin önemini savundu.

Antik metafizik, Orta Çağ Tanrı merkezciliği, modern akılcılık

Sokrates öncesi Yunan uygarlığında içgüdü ile zihin arasında “denge” kavramı epeyce büyük bir yer tutuyordu. Zihnin evrenselleştirilmesinin ya da zihin ile içgüdünün keskin biçimde ayrılmasının henüz bulunmadığı, dengenin hüküm sürdüğü, Apolloncu olan ile Dionysosçu olanın birbirini dengelediği bir dönemdi. Yunan uygarlığında Apollon (Apollo) aklın ve zihnin simgesidir. Dionysos (Dionysus) ise duyuların ve içgüdünün simgesidir. Zihin ile içgüdü, Apolloncu olan ile Dionysosçu olan karşı karşıya duruyordu. Nietzsche bu durumu şöyle anlatır:

Yunan sanatının iki tanrısı Apollon ve Dionysos aracılığıyla, Yunan dünyasında Apolloncu sanat olan plastik sanatlar ile Dionysosçu sanat olan plastik olmayan müzik sanatı arasında hem köken hem amaç bakımından şiddetli bir karşıtlık bulunduğunu öğreniriz… Bunlar tek bir bütün olarak birleşmiş biçimde ortaya çıktı ve bu birlikten hem Apolloncu hem Dionysosçu bir sanat doğdu: Attika tragedyası.169

Bu karşıtlığı kesin biçimde kıranlar Sokrates, Platon ve Aristoteles adlı üç filozoftur. Metafiziği savundular: Zihin insanın doğasıdır, beden ise maddedir ve hiçbir değeri yoktur. Bütün insan çabasının bedenden ayrılmış zihni araştırması ve onun aracılığıyla ebedî hakikate ulaşması gerektiğini savundular. Zihne tapınma geleneği Yunan ve Akdeniz uygarlığında sürdü, ama onu bir felsefeye dönüştürenler bunlardır. Tanrı’nın verdiği zihne ya da ruha yalnızca Yunanlıların sahip olduğunu düşünüyorlardı. Ruha tapınma düşüncelerini Pythagoras’tan almışlardı. Zihni insanın özü olarak sunarken de Parmenides’in “duyular aldatır, hakikati yalnızca zihin bilir” düşüncesini izlediler. Özellikle Aristoteles’le birlikte zihnin incelenmesine metafizik dediler ve onu felsefenin özü saydılar. İnsan içgüdüsünü küçümseyerek onu hayvan içgüdüsüyle aynı diye çözümlediler. Pythagoras’ın ruha tapınma düşüncesini Parmenides’in zihne tapınma düşüncesiyle birleştirdiler, ruh ile zihni özdeşleştirdiler ve zihne tapınma felsefesinin Batı uygarlığına yayılmasında belirleyici bir etki gösterdiler.

Onlar için önemli olan zihin, yani ruhtu. Özellikle Aristoteles Persler gibi barbarları ruhsuz hayvanlara benzer görüyordu. Bu yüzden hepsinin köleleştirilmesi gerektiğini savunuyordu. İçgüdü ile zihni ayıran karşıtlık ikiciliği felsefesi Sokrates ve Platon’dan geçerek Aristoteles’te tamamlandı. Aristoteles varlık felsefesi açısından Yunanlılar ile barbarlar, erkekler ile kadınlar arasındaki ruh ve zihin farklarını ebedî sayıyordu. Büyük bir filozoftu, ama ırk ve cinsiyet ayrımcılığının temellerini attı. Aristoteles Politika (Politics) adlı kitabında şu satırları bırakmıştır:

Barbarlarda kadın ile köle aynı sıradadır. Çünkü onlarda doğal bir yönetici yoktur: Yalnızca kölelerden, erkeklerden ve kadınlardan oluşan bir topluluktur onlar. Şairlerin şu sözü buradan gelir: “Yunanlıların barbarlara hükmetmesi yerindedir”; sanki barbar ile köle doğaca aynı şeymiş gibi. 170

Sokrates öncesi Yunan tragedyasında görülen insanın tanrılara boyun eğmesi, yani insanın kadere itaati, Doğu uygarlığında görülen doğa ile insan arasındaki uyuma benzer. Doğu şiiri insan ile doğanın uyumunu dile getirdiği gibi Helenistik heykel de zihin ile içgüdünün uyumunu vurgular. Bu anlamda Sokrates öncesi Yunan kültürü sophrosyne (Sophrosyne) denen orta yol kültürünün niteliğini taşıyordu. Bu orta yol, bu denge durumu Sokrates öncesi Yunan kültürünün her yerinde görülür. Yunanlıların bir dini vardı; ama bu tek tanrıcılık değil, pek çok tanrının birbirini dengelediği ve bir denge bulduğu bir çok tanrıcılıktı. Zeus da dahil bütün tanrıların yazgısı kadere boyun eğmekti.

Yunan mitolojisinde “kader tanrıçaları” (God of Destiny) üç tanrıçaydı ve onlara “Moiralar” (Moirai, The Fates) deniyordu. Zeus da dahil ölümsüz tanrılar bile onların hükümlerine boyun eğmek zorundaydı. Kader tanrıların ölümsüzlüğünü dengeliyordu. Parmenides başta olmak üzere Elea okulundan bir grubun dile getirdiği, zihnin mutlaklığını savunmaya çalışan metafizik tutum da beden eğitimine büyük yer veren Yunan eğitim biçimiyle dengelenebiliyordu. Bu Yunan dengesi, konusu kadere direniş ve tanrıların cezası olan Yunan tragedyasının temasını oluşturur.

Bu Yunan hümanizmi, konusu insanın kadere direnişi ve tanrıların cezası olan Yunan tragedyasının temasını oluşturur. Aiskhylos’un (Aeschylus) tragedyaları da insanın kadere direnişi ile tanrısal ceza arasındaki dengeyi korur; ama rüzgâr çoktan insan direnişinden yana esiyordu. Bu dengesiz denge Sokrates’te en uç gerilimle ortaya çıkar. “Durmaksızın soru sormak” ile “hiçbir şey bilinemez” gibi iki uç tutum arasında Yunan hümanizminin anlatımı doruğuna ulaşır. Ama Sokrates hem dengenin son durağı hem de bölünmenin çıkış noktasıdır. “Durmaksızın soru sorup” her seferinde “hiçbir şey bilinemez” sonucuna varmak ancak “en bilge” olan Sokrates için mümkündü. Sokrates’ten sonraki Batı kültür tarihi bunun öteki insanlar için neredeyse imkânsız olduğunu bize gösterir.

Helenistik uygarlık zihin ile içgüdünün uyumunu ve birliğini çözerek, zihinsel olanın özünü teşrih edip durmadan araştırarak zihne mutlak bir değer verme işine girişti. Sonunda bilgeliği değil, bilgiyi öne çıkardı. Sokrates’ten sonraki Batı uygarlığı bilginin mutlaklığına inandı ve bilgelik yerine bilgi arayışına gömüldü. Zihin ile içgüdü, Apolloncu olan ile Dionysosçu olan birbirinden ayrıldıkça Yunan tragedyası da yıkıldı:

Sokratesçi özdeyişlerin önemine bakalım: “Erdem bilgidir; insan yalnızca bilgisizlikten günah işler; erdemli insan mutludur.” İyimserliğin bu üç temel biçimi tragedyanın ölümü demektir. 171

Yunan tragedyasının ölümü, Yunan uygarlığının tadını çıkardığı içgüdü ile zihin arasındaki uyumun yıkılması demektir. İçgüdü ile zihin arasındaki dengeyi yıkan Sokrates’in, Platon’un ve Aristoteles’in felsefesiydi. Batı uygarlığına Herakleitos ve başkalarının savunduğu görünmeyeni bıraktırıp zihne tapınan görüneni seçtirenler onlardır. Görünen, Sokrates’ten Orta Çağ’a ve Rönesans’a kadar neredeyse iki bin yıl boyunca Batı felsefe tarihine egemen oldu.

Çünkü Batı uygarlığı, Yunan uygarlığının Sokrates, Platon ve Aristoteles adlarıyla anılan görünen düşünürlerinin kuramlarını benimsemişti ve dinin gücüne dayanıyordu. Sokrates öncesi Yunan uygarlığında Apollon ile Dionysos arasında yüzyıllar süren bir denge dönemi vardı. Bu dönemde Herakleitos gibi görünmeyen düşünürlerinin felsefesi de görünen düşünürlerininki kadar önem taşıyordu; çünkü Yunan uygarlığı zihin ile içgüdü arasındaki “denge”nin önemini biliyordu. Orta yolu ve ölçülülüğü vurguluyorlardı. Ama daha Sokrates’in döneminde çağın akımı Dionysos’a sırtını dönmüş ve Apollon’un tarafına geçmişti.

Batı’nın akla ve zihne tapınması her şeyden önce dinle bağlantılıdır. Çünkü zihni Tanrı’ya bağlamıştır. İnsan “Tanrı’nın suretini” (Imago Dei) taşır: “Tanrı şöyle dedi: İnsanı kendi suretimizde, kendimize benzer biçimde yaratalım” (Yaratılış 1:26). “Tanrı ruhtur” (Yuhanna 4:24). Batı’da Tanrı’nın suretinde yaratılan insanın da temelde ruhani, zihinsel bir varlık olarak görülmesi doğaldı.

Batı’da zihnin önemi yalnızca dinde değil, metafizik denen felsefe alanında da vurgulandı. Aristoteles metafiziği tanımlarken onu maddenin karşısında zihnin incelenmesi olarak ele aldı. Varlığın ve gerçekliğin doğasını araştıran felsefe dalı olan metafiziği varlıkbilim (ontology) gibi çeşitli alanlara ayırdı. Bu felsefi eğilim Orta Çağ dininde de en önemli alan sayıldı; modern felsefe de zihnin önemini vurgular oldu. Akılcılık üzerinde büyük etki bırakan modern Batı filozofu Leibniz (1646–1716) insan zihninin büyüklüğüne dair görüşlerini dile getirdi.

İnsanın dünyayı bilebilmesinde şaşılacak hiçbir şey yoktur. Çünkü dünyayı kendi içinde taşır ve kendisi küçültülmüş bir Tanrı suretidir.172

Bu, Tanrı merkezciliğin insan zihnine kaydığı akılcılığın başlangıcıdır. Tanrı ile insan zihni arasındaki sıkı ilişki böylece Batı uygarlığında daha da geniş biçimde yayıldı. Orta Çağ’ın bin yılı boyunca din kitapları dışında bir şey yayımlamak yasaktı. Skolastik, yalnızca Kutsal Kitap’ı inceleyen ve yalnızca dine yoğunlaşan Tanrı merkezli bir felsefedir. Rönesans’ın başlarındaki hümanizme dayanan Boccaccio’nun Decameron’u ve Machiavelli’nin Hükümdar’ı, Tanrı merkezcilikten hümanizme geçişi duyuran ilk kitaplar oldukları için önem kazandı. Rönesans’ın büyük ustası Michelangelo’nun bıraktığı Sistina Şapeli tavan freskinde de Tanrı’nın insana zihin üflediği bir resim vardır. Roma Papalığı o dönemde insan bedeninin anatomik tasvirini sıkı biçimde yasakladığı için Michelangelo, Tanrı’nın arka planına bir insan beyni yerleştirerek Tanrı’yı beynin içine koyma hilesine başvurdu. Michelangelo’nun 1510 dolaylarında yaptığı Âdem’in Yaratılışı’nda bir beyin arka planı üzerindeki Tanrı Âdem’e zihni aktarır: Eser Batı uygarlığında zihnin önemini vurgular.

Batı uygarlığı zihinsel olguları doğaüstü sayar. Doğaüstü bir Tanrı’nın insana doğaüstü bir zihin aktardığına inanıyordu. Zihni Tanrı öteki hayvanlara değil, yalnızca insana vermiştir. Zihin bedenle karşıtlık ilişkisi içindedir: “Tene göre yaşayanlar tenin işlerini, ruha göre yaşayanlar ruhun işlerini düşünür. Tenin düşüncesi ölüm, ruhun düşüncesi ise yaşam ve esenliktir” (Romalılar 8:5–6). Zihin ile içgüdünün ayrılığı ve karşıtlığı yalnızca Hristiyanlığın önemli bir öğretisi değildi; Yunan-Roma felsefesi de bunu kabul ediyordu. Bu, Roma imparatoru Julianus’un (330–363) ölmeden önce söylediği sözlerde açıkça görülür: “Felsefeden ruhun içgüdüden ne kadar önemli olduğunu öğrendim. Ruhun ölümde ayrılması bir acı değil, bir sevinç konusudur.”173

İnsan doğasının zihne tapınma olarak yorumlanması Batı uygarlığının özüne yerleşti. Zihne tapınma felsefesi Yunan’ın görünen anlayışıyla başladı, Orta Çağ’ın din çağından ve Yeni Çağ’da Descartes’ın metafiziğinden geçerek son evresine girdi: 20. yüzyılın ideolojiler çağı. Orta Çağ’ın din çağında Batı yalnızca vahiy dininin incelenmesine yoğunlaştı: Tanrı’nın insana verdiği zihnin incelenmesine. Orta Çağ din felsefesini, Platon’un felsefesini vahiy dinine aşılamaya çalışan 4. yüzyılın Augustinus’u temsil eder. Thomas Aquinas’ın temsil ettiği 11. yüzyıldan sonraki skolastik ise dini Aristoteles’in felsefesine bağlama çabasıydı. Zihne yoğunlaşmaya yönelik bu çaba Rönesans’tan sonra Descartes’ı etkiledi; Descartes da akılcılığın temsil ettiği modern metafiziğin temellerini attı. Orta Çağ’ın Hristiyan “zihin”inin yerine metafizik bir “zihin” koyma rolünü oynadı.

Hristiyanlığın egemen olduğu Orta Çağ’ı ve Rönesans’ı aşan Batı, 17. ve 18. yüzyıllarda felsefi bir değişim yaşadı. Aydınlanma ya da zihin çağı dediğimiz bu dönemde Batı, dine ve Kutsal Kitap’a bağlı dogmalardan kurtaran bir “aydınlanma”dan geçti. Amaç artık Dünya merkezcilik gibi Kutsal Kitap’ta yazılı olana olduğu gibi inanmak değil, onu insanın sahip olduğu zihinle inceleyip doğru mu yanlış mı olduğuna karar vermekti. Bu inceleme, Batı’da gökbilimin gelişmesi sayesinde Dünya merkezciliğin yerini Güneş merkezciliğin aldığı büyük paradigma değişiminden güç aldı.

Böylece Kutsal Kitap’ta yazılı mutlak hakikatin bazı doğruları kuşkuyla karşılanınca Tanrı’nın niteliğine dair kuşkular doğdu. Özellikle peygamberlerin Tanrı’yla karşılaştıktan sonra ilettiği hakikatlerin, buyrukların ve yasaların gerçekten Tanrı’dan mı yoksa peygamberlerin hayal gücünden mi geldiğini sorgulama aşamasına gelindi. Bu yüzden Batılı düşünürler Tanrı’nın var olduğunu ama insan işlerine karışmadığını söyleyen yeni bir düşünce, deizmi (理神論) kurdular. Deizm sayesinde Batılılar mucizelerden, cehennemden, Şeytan’dan ve benzerlerinden kurtuldu.

Deistler peygamberlerin ilettiği Tanrı sözünün mutlak hakikat olmadığını, doğru olanın insan zihninin yargısı olduğunu savundular. Bilginin kaynağının Tanrı merkezcilik değil, zihne dayanmak olduğuna inanıyorlardı. Zihnin desteklediği düşünceye ve bilime güveni artırarak 18. ve 19. yüzyılların Sanayi Devrimi’nin temellerini attılar; hükümetin Tanrı’yla yapılan antlaşmadan doğan bir Kilise’nin otoritesine değil, yeni bir insan doğası kuramına dayanarak kurulmasını aradılar ve Kilise ile devletin ayrılmasını savundular. Aydınlanma’nın başlangıcı 17. yüzyılda Francis Bacon’ın, René Descartes’ın, Baruch Spinoza’nın, Isaac Newton’ın ve başkalarının yazılarından esinlendi.

Yine de Batı uygarlığında zihin yetilerine verilen değerin zihin çağı boyunca daha da güçlendiğine dikkat etmek gerekir. Felsefi olarak çözümlendiğinde Batı uygarlığının zihin çağından geçerken önünde iki olası seçenek vardı. Batı ya zihin ile içgüdünün uyumunu savunan bir felsefeyi izleyip zihnin gücünü yerine oturtabilirdi ya da zihnin evrenselleştirilmesi felsefesini izleyip içgüdüyü daha da önemsizleştirerek zihnin gücünü daha da büyütebilirdi. Batı ikinci yolu, yani zihnin önemini vurgulayan zihnin evrenselleştirilmesi yolunu seçti.

Apollon’dan yana olan bu eğilim Batı uygarlığının temelini oluşturduğu için, Rönesans’ta zihin ile içgüdünün bir arada var olduğu dönem kısa sürdü ve akım çoktan zihin yetilerinin evrenselleştirilmesinden yana geçmişti. Zihin ile içgüdü arasında eşit ölçüde bir hakikat payı ve taraflı bir bakış taşıyan Descartes ile Machiavelli’den Descartes yüceltildi, Machiavelli ise herkesin kınamasının hedefi oldu.

Zihnin evrenselleştirilmesi çağına damgasını vuran, Descartes’tan Marx’a uzanan Batı düşünce tarihi şöyle şematize edilebilir. Descartes: Düşünüyorum, öyleyse varım (reason); Kant: Düşünmeyen ben var değildir (pure reason); Hegel: Benim gibi düşünmeyen insan var değildir (absolute reason); Marx: Benim gibi düşünmeyen insanın var olmadığı siyasal gerçeklikte (praxis) kanıtlanmalıdır. Hepsi savundukları zihnin mutlak bir değer taşıdığına inanıyordu. Özellikle Marx’la birlikte onun tarihsel zihninin mutlak değeri, muhaliflerin ortadan kaldırılmasını isteyerek mutlaklığını daha da vurguladı.

Marx bu dünyayı siyah ve beyaz olarak görüyor, kendisinden yana olmayan herkesi koşulsuz olarak düşman sayıyordu. Hangi tarafta durduğunu açıkça biliyor, onlar için savaşacağından ve sonunda onların kazanacağından emindi.174

Zihnin beyinde ayrı olarak var olduğuna inanan Descartes’tan ahlaki ödev etiğini savunan Kant’a ve Hegel’e kadar Batı felsefesine akılcılar egemen oldu. Onların etkisiyle Batı’da insanda en önemli şeyin zihin olduğu ve her şeyi zihnin yarattığı yanılgısının yayıldığı bir dönem başladı. İnsan doğası kuramı açısından Batılı filozofların yol açtığı en ağır sorun, “zihin içgüdüde olmayanı yaratabilir” biçimindeki devasa yanılgıdır. Batılı akılcıların yarattığı bu eğilim ideolojiler çağının trajedileriyle sonuçlandı. İnsan doğası kuramında durmadan vurgulanması ve kabul edilmesi gereken bir ilke vardır: “Zihin içgüdüde olmayanı kendi başına yaratamaz.”

Zaman geçtikçe Batılı akılcılar içgüdüden giderek uzaklaştı ve yalnızca zihnin yetilerine dayanmayı en uç noktaya taşıdı. Bu, “zihnin mutlaklaştırılması” ya da “zihin yetilerinin mutlaklaştırılması” olgusudur. Ama zihnin rolü büyüdükçe içgüdü doğal olarak bu zihin yetilerine karşı başkaldırır. İçgüdüyü küçümseyip yalnızca zihnin peşine düşen Batı uygarlığının genel eğilimine karşı bir tepkinin doğmaması mümkün değildi.

Profesör Paglia zihin ile içgüdü arasındaki ilişkiyi insanda kaçınılmaz olan anatomik beyinler arasındaki ilişki olarak, yani yeni beyin ile eski beyin arasındaki ilişki olarak dile getirir. Bunu “düzen olarak Apollon ile düzensizlik olarak Dionysos” biçiminde değil, “düzen olarak Apollon ile enerji olarak Dionysos” biçiminde dile getirmesi keskin bir görüştür. İçgüdü gücün kaynağı olan enerjidir; zihin ise bu enerjiyi düzenleyen düzendir.

Apollon ile Dionysos arasındaki mücadele, beyinde yeni beyin (the higher cortex) ile eski beyin (the older limbic and reptilian brains) arasındaki mücadeledir. Sonuçta sanat, insanın her zaman taşıdığı ikilemin dışavurumudur: Apollon’un dile getirdiği düzen ile Dionysos’un dile getirdiği enerji arasındaki ikilemin. 175

Machiavelli’den Hobbes ve Schopenhauer üzerinden Nietzsche’ye kadar Batı felsefe tarihinde zihinden çok içgüdüye bağlı filozoflar vardır. Machiavelli’deki gibi zihinden çok içgüdüye bağlı kalan bu akım, Descartes’tan Marx’a uzanan akılcı akım kadar belirgin değildir; ama izleri Schopenhauer’de ve Nietzsche’de bolca bulunur. Aynı zamanda, Nietzsche istesin ya da istemesin, felsefesi Mussolini’nin ve Hitler’in faşizmine belirleyici bir kuramsal destek sağladı. Hitler faşizmi Nietzsche’ninki gibi etkilerle geliştirdi. Hitler Gençliği’nin şiarı Nietzsche’den alınmıştı: “Beni öldürmeyen şey beni güçlendirir” (What does not kill me makes me stronger).

Bu akımın öncüsü Machiavelli, Descartes insan doğasını kavrarken zihne fazla dayanma yanılgısına düştüğü gibi, insan doğasını kavrarken içgüdüye fazla dayanma yanılgısına düşüyordu. Machiavelli’nin ağır hatası ahlaksız olması değil, siyasetteki ahlaki etkeni yeterince hesaba katmamasıdır. Machiavelli insan davranışını ahlak dışı (amoral) bir açıdan gözlemliyordu. İnsan, limbik sistemin (limbic system) yanında bir neokortekse (neocortex) de sahiptir. Paralı asker komutanlarından dördünü hileyle öldürten Cesare Borgia ağır bir siyasal hata işliyordu.176 Modern Batı felsefe tarihi hem zihni merkeze alan bir insan doğası kuramı çarpıtmasını hem de buna tepki olarak içgüdüyü merkeze alan bir çarpıtmayı birlikte gösterir.

Bu anlamda, metafizikçilerin savunduğu gibi Batı’nın zihin kültürü tarihini zihnin gelişmesi olarak gören bir felsefe bir dönem moda oldu. Ama bu felsefe hakikati kavramayı amaçlamıyordu: Zihinden yana eğilen akılcıların, Batı’nın o sırada içinde bulunduğu durumu felsefi olarak haklı göstermeye yarayan savıydı. Batı’nın modern tarihini zihnin gelişmesi olarak değil, “yabancılaşmış zihin” inisiyatifi elinde tutarken “yabancılaşmış içgüdü”nün ona başkaldırdığı diyalektik bir durum olarak kavramak gerçeğe daha yakındır.

Machiavelli’den Hitler’e uzanan yabancılaşmış içgüdü akımı şöyle şematize edilebilir: Machiavelli’nin ahlak gözetmeyen (amoral), yalnızca zafere yönelik bir hayatı haklı göstermesinden Schopenhauer’in yaşama istenci (will to live) felsefesine, oradan Nietzsche’nin güç istencine (will to power) ve sonunda Hitler’in güçlülerin yaşam alanını (Lebensraum) tekelleştirmesi felsefesine.

İkinci Dünya Savaşı’nın zihin kültürü tarihi bakımından anlamı, faşizmin yenilgisinin komünizmin en güçlü rakibini ortadan kaldırmasıdır. Komünizm bazı çevrelerde haklı gösterildi ve övüldü; faşizm ise herkesin lanetine ve kınamasına uğradı. Picasso komünizme karşı duygusunun “susamış bir hayvanın pınara koşması gibi” olduğunu çekinmeden açıkladı; Sartre ve başkalarının egemen olduğu savaş sonrası Batı aydınları da savaştan sonraki onlarca yılı, saygı görmek için solcu geçinmek gereken ve bununla övünülen bir hava içinde geçirdi.177

Yabancılaşmış bir zihin olan komünizme karşı koymak için geriye yalnızca yabancılaşmamış insanların sağduyusu, Batılı filozofların önemsemediği orta yol ve Spinoza’nın, Voltaire’in, Goethe’nin, Lessing’in ve başkalarının Batı felsefe tarihinin tutkusu ve karmaşası içinde bile koruyabildikleri sağgörü kalır. Rönesans’tan bu yana Batı felsefe tarihine bakınca, “teoloji kitlelerin metafiziği, metafizik de filozofların teolojisidir” sözüne katılmamak elde değildir.178

Zihne tapınma uygarlığının eleştirileri: Voltaire, Nietzsche, Heidegger

Batı uygarlığının metafizik bir felsefeye eğilmesinin yarattığı sorunun ağırlığını çıplak biçimde gösteren düşünürler vardır: 18. yüzyılda Voltaire, 19. yüzyılda Nietzsche, 20. yüzyılda Heidegger. Voltaire ve Nietzsche, modern Batı uygarlığı tarihinin iskeletini oluşturan teolojinin ve metafiziğin temel sorunlarına dikkat çektiler. Heidegger ise zihne yoğunlaşan Batı felsefe sistemini eleştirerek insanın varoluşunun kendisine yoğunlaşmak gerektiğini savundu. Daha da ileri giderek Batı’nın modern tarihinde durmadılar; Batı uygarlığının karşılaştığı sorunların nedenini Sokrates’in ve Platon’un Yunan felsefesinde aradılar. Onların görünen anlayışını eleştirdiler. Metafiziğin sorunlarına dikkat çekerken bu üç düşünür doğal olarak metafiziği Batı felsefe tarihinin ana akımı yapan Platon’u da eleştirir. Platon, zihne “ruhun gözü” diyerek zihne tapınma uygarlığını Batı felsefe sistemine egemen kılan kişidir.

Eleştirileri teoloji, metafizik ve Yunanlı görünen düşünürleri üzerinden insan doğası sorununa varır. Gerçi Voltaire’in ve Nietzsche’nin metafizik eleştirilerinden önce Spinoza içgüdü ile zihnin ayrılamayacağını göstererek Batılı akılcıların sorunlarına dikkat çekmişti; ama Batı uygarlığı felsefesini ve uygarlığını insan doğası içinde zihin yetilerine değer verme yönünde sürdürdü. İçgüdüyü önemsemedi ya da küçümsedi. Başka bir deyişle Batı uygarlığı modern tarihten bu yana insan doğasının çarpıtılması sorununa vardı. İnsanmerkezcilik (人間主義) insan doğasını çarpıtan bir felsefenin üzerine kurulmuştur.

Batı uygarlığı ahlaka ilişkin olanı Hristiyanlıktan, bilgiye ilişkin olanı ise Yunan-Roma geleneğinden aldı. Hristiyanlık, insan ile doğa, insanlar arası, zihin ile içgüdü arasındaki ilişkilerde uyum yerine ayrılığı seçen bir varlık felsefesi üzerine kuruludur. Batı uygarlığı bu felsefe üzerine kurulmuş bir dini kabul etti; Yunan kültüründen de uyumdan çok ayrılığa, orta yoldan çok ilerlemeye uygun düşeni alıp soğurdu.

Modern tarihte Batı “metafizik hakikat”e, Orta Çağ dininin Tanrı’sına bağlanır gibi bağlandı. Bu Batı uygarlığı insan zihnini, yani insanın zihin yetilerini abartan ve onlarla sarhoş olan bir felsefeye dayanır hâle geldi. Zihnin evrenselleştirilmesi sonunda insan doğası kuramında insan doğasının çarpıtılmasına yol açtı; bu olguya kararlılıkla karşı çıkan filozof da Voltaire oldu.

Metafiziğe dair bütün fikirlerimi her zamankinden daha çok reddetmeye karar verdim. Ayrıca, ayağımın altında durmadan çöken kaygan bir kum üzerinde yürüyen zayıf bir hayvan olduğum ve her zaman haklı olduğuna inanmaktan daha çılgınca bir şey olamayacağı sonucuna vardım.179

Voltaire mutlak olanı savunan ya da savunduğu şeyi her zaman doğru sayan bir metafiziğin boşluğundan şöyle söz eder:

Neredeyse bütün metafizik kitaplarının sonuna, Romalı yargıçların katılmadıklarında kullandıkları iki sözcüğü yazalım: non liquet, bu açık değildir.180

Feuerbach da metafizik hakkında aynı görüşü dile getirir. Özellikle metafiziğin ve teolojinin ortak noktasının görünen anlayışı, yani insanın mutlak olanı dile getirebileceği ve ona hakikat olarak sıkı sıkıya inanabileceği düşüncesi olduğunu belirtir. Şöyle diyordu: “Hegel felsefesinden vazgeçmeyen teolojiden de vazgeçmez.”181 Bu anlamda metafizikçiler, görünenin peşine düşerek teolojiyle aynı düzeyde kaldılar ve gerçek bir felsefenin gelişmesini engellediler denebilir.

Metafizik sonuçta, felsefenin çözülüp yalınlaşmasını görünce yavaş yavaş kaygılanmaya başlamış bir tür teolojiden başka bir şey değildir. 182

Sonuçta insanın mutlak olanı dile getirip ona inandığı Rönesans sonrası Batı metafiziği, ana akımı bakımından Orta Çağ teolojisinin devamı olarak görülebilir. Bu teolog metafizikçiler metafizik hakikatin peşine düşerek bir ütopya önerdiler ve insanları o yöne sürmeye çalıştılar:

Almanlar eski “ideal”i yeniden bulmanın ve “ideal” ile hakikati yeniden birleştirmenin kestirme yolunu buldular. Ama bu sonuçta bilimi reddetme hakkını ve yalan söyleme hakkını haklı göstermenin bir aracından başka bir şey değildi. Leibniz ve Kant! Batı’nın düşünsel dürüstlüğünü en çok çarpıtan iki kişi bunlardır.183

Nietzsche bu konuda “Leibniz’in de Kant’ın da” “metafizik kabuğuna bürünmüş teologlar” olarak görülebileceğini söylemişti:

Kant’ın başarısı bir teoloğun başarısından ibarettir. Luther’i ve Leibniz’i örnek alan Kant ilerlemenin önünde bir fren rolü oynadı: Alman katılığının uyumsuz ritmini tutan bir takunya daha.184

Teolojiyle ya da metafizikle ulaşılamayacak bir hakikati aramaya gömülerek hayatın olağan sevinçlerini durmadan bastırdılar ve kimin için, ne için olduğu bilinmeyen ödevleri öne sürerek hayatı karanlık ve çorak bir şeye çevirdiler. Calvin’in Cenevre’de kurduğu Tanrı devleti, Luther’in resmettiği Protestan toplumu, Cromwell’in bir süre İngiltere’de gerçekleştirdiği dünya: Hiçbiri Kant’ın tasarladığı ahlak yasasının gerçekleştiği bir toplumdan pek farklı değildir.

Bir insanı, içsel bir zorunluluk olmadan, derin bir kişisel seçim olmadan, zevk almadan, bir ödev otomatı olarak çalışmak, düşünmek, hissetmekten daha çabuk ne yıkabilir? Bu, çöküşün, hatta ahmaklığın tarifinin ta kendisidir… Kant ahmaklığı seçti. Üstelik bu adam Goethe’nin çağdaşıydı! 185

Batı uygarlığının hayata karşı bu olumsuz tutumu, Hristiyanlığın ilk günah öğretisinde görülen tutumla temelden örtüşür. Bu Hristiyan öğretisinin, Yunan filozofları arasında yaşama sevincine değer vermeyen Sokrates’in ve Platon’un güçlü etkisi altında kalması doğaldır. Yaşama sevincini tanımak Doğu uygarlığının önemli özelliklerinden biridir. Bu noktada Doğu uygarlığı Hindistan’ın Budizminden de büyük ölçüde ayrılır.

Hint Budizmi “hayat acıdır” önermesinden yola çıkar. İkisi de Doğu uygarlığının dile getirdiği yaşama sevincini görmezden gelir ya da unutur. Oysa insan için “kök olan yaşamın doğal düzenidir (生理); sapkın olan (怪理) ya da hastalıklı olan (病理) kök olamaz.”186 Doğu felsefesi yaşamın doğal düzenini (hayat sevinçtir, joy) kök edindiyse, Batı felsefesinin sapkın olanı (hayat günahtır, sin), Hint felsefesinin ise hastalıklı olanı (hayat acıdır, suffering) kök edindiği söylenebilir.

Konuşmalar’ın “Xian Jin” (先進) bölümünde askerî zaferden, siyasal başarıdan ya da ata kültünden daha yüksek tutulan “yaşama sevinci”, yani “bahar sonunda, bahar giysileri hazır olunca beş altı yetişkin ve altı yedi delikanlıyla Yi ırmağında (沂水) yıkanmak, yağmur sunağında (舞雩) serinlemek ve şarkı söyleyerek dönmek”187, Batı uygarlığından tümüyle silinip gitmiştir. Konfüçyüsçülüğün en önemli kitabı olan Konuşmalar, ilk cümlesine bir “yaşama sevinci” ifadesiyle başlar: “Uzaklardan dostların gelmesi bir mutluluk değil midir?” Konfüçyüs “Onu bilen, onu seveni geçemez; onu seven, ondan sevinç duyanı geçemez”188 diye özetler ve “hayatın tadını çıkarabilme yeteneğini bilgiden üstün tutar”.

Yaşama sevincinin yerine ödev tutkusunu koyma eğilimi Batı’nın Orta Çağ Hristiyanlığında ve modern metafiziğinde belirgindir. Ama bu eğilimin kökü Yunan uygarlığında, Sokrates sonrası görünen anlayışında bulunur. Platon’un betimlediği Sokrates “insanı kızdırır ve öfkeden kudurtur”. Mantık tutarlıdır, anlatım görkemli ve zariftir; ama Voltaire’in dediği gibi, “sabah ilk horoz ötüp hayaletler dağılınca” aklı başına gelip düşününce içinde sayısız saçma safsata bulunur. Sokrates’in Savunması’nda Platon Sokrates’in dokunaklı ölümünü resmeder. Ama Laozi ve Konfüçyüs başta olmak üzere bütün Çin bilgelerinin uzak durduğu ve reddettiği süslü sözleri ve tuhaf anlatımları atıp yalnızca özünü alırsak, Platon’un ölüm ve hayat felsefesi şöyle dile getirilebilir: “Ölüm ya uzun bir uykudan ibarettir ya da öteki bir hayata açılır. Bu yüzden uzun bir uyku da iyi bir şeydir; öteki hayata gidip bizden önce varmış eski bilgelerle buluşup hoş sohbetleri sürdürmek de. Dolayısıyla hayat ile ölümden hangisinin daha iyi olduğunu kimse bilmez.” Aşağı yukarı böyle. Ne muazzam bir safsata!

Yaşama sevinci nereye gitti peki? Sokrates ölümü bu kadar hoş ya da iyi bir şey sayıyorduysa, onu öldürdüklerinde kayıtsız kalması, hatta minnet duyması gerekmez miydi? Gerçekten de Sokrates ölümü sükûnetle karşılamış görünür. Karısı Ksanthippe “Bu kadar haksız yere ölmek!” diye hayıflanınca Sokrates’in “Haklı olarak idama mahkûm edilmemi mi isterdin?” diye karşılık verdiği ya da onu böyle teselli ettiği anlatılır. Platon yaşama sevincinden hiç söz etmez ve onu ölümle yitirmenin kederini hiç hesaba katmaz.

Sokrates öncesi Yunan Sisifos mitinde bile, Sisifos’un yaşama sevincine yeraltı dünyasının kralı Hades’i bile aldatacak kadar güçlü bağlılığı unutulmuş; Batı uygarlığında yalnızca Sisifos’un kayasını yuvarlama yazgısına karşı koyan imgesi bir kahraman imgesi olarak yüceltilir. Sokrates belki de insan için sınırsız bir ilerlemenin mümkün olduğunu söyleyen iyimserliği kuran sarsılmaz insandır. Ama ilerleme bir kurgudan ibaretse, belki de ilerleme adına “içgüdüsel yaşama sevinci”ni ortadan kaldıran bir safsatacıdır. Platon yalnızca bilginin değerli olduğunu, yaşama sevinci de dahil geri kalan her şeyin hiçbir değeri olmadığını savunarak Batı uygarlığına metafizik ödevi her şeyin üstünde tutan bir felsefe aktardı.

Doğu’nun yaşamaktan duyduğu sevinç, dinsel bir mutlağa tapınmanın ve metafizik bir mutlağa boyun eğmenin verdiği vecdden büsbütün farklı bir insan doğası kuramından gelir. Doğu’nun insan doğası kuramı içgüdü ile zihnin birliğini tanımaktan yola çıkar; Batı’nın kuramı ise içgüdüyü küçümseyip zihnin üstünlüğünü tanımaktan. Bu insan doğası kuramları doğalcılığın ve doğaüstücülüğün çıkış noktaları olur. İçgüdü ile zihnin dengesini ya da uyumunu yıkıp zihnin üstünlüğünü ileri sürmek görünenin temeli olur. Bu da doğaüstüyle uyuşur. Dinin adını ödünç alan batıl inançlara ve dogmalara karşı savaşan Voltaire, Tanrı’nın görünene ait niteliklerini Batılıların ihtiyaç duydukları için yarattıklarını, bunları Tanrı’nın insanlara bildirmiş ya da buyurmuş olmasının hiçbir biçimde mümkün olmadığını düşünüyordu.

Voltaire’e göre Batılılar Tanrı’nın niteliklerini kendi ihtiyaçlarına göre çarpıtır, onları dilediği gibi kullanır, başkalarını ikna etmek için Tanrı’ya mucize bile gerçekleştirtir. Her şeyi yaratıp düzenini kuran Tanrı’ya bu düzeni kendi eliyle bozdurup mucize gerçekleştirtmek, saygısızlıkların en büyüğü değil midir?

Tanrı neden mucize yapsın? Bunu birkaç insan üzerindeki tasarılarını gerçekleştirmek için yapacak olsaydı, Tanrı şöyle demiş olurdu: Tasarılarımın bir kısmını ne evreni yaratarak, ne evrene koyduğum bütün düzenle, ne de ebedî yasalarımla gerçekleştirebildim; bu yüzden yasalarımın ve düşüncelerimin yapamadığını yapmak için ebedî yasalarımın ve düşüncelerimin bir kısmını değiştirmem gerekiyor. Böyle sözler Tanrı’nın gücünü değil güçsüzlüğünü, tasavvur edilemez bir çelişkiyi gösterir. Bu yüzden Tanrı’nın mucize yaptığını tasavvur etmeye cüret etmek, (insan Tanrı’yı incitebilseydi) bir kutsala saygısızlık işlemektir. Bu, Tanrı’ya “Siz zayıf ve tutarsız bir varlıksınız” demek gibidir. Bu yüzden mucizelere inanmak bir ahmaklıktır, Tanrı’ya karşı bir saygısızlıktır.189

Hegel bu mucizeleri haklı gösterme kaygısıyla ünlü tarih felsefesinde şu saçma savı ileri sürer: “Mucize son derece göreli bir şeydir; mıknatısın gösterdiği olaylar da mucizelerden biridir.”190 Mucize gerçekleştiren bir Tanrı ancak doğadan ayrı, doğaya karşı duran ya da onu aşan bir varlık olabilir. Onun suretinde yaratılan insan da kendini bu Tanrı’yla özdeşleştirerek doğadan kopan ve doğaüstü bir varlığa dönüşen bir süreçten geçer. Spinoza’nın felsefesinin savunduğu gibi, Tanrı sonunda doğayla özdeşleştirilmekten başka bir şey olamaz.

Sokrates’in moda ettiği “kendini bil” (know thyself) özdeyişi, gözleri insanın iç dünyasına çevirmeye çağırır; Platon’un ve Aristoteles’in metafizik tutumuyla da insanın kendi özünü bilebileceği savına dönüştü. Hakikatin kavranabileceği ve mutlak olanın bilinebileceği tutumu görünenin tam özüdür. Görünenin bu tutumu Platon’un betimlediği Sokrates’te açıkça görülür.

Kuramcıların en içtenlikli olanı Lessing’in, hakikatin kendisinden çok hakikat arayışına önem verdiğini cesaretle söylemesinin nedeni budur. Bu sözle bütün bilgiçleri şaşırttı ve kızdırdı, ama bilimin derin sırrını açığa çıkardı. Son derece içten olan bu ender itirafın yanında, ilk kez Sokrates’te görülen derinden kök salmış bir yanılsama vardır: zihin yetilerinin nedensellik temelinde insan varoluşunun köklerine kadar ulaşabileceği, onları yalnızca bilmekle kalmayıp düzeltebileceği yolundaki sarsılmaz inanç. Bu yüce metafizik yanılsama bilime bir içgüdü gibi yapışır ve onu sanata dönüşünceye kadar durmadan yönlendirir. Bu mekanizmanın amacı işte budur.191

Ama “kendini bil” özdeyişini metafiziğe bağlamak, insanın kendi bulduğu hakikati mutlak olarak savunduğu bir sonuca götürür. Bilinemeyecek bir özü bilebileceğini ve bulduğunu ileri süren tutum, teolojinin ve metafiziğin özü olan görünene götürür. Oysa Tanrı dışında hiç kimse kendi özünü bilmez. Voltaire’in savunduğu budur:

İnsanın kendi ruhunu görebilmesi güzel bir şey olurdu. “Kendini bil” mükemmel bir öğüttür; ama onu uygulamak yalnızca Tanrı’ya düşer: Ondan başka kim kendi özünü bilebilir? Canlandırana ruh deriz. Anlığımızın sınırları sayesinde bundan fazlasını pek bilmeyiz. İnsan soyunun dörtte üçü bununla yetinir ve düşünen varlıklar olmaktan artık rahatsızlık duymaz. Kalan dörtte bir bunu bilmeye çalışır. Ama kimse onu bulamadı ve kimse bulamayacak.192

Alman filozof Theodor Lessing (1872–1933), bu Avrupa uygarlığının insanı için “zihin dediği şey konusunda yavaş yavaş büyüklük kuruntusuna kapılmış bir tür etobur maymun” diyordu. 193 Bu zihinsel ögenin, Nietzsche’nin deyişiyle Apolloncu olanın ezdiği bir Avrupa uygarlığında, ancak bütünü kavrayan Goethe gibi bütünlüklü bir insan (全人) “Doğanın yüreği insanın yüreği değil midir?” diye haykırabilirdi.194

Homo sapiens’in, öteki bütün türlerde görülen fizyolojik ihtiyaçların ve arzuların yanı sıra, kültürel ve toplumsal hayata yönelik özellikle gelişmiş ihtiyaçları ve arzuları vardır. İnsana özgü olan budur. İnsanın toplumsal bir hayvan (social animal) olduğunu söylemek tam da bu özelliği anlatır. Ama bu ifade özel bir dikkat ister. İnsan “toplumsal bir hayvan”dır; ne “toplumsal” bir hayvandır ne de toplumsal bir “hayvan”.

“Zihin yetilerinin evrenselleştirilmesi” olgusu, bir metafizik olarak, Batı bilimiyle onun kuramı ve temeli olarak karşılıklı bir tamamlama ilişkisi sürdürmüştür. Ama mutlak olanı savunan Batı bilimi, yani görünenin klasik fiziği, görünmeyenin modern fiziği tarafından kapsanınca, teolojinin ve metafiziğin iki bin yıldır dayandığı felsefeler, Öklid geometrisi ve Newton mekaniği, sınırlarına dayandı. Einstein, Batılıların Tanrı’ya inanır gibi inandıkları bilimsel hakikatin mutlak olamayacağını, insanın bulduğu şeyi mutlak saymanın bir yanılsama olduğunu söyler.

“Doğru” kavramı saf geometrinin önermelerine uymaz; çünkü “doğru” sözcüğüyle son tahlilde her zaman “gerçek” bir nesneyle uygunluğu kastederiz. Oysa geometri kavramları ile deneyim nesneleri arasındaki ilişkiyle değil, yalnızca bu kavramların kendi aralarındaki mantıksal bağlantıyla ilgilenir.195

Yine de bilimde paradigma değişikliğine yol açan bu belirleyici gelişmeye karşın Batı felsefesi Tanrı’ya ve zihne tapınma yönündeki tarihsel eğiliminden kurtulamamıştır. Modern metafizik Orta Çağ teolojisinin yerini aldığı gibi Protestanlık da Katolikliğin yerini aldı. Luther Hristiyanlığın tarihsel geleneğini devralıp yeniden kurdu.

Luther, o uğursuz keşiş, Kilise’yi yeniden kurdu. Ama çok daha kötüsü, Hristiyanlığı tam da yok olmak üzereyken yeniden kurdu.196

Batı uygarlığının görünenin sınırlarından böyle çıkamaması geleneğinden ötürüdür. Sokrates’ten bu yana 2.500 yıl boyunca görünmeyenden uzak durup yalnızca görünene gömülen Batı uygarlığı, din, metafizik ve ideoloji gibi görünen geleneklerinden kurtulmakta çok zorlanır. Onların görünen anlayışı tam da zihin ile içgüdü arasındaki dengeyi yıktı ve yalnızca zihne değer veren akımı Batı uygarlığının temel ögesi yaptı.

Batılılar zihin ile içgüdü arasındaki dengenin yıkılmasının ve zihne tapınan bir metafiziğin sorunlarının ancak Yeni Çağ’da farkına varabildi. Özellikle Nietzsche’nin felsefesi Sokrates’in zihni merkeze alan felsefesine ve metafiziğe karşı olduğunu açıkça dile getirir. Alman filozof Heidegger, Batı uygarlığının zihni merkeze alan bir uygarlık olduğuna dikkat çekerek “zihnin ötesinde varlığın kendisine” yoğunlaşmak gerektiğini vurguladı. İnsan doğası açısından insanın varlığının kendisi hem içgüdüyü hem zihni içerir. Heidegger zihne yoğunlaşan Batı düşünce tarihinin taraflılığına keskin biçimde dikkat çekti. Zihne değil, içgüdü de dahil bütün insan varlığına yoğunlaşmak isteyen bir felsefe, zihni ve içgüdüyü birbirine bağlayan Doğu felsefe sistemiyle aynı damardandır.

Heidegger Platon’un felsefesini zihin yetilerine eğilimi yüzünden eleştirdi. Sorunu Platon’dan, Aristoteles’ten ve başkalarından doğan metafizikte görüyor, onu Batı uygarlığının hakikati çarpıtmaya başlamasının nedeni sayıyordu. Batı uygarlığının bu çarpıtması antik Yunan’dan Orta Çağ dinine, oradan modern ve çağdaş döneme kadar sürdüğü için sonunda bütün Batı felsefe geleneğini kökten yeniden gözden geçirmek gerektiğini düşünüyordu. Platon’un İdealar kuramı sonunda varlığı İdealara bağımlı kıldı ve onu metafizikleştirdi; bu felsefi görüş vahiy diniyle güçlerini birleştirince iki bin yılı aşkın süre Batı uygarlığına yön verdi. Özellikle 20. yüzyılda metafizik doruğuna ulaşınca zihne ya da zihne karşı çıkan içgüdüye eğilimli ideolojiler bir süre dünyaya egemen oldu. Zihne eğilimli ilki komünizm, içgüdüyü izleyen ikincisi faşizmdi. 20. yüzyıl ideolojileri gerçekleştirilemez idealleri gerçekleştirmek için ahlakın temsil ettiği insan karakterinin kendisini yıkmayı alışkanlık edindi.

Heidegger zihni merkeze alan Batı felsefesine dikkat çekerek onun insan zihnini değil, varlık düşüncesini, yani insanı bütünlüğü içinde görme yetisini yitirdiğini düşünüyordu. Descartes’ın “Düşünüyorum, öyleyse varım” önermesini Batı’nın Yeni Çağ’da başlattığı, zihni merkeze alan metafizik düşüncenin çıkış noktası olarak görüyordu. Onun felsefesine göre “zihnin ötesinde varlığın kendisini” merkeze alan insan için “Varım, öyleyse düşünüyorum” demek gerekir. Heidegger zihin ile varlığın karşılaştırmalı felsefesinde varlığı merkeze alan bir düşünme biçimini yeniden öğrenmek gerektiğini savunuyordu. Batı akılcılığını varlığı unutmuş bir düşünce olarak eleştiriyordu.

Kültürel düzlemde Yunan kültürünün sağgörüsünü yitirip yok olmasının ilk nedeni, Sokrates örneğinin gösterdiği gibi, zihni en uç noktaya taşımasıdır. Zihni en uç noktaya taşımak zihin ile içgüdü arasındaki uyumu ve dengeyi, yani sağgörüyü yıkmak demektir. Atina’nın çöküşünün nedeni ölçülülüğü öğütleyen Perikles’in son sözlerini reddedip pervasız Sicilya seferine girişmek olduğu gibi, Yunan dengesinin yıkılmasının nedeni de Delfi tapınağının alnına kazınmış, orta yolu buyuran bilgeliği kırıp zihin yetilerinin evrenselleştirilmesi yoluna girmektir. Bunun sorumlusu olarak Sokrates’i görmek gerekir.

Sokrates ve ardılları, bilginin diyalektiğiyle durmadan akıl yürüterek, Apolloncu Yunanlıların orta yol dediği, ulaşılması çok güç olan en yüce ahlaki merhameti, özveriyi, kahramanlığı ve yüreğin sebatını (恒心) öğretilebilecek şeylermiş gibi gösterdiler.197

Konfüçyüs şöyle demiştir: “Orta yolun erdemi ne yücedir! Ama insanların ona uzun süre bağlı kaldığı pek görülmez.”198 Teolojiden ve metafizikten uzak duran Doğu uygarlığı orta yolu koruyabildi. Hristiyan teolojisi ile Platon ve Aristoteles’in geliştirdiği Yunan metafiziği ise Batılıları iki bin yılı aşkın bir süre boyunca insanın ya da doğanın bilinemez özünü bilebileceklerini ileri sürmeye yöneltti. Bu metafizik eğilim özellikle Batı’nın dünyayı fethettiği “açık dünya”da etkin olduğu, Atlantik çağı dediğimiz 16. yüzyıldan 20. yüzyılın ortalarına uzanan dört yüz elli yıla yakın bir süre boyunca büyük bir güç kullandı. Ama dünyanın fethi tamamlanıp açık dünya sona ererken metafiziğin rolü de sona yaklaşıyor.

Zihinsel olguların evrenselleştirilmesiyle aynı anda ortaya çıkan bir olgu nedenselliğe bağlılıktır. Nedensellik değişim felsefesini savunan Doğu uygarlığında reddedilir; ama Batı’da zihinsel olguların evrenselleştirilmesini haklı gösteren ilerleme düşüncesinin vazgeçilmez temel taşıdır. İnsanın mutlak hakikate doğru kademeli olarak ilerlediğini söyleyen bir felsefe yaygınlaşır. Platon ve Aristoteles’ten sağlam bir anlatım alan nedensellik, Rönesans’tan sonra Leibniz’le güçlü biçimde yeniden canlandı ve ilerleme kültürünü canlı tutmaya katkıda bulundu. Darwin’in evrim kuramında görüldüğü gibi, Darwin’in “kademeli” bir evrimi savunabilmesine de katkıda bulundu. Voltaire Batı kültürünün bu kurgusal niteliğini keskin biçimde eleştirir.

Platon’u ilk okuduğumda, en hafif atomdan Yüce Varlık’a kadar bütün varlıkların basamak basamak sıralandığını görünce çok etkilendim. Ama yakından bakınca, eskiden bütün hayaletlerin ilk horoz ötüşüyle kaçıştığı gibi, bu büyük hayalet de dağılıp gitti.199

Çöküşteki bir Yunan toplumunda orta yolu yalnızca anlamakla kalmayıp uyguladığı için son Yunanlı denebilecek Perikles, Atinalılar her uç yola saptığında onları orta yola geri getiriyordu.

Atinalılar mevsimsiz bir kibre ve gözü karalığa kapıldıklarında Perikles onları korkutuyor; nedensiz yere korktuklarında ise onlara güvenlerini geri veriyordu.200

Bilgeliği temsil eden Delfi şiarının da Perikles’in orta yolunun da kaybolduğu tam o dönemde, yani Atina’nın çöktüğü sırada, Platon ve Aristoteles Batı üzerinde aşağı yukarı iki bin yıl boyunca ezici bir etki bırakacak olan görünenin felsefe dünyasını yaydılar; bu felsefe dünyası da Batı uygarlığına yön verir oldu. Orta Çağ teolojisinin ve modern metafiziğin biçimlerine bürünerek dönüştü.

Yunanlılar zayıflık ve çöküş dönemlerinde iyimser, yüzeysel, söz ustası, mantık meraklısı olup dünyayı akılcı biçimde yorumlamak istemediler mi? Yani daha “dingin” ve daha “bilimsel” olmadılar mı? Bütün modern düşüncelere ve bütün demokratik önyargılara karşın, iyimserliğin ve onun modern biçimi olan demokrasinin zaferinin birer zayıflama, yaşlılık ve fizyolojik yorgunluk belirtisi olmadığını kim bilebilir?201

Özellikle son yüzyıllarda şaşırtıcı bir ilerleme kaydeden bilimin bile, Batılıların o kadar inandığının tersine, insana parlak bir gelecek getireceği, görünenle donanmış açık dünya sona ererken artık kesin değildir. Bilimin özü nedir ve bilim insanlığın geleceği üzerinde nasıl bir etki bırakacaktır?

Peki bilimin kendisi, bizim bilimimiz, yaşamın bir belirtisi olarak bakıldığında bütün bilim aslında ne anlama gelir? Bilim nereye gidiyor, daha kötüsü, nereden geliyor? Bilimsel zihin belki de karamsarlık karşısında bir korku ve kaçıştan başka bir şey değil midir? Hakikate karşı ince bir savunma mı? Ahlaki olarak söylersek, bir korkaklık ve yalan gibi bir şey mi? Ahlak dışı olarak söylersek, bir kurnazlık mı? Ey Sokrates, Sokrates, senin sırrın belki de bu muydu? Ey gizemli ironi ustası, senin ironin belki de bu muydu?202

Batılı filozofların çoğu sorularını ilerletir ve bir şey bulduklarını sanınca onu mutlak diye öne sürer. Görünen ile ilerleme felsefesi birbirine bağlıdır. Açık bir toplumda “ilerleme” ancak böylece haklı gösterilmeyi sürdürür. Ama “mutlak hakikat” gerçekte insan elinin erişemeyeceği bir yerdeyse, belki de Lessing’in dediği gibi “hakikat arayışını hakikatin kendisinden daha önemli tutmak” gerekir. İnsanın durumu buysa, Konfüçyüs’ün dediği gibi “bildiğine biliyorum, bilmediğine bilmiyorum demek” insanın sahip olabileceği bilginin sınırıdır. “Hayatın bir sınırı var, ama bilginin sınırı yok” diyen Taocu felsefe kabul edilirse, metafiziği savunan Batı uygarlığının zihin yetilerini seçmesinin sınırlarına dayandığı ve sonunda çöküş yoluna girdiği söylenebilir.

3) Zihne tapınma uygarlığının çöküşü: ideoloji, zihin ile bilimin kirli ittifakı

Durmadan ileri atılan Batı’nın zihne tapınma düşüncesi 20. yüzyılda çöküş yoluna girdi. “Akılcılık”la donanmış zihin, “bilimsel” Sosyal Darwinizmle el ele vererek ideolojiler çağını yarattı. Ama yanlış bir insan doğası kuramına dayanan ideoloji Batı düşünce dünyasını yıkım yoluna soktu. Zihin ile bilimin kirli ittifakı Batı’da gerçekleşti. Zihin içgüdüden ayrı olarak işleyemez; ama Batı akılcılığı bunun mümkün olduğunu sanarak yanıldı ve Sosyal Darwinizmin kademeli mücadele öğretisi gibi doğrulanmamış bir düşünce 20. yüzyıl Batı dünyasında bilim diye yayıldı. İdeolojinin özü, ayrılmış bir zihin ile yanılsamalı bir bilimin birleşmesidir.

Darwin insanın Tanrı’nın özel bir yaratışının ürünü olmadığını söyleyen bir evrim kuramı savundu; ama ilk yaşam biçimleri de dahil doğanın yaratılışının Tanrı’nın işi olduğundan emindi. Böylece Darwin dinsel inançları ile evrim kuramının bir arada gidebileceğini savunuyor ve Tanrı’ya imanının değişmediğini açıklıyordu:

Yaşamın, başlangıçta Yaratıcı’nın birkaç biçime ya da yalnızca bire üflediği çeşitli güçleriyle bu biçimde ele alınmasında bir büyüklük yok mudur? Gezegenimiz sabit çekim yasasına uyarak yörüngesinde dönmeyi sürdürürken, böylesine yalın bir başlangıçtan sayısız güzel ve hayranlık uyandırıcı biçim evrimleşmiştir ve evrimleşmektedir.203

Darwin’in evrim kuramı sonunda “Tanrı’nın yaratışı ile doğanın evriminin” bir birleşimi oldu. Bu, kesinlikle doğalcı bir evrim kuramı değil, Tanrı’nın yaratışının ve doğanın evriminin bir arada var olduğu bir kuramdır. Aydınlanma’nın deistleri de dahil pek çok Batılı düşünür gibi onlar da Batı düşüncesini büsbütün doğalcılığa dönüştüremediler; Tanrı ile doğayı bir arada yaşatma yolunu seçtiler. Darwin de büyük bir düşünce ortaya koydu, ama felsefe sistemi Batı felsefe düşüncesini olduğu gibi devraldı. Yunan-Roma çağının görünene eğilimi ile Orta Çağ dininin köktenci görünen anlayışı onların düşüncesinde hâlâ o ölçüde güçlü biçimde işliyordu.

Sosyal Darwinizm: “Doğa sıçrama yapmaz”, “herkesin herkese karşı savaşı”

Sosyal Darwinizm (Social Darwinism) Darwinizmden (Darwinism) yola çıktı; ama Darwin’in öngörülerinin tersine ideolojiler çağının açılmasında belirleyici bir rol oynadı. Darwinizm, insanın ve yeryüzündeki canlıların Tanrı tarafından tek tek yaratılmadığını, doğanın içinde evrim yoluyla ortaya çıktığını savunur. Vahiy dini dogmasının özü olan yaratılışçılığı yıkan devrimci bir kuramdır. Darwin’in evrim kuramı 1859’da yayımlandı.

Sorun Darwin’in evrim kuramının kendisi değil, ondan türeyen Sosyal Darwinizmdir. Sosyal Darwinizm, zihnin gücünü en uç noktaya taşımak için gereken felsefe ile bilim arasındaki kirli ittifakı ortaya çıkararak bilimsel bir rol oynadı. “Büyük bir keşif, onu yapanın emeğidir; içerdiği sorunlar ise çağının sorunlarıdır” düşüncesi kabul edilirse evrim kuramı Darwin’in büyük bir eseridir. Ama Darwin’in Batı düşüncesine derinden kök salmış mücadele öğretisini ve kademeciliği evrim kuramında olduğu gibi kullanması, hataların hatasıydı.

Evrim kuramı Batı düşünce sistemi içinde kuruldu. Bu yüzden modern Batı felsefe sisteminde herkesin apaçık bilimsel hakikatler saydığı önermeler, Darwin’in evrim kuramını açıklayan mekanizma olarak kullanıldı. Bu önermeler o sırada Batı felsefesini kasıp kavuran zihne tapınma uygarlığıyla birleşerek Sosyal Darwinizmi doğurdu. Bu mekanizmalar iki tanedir: “Doğa sıçrama yapmaz” (Natura non facit saltum, Nature does not make leaps) ve “herkesin herkese karşı savaşı” (Bellum omnium contra omnes, War of all against all). Dönemin pek çok düşünürü önermelerinin otoritesini güçlendirmek için Latince formüller kullanmayı severdi.

Sosyal Darwinizm, Darwin’in evrim kuramının insan tarihinde kademeli ve mücadeleci bir evrime yol açacağı yanılgısından doğdu.204 Bu kuramın özünde “doğa sıçrama yapmaz” ve “herkesin herkese karşı savaşı” kavramları vardır. Böylece Batı’nın insan işlerini ideolojiler çağına daldırdı.

Sosyal evrimciliğin kurucusu Spencer (1820–1903), en uygun olanın hayatta kalmasının ve doğal seçilimin insan toplumuna olduğu gibi uygulanabileceğini savundu. Toplum da doğa gibi rekabet yoluyla geliştiğine göre, “yeteneksizlere yapay olarak yardım etmek toplumun gelişmesini engeller” düşüncesini ortaya attı.

Bu savları soğuran ideolojiler eşitsizliği, ırkçılığı ve emperyalizmi haklı göstermek için Sosyal Darwinizmden etkin biçimde yararlandı. Özellikle insan doğasının “evrimleşebileceği” düşüncesi her türlü ahlakı ve insancıllığı yok eden politikaları mümkün kıldı. Sosyal Darwinizmin kademeciliği ve mücadele öğretisi komünizmde, Nazizmde, ırkçılıkta ve öjenikte “bilim” diye kullanıldı. Kademecilik ve mücadele yerine en uygun olanın hayatta kalması ve doğal seçilim terimlerini kullanarak bilimsellik iddialarını genişletmeye çalıştılar. Bu Sosyal Darwinizm, 20. yüzyılın korkunç hatalarından sonra yanlış bir düşünce olduğu ortaya çıktı. Çünkü insan doğasına aykırıdır. Bugün terk edilmiş durumdadır.

Kademecilik ve mücadele felsefesi Darwin’in evrim kuramının başından beri haber verilmişti. Darwin her değişimin “kademeli olarak” gerçekleştiğini söyleyen Batı felsefesini evrim kuramına olduğu gibi aldı: “Doğa sıçrama yapmaz.” Bu özdeyiş 19. yüzyıl Batı felsefesinin ve biliminin düşüncesinin temel taşıydı. Buna bağlı kavram da “mücadele öğretisi”dir: “Herkesin herkese karşı savaşı.” Bu kavram kademecilikle birlikte Darwin’in evrim kuramının özüdür. Darwin onu en uygun olanın hayatta kalması (Survival of the fittest) diye dile getirdi. Darwin’in kuramının temel felsefesi olan kademecilik ve mücadele öğretisi pek çok soruna yol açtı. Darwin’in evrim kuramı sonunda Sosyal Darwinizme dönüşüp yozlaştı ve ütopyayı gerçekleştirmek için insan ahlakını çiğnemenin caiz sayıldığı acımasız ve merhametsiz “ideolojiler çağı”nın (the Age of Ideology) yaratılmasına katkıda bulundu.

Yine de bazı düşünürler, o dönemde moda olan kademeciliğin ve mücadele öğretisinin evrim kuramında olduğu gibi kullanılmasına karşı çıktılar. Darwin’in kuramını savunmaya girişen Huxley, Türlerin Kökeni yayımlanmadan önce Darwin’e bir mektup yazarak kademeciliği kuramında olduğu gibi kullanmasının sorununa dikkat çekti.

Gerekirse kuramınızı savunmak için odun yığınının üstünde yakılmaya bile hazırım. Evrimi savunmak için pençelerimi ve gagamı biliyorum. Ama “Natura non facit saltum” kuralını hiçbir çekince koymadan benimseyerek kendinize gereksiz bir güçlük yüklediniz. 205

Yine de Darwin’in evrim kuramının kademeci niteliği Batı kültürünün altında yatan güçlü bir akımdır. Darwin’in Türlerin Kökeni’nde andığı Lamarck’ın evrim kuramı, “kullanma ve kullanmama kuramı” da kademeci bir nitelik taşıyordu. Darwin’in evrimin kademeliliğini vurgulamak için yinelemeyi sevdiği “doğa sıçrama yapmaz” sözü de bilim insanlarının ve filozofların geniş çapta kabul ettiği bir kavramdı. Darwin bunu Türlerin Kökeni’nde bizzat vurgular:

Doğal seçilim yalnızca küçük, ardışık ve yararlı değişimleri biriktirerek işlediği için büyük ya da ani değişiklikler yaratamaz; ancak kısa ve ağır adımlarla işleyebilir. Bu yüzden bilgimize eklenen her yeni kazanımın doğrulamaya yöneldiği “Natura non facit saltum” kuralı bu kuramda açıklık kazanır. 206

“Doğa sıçrama yapmaz” sözünü moda ettiği bilinen Leibniz İnsan Anlığı Üzerine Yeni Denemeler’de şöyle yazar:

Hiçbir şey birdenbire olmaz; doğanın asla sıçrama yapmadığı, en çok doğrulanmış büyük özdeyişlerimden biridir. 207

Kademecilik ve mücadele öğretisi yüzünden Sosyal Darwinizm savunucuları insan doğasının evrimleşebileceğini düşünüyordu: bir insan ömrü boyunca ya da kuşaktan kuşağa evrimleştiğini. Darwin ve öteki evrimciler insanlığın ortaya çıkışından beri durmadan evrimleştiğine inanıyordu; Comte, Marx, Hitler ve başkaları da bu evrim kuramından yola çıktı ya da onun belirleyici etkisinde kaldı.

Evrimin kademeli ve mücadeleyle gerçekleştiğini söyleyen Darwin’in doğal seçilim kuramı doğa bilimlerinde belki de basit bir yanılgıdan ibarettir. Ama Darwin’in kuramının doğa bilimleri alanından çıkıp toplum bilimlerine uygulanmasıyla doğan Sosyal Darwinizm basit bir yanılgı değil, Hitler’in ırkçı öjeniğinde görüldüğü gibi büyük bir trajedidir. Darwin’in yazıları ile Hitler’in yazıları şaşırtıcı bir benzerlik gösterir. Hitler Kavgam’da şöyle yazar:

Bu anlayış devlete, evrene egemen olan ebedî ve değişmez yasalara uygun olarak en iyileri ve en güçlüleri desteklemek, kötüleri ve zayıfları bastırmak ödevini yükler. 208

Darwin Türlerin Kökeni’nin 8. bölümündeki “içgüdü” kısmını şöyle bitirir:

Son olarak, belki mantıksal bir çıkarım değildir, ama bütün bu içgüdüleri özel olarak verilmiş ya da yaratılmış içgüdüler olarak değil, bütün canlıların ilerlemesine götüren genel bir yasanın, yani çoğalmanın, değişmenin, en güçlülerin yaşamasına ve en zayıfların ölmesine izin vermenin küçük sonuçları olarak görmek çok daha doyurucudur. 209

Hitler’in faşizmi Darwin’in evrim kuramına büyük ölçüde dayandığı gibi komünizm de Darwinizmde dile gelen “herkesin herkese karşı savaşı” kuramına bilimsel bir hakikat olarak inanmaya ve ona dayanmaya çalıştı. Marx Darwin’in evrim kuramına inatçı ve güçlü bir merak gösterdi. Alter egosu Engels’e coşkulu bir mektup yazdı.

Darwin’in hayvanlarda ve bitkilerde iş bölümünü, rekabeti, yeni pazarların açılmasını, “icatları” ve Malthusçu “var olma mücadelesi”ni yeniden bulması dikkat çekicidir. Bu, herkesin herkese karşı savaşıdır. 210

Fikir sisteminin bilimsel sayılmasını isteyen Marx, Darwinizmde komünizmini destekleyecek bilimsel kanıtlar aradı. Marx 1861’de Lassalle’e yazdığı bir mektupta bu niyetini açıkça ortaya koyar.

Darwin’in eseri büyük bir önem taşıyor. Doğa bilimleri yönünden düşünce sistemimin temelini sağlayabilir ve sınıf mücadelesinin zorunluluğunu tarihsel olarak kanıtlıyor. 211

İdeoloji ile Sosyal Darwinizmin birleşmesi her şeyden önce Darwin’in mücadeleci ve kademeli bir evrime dair açıklamasından kaynaklanır. İdeolojiler Darwinizmi kendi mücadelelerinin ve kademeli değişimlerinin “hakikat”i yapmaya çalıştı. Darwin Türlerin Kökeni’nde yeni türlerin “kademeli ve mücadeleci” bir doğal seçilimle (natural selection) doğduğunu tekrar tekrar vurgular.

Doğal seçilimin her gün, her saat, bütün dünyada her değişimi, en küçüğünü bile incelediği söylenebilir: Kötü olanı atar, iyi olan her şeyi korur ve biriktirir. 212

Darwin’in doğal seçilim kuramının mücadeleci niteliği, kendisinin yazdığı gibi, Malthus’un Nüfus İlkesi Üzerine Bir Deneme’sinden alınmış bir fikirden gelir.

Bir sonraki bölümde, dünyadaki bütün canlılar arasında geometrik bir dizi hâlinde çoğalma eğilimlerinin sonucu olarak kaçınılmaz biçimde başlayan “var olma mücadelesi”ni ele alacağız. Bu, Malthus’un öğretisinin bütün hayvanlar ve bitkiler âlemine uygulanmasıdır. 213

Malthus’un ve Darwin’in bu görüşleri, Machiavelli’nin Hükümdar’ında ya da Hobbes’un Leviathan’ında görüldüğü gibi, hayatta kalmayı bir mücadele olarak gören, Batı kültürünün altında yatan bir özelliğin yinelenmesi ve vurgulanması olarak görülebilir. Ahlakı umursamadan (amoral) hayatta kalmak ve kazanmak için her aracı haklı gösteren Machiavelli; “herkesin herkese karşı savaşı”nı doğa durumu olarak gören Hobbes;214 var olma mücadelesini insan toplumuna ve doğal dünyaya uygulayan Malthus ve evrim kuramıyla Darwin: Hepsi Batı kültürünün akışı içinde durur.

Darwin, döneminin doğa bilimcilerinin çoğunun yaratılışçılığa dayanan, “her tür bağımsız olarak yaratılmıştır” ve değişmezdir görüşüne karşı çıkarak215 türlerin “ağır, küçük ve sürekli bir evrimle”216 oluştuğunu söyleyen mekanik, doğrusal ve tepkisel bir evrim kuramı savundu. İnsan doğasının her an evrimleştiğini savunarak Darwin 19. yüzyılın çeşitli ideolojik hareketlerine evrim ve ilerleme mitini sağladı. 20. yüzyılda ideolojiler çağının yaratılmasına mutlak biçimde katkıda bulunan Sosyal Darwinizm böylece Darwin’in evrim kuramından doğrudan etkilendi.

İnsan doğanın kendisine verdiği değişimleri seçebilir ve gerçekten de seçer, onları dilediği gibi biriktirir. Böylece hayvanları ve bitkileri kendi yararına ya da zevkine uyarlar.217

Darwin bu kademeli birikimin doğada yalnızca canlıların yararına, insanda ise yalnızca insanın kendi yararına seçildiğini varsayıyordu. Bunun en uygun olanın hayatta kalması denen doğa ve insan yasasını izlediğini savunuyordu.

İnsan yalnızca kendi yararı için seçer; doğa ise yalnızca gözettiği varlığın yararı için seçer.218

İnsan doğanın en uygun olanın hayatta kalması ilkesine başvurabilir mi? Darwin bunu fazlasıyla kanıtlayabileceğini düşünüyordu. Sosyal Darwinizm, doğanın evriminde işleyen en uygun olanın hayatta kalması ilkesinin insan tarafından kullanılıp insan toplumunda insanlar arasında uygulanabileceği savının temeli oldu.

İnsanın elinde bu kadar güçlü olduğunu gördüğümüz seçilim ilkesi doğada da geçerli midir? Orada çok etkili biçimde işleyebileceğini göreceğimizi düşünüyorum.219

İnsan doğasını böyle kavramak, vahiy dininde görülen varlığa dayalı insan doğası kuramının tam karşıtıdır. Vahiy dini doğuştan gelen insan karakterinin değişmediğini düşünüyordu. Darwin’in evrim kuramı ise insan doğasının her an bir evrim sürecinden geçtiğini savunur. Bu, Doğu’nun değişime dayalı insan doğası kuramından da farklıdır. Doğu insanların aynı insan doğasıyla doğduğunu, ama doğumdan sonra karakterin doğuştan gelen doğanın sınırları içinde değiştiğini düşünür. Zihnin bütün insanların doğuştan getirdiği doğanın sınırlarından çıkamayacağını, ama bu sınırlar içinde işlediğini söyleyen Doğu kuramı, Darwin’in ve Sosyal Darwinizmin insan doğası kuramından temelden ayrılır.

Kademelilik ve mücadele, ilerlemenin ve evrimin vazgeçilmez özellikleridir. Bunlar, göreliliği ve özerkliği yadsıyan, belirlenimcilik ve nedensellik çevresinde biçimlenmiş Rönesans sonrası Batı bilimine ve felsefesine sinmişti. Darwin de bunları devraldı. Darwin, Batı felsefesinin demir gibi inandığı önyargıları, “doğa sıçrama yapmaz” ve “herkesin herkese karşı savaşı” önyargılarını reddedemedi. Bu yüzden Darwin’in evrim kuramının kademeli ve mücadeleci niteliği yeni bir kuram olarak değil, döneminin Batı kültüründe içkin bir şey olarak görülebilir.

Darwin’in evrim kuramı ile kesintili denge (Punctuated equilibrium)

Darwin’in savunduğu, her şeyin durmadan evrimleştiğini söyleyen kademeli evrim kuramı bilimsel olarak yavaş yavaş sarsılmaya başladı. Başlıca nedeni, kademeciliği destekleyecek kayıp halkaların (missing link) bütün çabalara karşın bulunamamasıdır. Kayıp halkalar, bir canlının kademeli evrim sürecinde geçmiş olması gereken, ama izi bulunamayan türlerin var olduğu varsayımıdır. Bu izler bulunamamayı sürdürürse Darwin’in kuramının gözden geçirilmesi kaçınılmazdır. Gözden geçirilmiş bu kuramlardan biri “kesintili denge kuramı”dır (punctuated equilibrium). Profesör Gould’un 1972’de yayımladığı bu kurama göre türler uzun istikrar dönemlerinden geçer, sonra kısa dönemlerde ani biçimde farklılaşır. Bu anlar dışında insanlık Homo sapiens’e evrimleşmesinden bu yana “evrimsel olmayan bir uyum” (non-evolutionary adaptation) gösterir.

Kesintili denge kuramı Tanrı’nın insanı balçıktan yarattığını söyleyen yaratılışçılıktan farklıdır. İnsan da dahil bütün canlıların durmadan kademeli olarak evrimleştiğini söyleyen Darwin’in kuramından da farklıdır. Ama insanın evrimsel olmayan uyumu kuramı Dao uygarlığının vurguladığı değişim felsefesiyle iyi uyuşur. Derinin ya da gözlerin rengi, burnun ya da dudakların biçimi, bugünkü insanlığı oluşturan her ırkın kendine özgü özellikleridir. Batılı bilginler kolaylık olsun diye bir dönem bugünkü insanlığı sarı ırk (Asya), beyaz ırk (Batı), kara ırk (Afrika), esmer ırk (Hindistan) ve kızıl ırk (Amerika) diye sınıflandırdılar ve bunların farklı ırklar olduğunu savundular. Ama bugün hepsinin aynı türe ait olduğu, ırksal özelliklerin yalnızca değiştiği, insanın evrimleşmediği kabul edilmektedir.

Homo sapiens’e doğru son mutasyon birçok yerde aynı anda gerçekleşmiş görünüyor. İlk Homo sapiens’in gen havuzundan (pool) bugünkü insanlığın genleri yeryüzünün birçok noktasında gelişti ve bunları paylaşan bugünkü insanlık sonunda yeryüzünü kapladı. Bugün dünyanın dört bir yanında yaşayan bütün ırklar Homo sapiens adlı tek bir türe ait alt türlerdir (亞種). Irklar arasındaki farklar coğrafi yalıtılmışlıktan ve iklim farklarına uyumdan doğar: Bunlar aynı tür (種) içindeki farklardan ibarettir. 220

Homo sapiens’in bedenine ve farklılaşmış bir ırkın “bedensel özelliklerine” sahip olmamız ne anlama gelir? Bedensel özellikler, yani deri rengi, göz rengi, burun biçimi farkları, Homo sapiens’in bedeninin kendisinin evrimleştiği bir süreç midir? Yoksa bunları, bukalemunun derisinin ortama göre renk değiştirmesi gibi, evrimle ilgisi olmayan basit değişiklikler olarak mı görmek gerekir? Burada yaratılışçılığa dayanan Batı’nın Tanrı uygarlığı, 20. yüzyılın ilk yarısına kadar insanlığın bedensel özelliklerini farklı yaratılmış insanların özellikleri olarak görmeye çalıştı. Bu noktada 19. yüzyılın sonunda Darwin’in evrim kuramından sonra da bir fark olmadı. Yani insanın bugünkü hâliyle yaratılmadığı, evrimleşerek bugünkü durumuna geldiği kabul edilse bile, onu farklı insanlara evrimleşmiş olarak ele almaya çalışıldı.

Darwin ve öteki evrimciler Homo sapiens’in ortaya çıkışından beri durmadan evrimleştiğine inanıyordu; Comte ya da Marx gibi düşünürler de felsefe sistemlerini bu varsayım üzerine kurdular. Ama 19. yüzyıl Batı’sını bir ateş gibi saran ilerleme düşüncesi geri çekildikçe evrim kuramları da değişmeye başladı. İnsan toplumunun durmadan evrimleştiği düşüncesi de, insan denen biyolojik türün durmadan değiştiğini söyleyen evrimcilerin savı çöktükçe değişti.

Fosillerin tanıklığına göre Homo sapiens’in ortaya çıkışından bu yana beynin hacminin ya da yapısının değiştiğine dair hiçbir kanıt yoktur.221

“Türlerin evriminin sınırında beyin yüz ila iki yüz bin yıldır değişmez bir durumdadır.” 222 Bu görüşü kabul edersek, yani Homo sapiens ortaya çıkışından bu yana evrimleşmiyorsa, evrim Darwin’in savunduğu gibi “kademeli olarak” gerçekleşemez; onun yadsımak için o kadar uğraştığı “sıçramalarla” birdenbire gerçekleştiğini kabul etmek gerekir. Sözünü ettiği kayıp halkalar var olup da bulunamamış halkalar değildir: Düpedüz var olmamaları gerekir. İnsan beyninin kademeli olarak değil, görece kısa bir sürede birdenbire, sıçramalarla büyüdüğünü ve o zamandan beri değişmediğini kabul etmek gerekir. İnsan beyninin evrimine dair kuram şöyle açıklanır.

İnsan, beyni her kuşakta kademeli olarak büyüyerek evrimleşmedi: Küçük beyinli türlerin yerini kesintili biçimde büyük beyinli türler aldı.223

Gerçekten de Darwin’den bu yana yürütülen yoğun fosil kazılarına karşın kayıp halkalar bulunamadı. Jeolojinin ve paleontolojinin kanıtları Darwin’in kademeli evrimini yalanlıyor. Bu maddi kanıtları olgu olarak kabul eden, Darwin’in kademeciliğinden farklı yeni bir evrim kuramı yayımlandı: kesintili denge kuramı. Bu kuram 19. yüzyılın evrim kuramına ve ilerleme düşüncesine dayanan bütün ideolojileri altüst edecek kadar çığır açıcıdır. Çünkü Sosyal Darwinizm böylece dayanağını yitirir.224

Kesintili denge kuramının özü şöyle açıklanır: Türler kademeli olarak değişmez; jeolojik zaman ölçeğinde neredeyse bir anda ortaya çıkar ve milyonlarca yıl neredeyse hiç değişmeden varlığını sürdürür.225 Elimizdeki paleontolojik kanıtlar iki özellik gösterir: var olan türlerin istikrarı ve yeni türlerin ani ortaya çıkışı. Türlerin dönüşümünde ve evriminde, var olan türlerin istikrarı bir türün ilk fosilleri ile son fosillerinin neredeyse aynı olmasıyla; ani ortaya çıkış ise yeni türlerin küçük değişikliklerin birikmesiyle değil, tamamlanmış bir biçimde ortaya çıkmasıyla kanıtlanır.226 Fosillerin gösterdiği kanıtlara göre yeni türler birdenbire ortaya çıkar, yok olurken de birdenbire yok olur.227 Evrim genellikle yalıtılmış bir kesimde gerçekleşir; bir türün ağır ağır ve sürekli değişerek evrimleştiği pek görülmez.228

Seçilim kuramını neden illa da gereksiz ve büyük olasılıkla yanlış bir varsayıma bağlamak gerekiyor? Bildiğimiz fosiller kademeli evrim kavramını desteklemiyor. Bir hayvan grubu çok kısa bir sürede yok oluyor ve yeni türler hep birdenbire ortaya çıkıyor. Hiçbir fosil kanıtı bağlantıyı kuracak ara türler göstermiyor. Aynı bölgedeki bütün eski taşlar ters çevrilse bile böyle bir fosil kanıtı bulunmuyor.229

Darwin’in evrim kuramında kademeli nitelik mücadeleci nitelikten ayrılamaz. Bu yüzden kademeli nitelik gözden geçirilince mücadeleci niteliğin de gözden geçirilmesi gerekir. 19. yüzyılda Darwin’in ve izleyicilerinin tasarladığı hayvanlar dünyası acımasız bir dünyaydı: Her hayvanın her dakikasını ve her saniyesini var olma mücadelesine adadığı bir dünya. Başarının ölçüsü kazanılan dövüşlerin, boyun eğdirilen düşmanların sayısıydı. Ama bugün hayvanlar arasındaki dövüşlerin çoğu zaman ölüm kalım mücadelesi değil, salt ritüeller olduğu; ortak yaşamın ve iş birliğinin, yaşam ve evrim için ölüm kalım mücadelesi kadar önemli bir yer tuttuğu ortaya çıkıyor.230 Var olma mücadelesinin evrimde Darwin’in düşündüğü kadar büyük bir anlamı yoktur. Kesintili denge kuramı var olma mücadelesinin önemini yadsır.

Aynı türün bireyleri, türün ortaya çıktığı sırada doğuştan getirdikleri değişim payının içinde ancak birbirleriyle rekabet eder. Bu yüzden bireyler arasındaki var olma mücadelesinin evrimsel bir değeri neredeyse hiç olmadığından pek bir anlamı da yoktur.231

Darwin Türlerin Kökeni’nde doğal seçilim kuramının doğruluğunu kanıtlamanın yolunun ışığın dalga kuramının doğruluğunu kanıtlamanın yoluyla aynı olduğunu bizzat yazar.232 Ama bilindiği gibi Einstein 1905’te fotoelektrik etkiyle ışığın parçacık özellikleri de taşıdığını kanıtladığından beri ışığın hem dalga hem parçacık özellikleri taşıdığı kabul edilmektedir.233 Darwin’in jeolojik ve paleontolojik olguların kademeli bir evrimi doğrulamadığını kendisinin kabul etmesi ve bu olguların doğal seçilim kuramını sorgulatabileceğini yazması da ilginçtir: Bugün gerçekten olan budur.

Jeoloji böylesine incelikle derecelenmiş bir organik zinciri kesinlikle göstermez; bu da belki kuramıma karşı ileri sürülebilecek en açık ve en ağır itirazdır.234

Galileo’nun ve Newton’un 19. yüzyıla dek hüküm süren ve yalnız fiziğe değil felsefeye de egemen olan mekaniği 20. yüzyılda mutlaklığını yitirip Einstein’ın görelilik kuramınca kapsandığı gibi, Darwin’in evrim kuramının da Profesör Gould’un savunduğu “kesintili denge” gibi daha geniş bir evrim kuramınca kapsanması gereken zaman gelmiştir. Batı düşünce sistemi bir anda yalnızca fiziksel değil, biyolojik temellerini de yitirdi. İlerleme düşüncesi dayanağını yitirip havada asılı bir kumdan kaleye dönüştü.

Ama Darwin’in savunduğu evrim kuramının çürütülmesi, elbette onun ortaya koyduğu evrim olgusunun yadsındığı anlamına gelmez. Darwin’in bilimsel değeri, her türün yaratıldığını söyleyen vahiy dini dogmasını kırması ve türlerin evrimle doğduğunu tartışılmaz bir olgu olarak yerleştirmesidir. Darwin, döneminin önyargılarına tutsak insanların alaylarına uğrarken bile inançlarından ödün vermeyecek cesarete ve sağgörüye sahip biriydi. Büyük bir düşüncenin erdemlerinin bireye, kusurlarının çağın etkisine ait olduğu düşüncesine göre Darwin, insanın evrimsel bir varlık olduğunu gösteren büyük bir eser bıraktığı kuşkusuzdur. Ama çağının etkisiyle evrim olgusunu açıklarken çağının yanılgılarına düştüğü de aynı ölçüde kesindir.

Darwin’in evrim kuramıyla artık her çiçeğin kendisine karşılık gelen böcek için özel olarak yapıldığını söyleyen türden bir yaratılışçılık savunulamaz. Bu anlamda evrim kuramı geleneksel yaratılışçılıkla çelişir. Bu konuda bir anlaşmazlık olamaz. Ama rastlantıya dair temel sorunun olduğu gibi çözümsüz kaldığı yadsınamaz. Yaşamın düzenli bir evrende geliştiği ve evrimin ürünü olan yüksek varlıkların ortaya çıktığı noktasında hiçbir fark yoktur. Bunun rastlantı eseri olduğunu düşünmek bugün de saçma bir yanılsama sayılmaktadır.235

Nasıl yorumlandığına bağlı olarak Darwin’in evrim kuramı insanın Tanrı’yı bir kenara itip aşkın olanın yerine oturmasına ve doğaya egemen olmasına izin verir. Bu anlamda Darwin Hristiyan kalabiliyordu. Gerçekten de Darwin bizzat şöyle der: “Bu kitapta ortaya konan görüşlerin herhangi birinin dinsel duygularını incitmesi için iyi bir neden göremiyorum.” 236 Bu anlamda Yahudi-Hristiyan yaratılışçılığı ile Darwin’in kuramı, insan ile doğa arasındaki ilişki sorununa karşı tutumlarında örtüşür: İnsan doğaya egemen olabilen bir varlıktır. Bu, insanın doğanın ürünü olduğunu ve doğayı izlemesi gerektiğini söyleyen Doğu’nun Dao kavramına cepheden karşıttır.

Yunan kültürü dışında Batı uygarlığı hiçbir zaman yazgıyı ve özgürlüğü aynı anda kucaklamadı ya da uyuma sokmadı. Kabaca, Orta Çağ’a kadar yazgı, Rönesans’tan sonra ise özgürlük temel kabul edildi. 19. yüzyılda Yahudi-Hristiyan Tanrı’sının yerini zihin alınca özgürlük de bir yazgıya dönüştü. Orta yol kavramını önemsemeyen ve onunla alay edenlerin “yazgı içinde özgürlük” denen gerçek özgürlüğün anlamını kavrayacak kültürel bir temeli yoktu. Darwin, Çinlilerin ve eski Yunanlıların sahip olduğu orta yol kavramını anlamak şöyle dursun, ona karşı soğuk ve alaycı bir tutum gösterir.

Yetiştiriciler orta bir tipe hayran değildir ve asla olmayacaklardır: Uç noktaları severler.237

Darwin, mükemmelliğe doğru ilerlemeyen bireylerin ya da türlerin geride kaldığını, yenildiğini ve kendi kendini yok ettiğini değişmez bir doğa yasası olarak savunuyordu:

Doğal seçilim yalnızca her varlığın iyiliği aracılığıyla ve onun iyiliği için işlediğinden, bütün bedensel ve zihinsel nitelikler mükemmelliğe doğru ilerleme eğiliminde olacaktır.238

Ama bireyler ve türler evrimleşmiyor da değişiyorsa, ateşli ve hafifmeşrep kafaların sahte bir evrim ve sahte bir ilerleme için seferber ettiği acımasız şiddet ve kurnazlık haklı gösterilemez. Batı uygarlığında içkin olan ayrılık ve mücadele temel kavramları, Batı’nın evrim ve ilerleme düşünceleriyle madalyonun iki yüzü gibidir. Darwinizm, insanın biyolojik evriminin durmadan sürdüğü düşüncesinden doğmuş bir 20. yüzyıl Batı felsefesi akımıdır. Ama 20. yüzyılın insanmerkezci ideolojileri ortadan kalkınca 21. yüzyılda toplum bilimlerini insanın biyolojik evrimi temelinde tasarlayan düşünür kalmadı.

4) Yirminci yüzyılın ideolojileri: ahlak karşıtı insanmerkezcilik (人間主義)

Batı felsefesi antik çağda zihnin evrenselleştirilmesinden, Yeni Çağ’da zihnin mutlaklaştırılmasından sonra sonunda çağdaş zihnin insanmerkezciliğine (人間主義, anthropocentrism) vardı. Batı felsefe tarihinin akışı budur. İnsanmerkezcilik hümanizmden (humanism, 人本主義) büsbütün farklıdır.239 İnsan ilişkilerinin yorumlanmasında hümanizm metafiziğin ya da Tanrı merkezciliğin karşısında duran bir düşüncedir. Taoculuğun ve Konfüçyüsçülüğün sürdürdüğü, Doğu felsefesinin merkezî düşüncesidir. Batı felsefe tarihinde Batı, Orta Çağ’ın bin yıllık karanlık çağlarından çıkıp Rönesans’a girerken hümanizmi deneyimledi. Bu, vahiy dininin 4. yüzyılda Roma’nın devlet dini yapılmasından bu yana ilk kez antik Yunan’ın hümanizmine dönüşüne verilen addır. Hümanizmden farklı olarak insanmerkezcilik, insan zihninin gücüne dayanan metafizik ya da Tanrı merkezli düşüncenin insan ilişkilerini aşabileceğini savunur: “hakikat”in insan ilişkilerini aşabileceğini söyleyen bir felsefe. Bu, tipik Batı görünen anlayışına dayanan bir sistemdir. Çünkü görünmeyen anlayışına göre insan hakikati dile getiremiyorsa böyle bir hakikat insan ilişkilerini aşamaz.

Görünenin dogmalarının dışında, Batı’da şaşırtıcı biçimde bilim adına ahlaka aykırı felsefeler geliştiren düşünürler vardır. Herbert Spencer (1820–1903) bunlardandır. Darwin’in Türlerin Kökeni’ni okuduktan sonra doğal seçilim kavramını topluma uyguladı ve Sosyal Darwinizmi (Social Darwinism) geliştirdi. “En uygun olanın hayatta kalması” (Survival of the fittest) ifadesini ilk kez 1864 tarihli Biyolojinin İlkeleri (Principles of Biology) adlı kitabında kullandı. Bu sav Darwin’in kuramının kademeciliğine ve mücadele öğretisine dayanır. Darwin 1859 tarihli Türlerin Kökeni (On the Origin of Species) adlı kitabında “bütün canlıların ilerlemesine götüren genel bir yasa: çoğalmak, değişmek, en güçlülerin yaşamasına ve en zayıfların ölmesine izin vermek” diye açıklamıştı. Bunu topluma aktaran düşünür Spencer oldu. Spencer “toplumun da doğa gibi rekabet yoluyla geliştiğini” savunuyor, dolayısıyla “yeteneksizlere yapay olarak yardım etmenin toplumun gelişmesini engellediğini” düşünüyordu. Spencer Doğu felsefesinde var olamayacak ahlak karşıtı bir felsefe sistemi savundu. Konfüçyüsçülük şu ahlakı savunur: “Önder (junzi, 君子) yoksulun yardımına koşar, zenginin zenginliğine zenginlik katmaz” (Konuşmalar 6–4). Spencer’ın güçlünün felsefesi, laissez-faire kapitalizmini ve emperyalizmi haklı göstermekte büyük bir etki gösterdi. Batılı emperyalistler onu bağırlarına bastılar. Komünist ve faşist ideolojiler de ondan etkin biçimde yararlandı.

Marx insan doğasının ortama, özellikle de ekonomik etkenlere göre değişebileceğine inanıyordu. Darwin evrim kuramında “doğal seçilim her gün, her saat, bütün dünyada her değişimi, en küçüğünü bile inceler: Kötü olanı atar, iyi olan her şeyi korur ve biriktirir” diye savunuyordu. Marx insan doğasının doğal seçilimle değiştiği varsayımına dayanıyordu. Marx Doğu uygarlığı gibi değişmez bir insan doğasının varlığına inansaydı, gerçekleşemeyecek bir ütopya düşlemezdi. “Herkesin yeteneğine göre çalıştığı ve ihtiyacına göre aldığı bir toplum” ya da “bireyin gelişme koşullarının bütün toplumun gelişme koşullarıyla aynı olduğu bir toplum” gerçekleştirmek için şiddet kullanmayı da haklı gösteremezdi. Sosyal Darwinizm temelinde bir ütopya kurmaya çalışan komünist kuram, insan doğasını çarpıttığı için başarısız olmaktan kurtulamazdı. Bunun için de diktatörlüğü haklı gösterdi ve ahlakı aşmaya çalıştı. Komünist kuram hakkında çeşitli yargılara varılabilir. Ama hiçbir zaman gerçekleşmeyecek gelecekteki bir ütopya için bugünün ahlakına ihanet ettiği için komünizm, kınanmayı hak eden, felsefenin acımasız ve saçma bir ironisidir.

Oysa kalıtımın önemli ögelerinden biri atavizmdir (隔世遺傳). Genellikle anne babanın özellikleri doğrudan çocuklarda görülür; ama kimi zaman anne babada görünmeyip bir kuşak atlayarak torunlarda ortaya çıkar. İngilizcede bir kuşak atlamadan daha geniş bir kavram olarak atavism sözcüğü kullanılır: Evrim sürecinde kaybolmuş atasal bir özelliğin bir torunda yeniden ortaya çıkmasını anlatır. Atasal özelliklerin yeniden ortaya çıkışı yalnızca iki kuşağı değil, daha geniş bir atalar kümesini kapsar. Bugün yeteneksiz olan birinin bir sonraki kuşakta ya da torunlarında çok yetenekli bir çocuğu olabilmesi kalıtımın sırrıdır. Tersi de doğrudur. Bu, kademeciliği ve mücadele öğretisini etkisiz kılan bir kalıtım yasasıdır. Yeteneksizlere yapay olarak yardım etmek insan toplumunun kendini koruma içgüdüsünün bir parçasıdır. Ahlak bu değeri yansıtır. Darwin’in 19. yüzyıldaki evrim kuramının mekanizmaları olan kademecilik ve mücadele öğretisi, 20. yüzyılın sonunda Profesör Gould’un evrim kuramı olan “kesintili denge”de yeniden değerlendirildi ve yerindeliğini yitirdi.

Komünizm ya da faşizm gibi mutlak hakikat iddiasındaki bütün ideolojiler kurgudur. Çünkü insan doğası açısından gerçekleştirilemez amaçlar ortaya koyarlar. Bu kurgusal idealleri gerçekleştirmek için de insanın vazgeçemeyeceği şeyleri, örneğin ahlakı feda etmeye zorlarlar. Öteki ideolojiler de nesnel bir hakikatin dile gelişi değil, dönemlerinin toplumsal ihtiyaçlarına göre psikolojik olarak kurulmuş anlatılardır. Özgürlük, eşitlik ve kardeşlik büyük düşüncelerdir; ama uygulama alanları koşullara göre değiştiği için nesnel hakikatler olamazlar. Aynı biçimde sosyalizm, milliyetçilik, liberalizm ve başkaları evrensel bir hakikat iddia eder; ama psikolojik olarak çözümlendiklerinde sonunda belirli grupların çıkarlarını ve iktidarını korumaya yararlar. İşin özünde kendini koruma içgüdüsü vardır.

Batı uygarlığının kendine özgü bir biçimi olan insanmerkezcilik, birkaç düşünürün icadıyla doğmuş değildir. Batı Aydınlanması’ndan doğan deizmden geçerek, zihnin rolünü en uç noktaya taşıyarak ve “bilim”le birleşerek biçimlendi. Zihnin rolü durmadan genişleyince insanmerkezcilikte zihin bütün insanın yerini tutar oldu. Böylece Batı 20. yüzyılda insanın icat ettiği çeşitli ideolojilerle dünyayı fethetmek için uç bir mücadele çağına girdi.

Hümanizm insanmerkezcilikten büsbütün farklı bir felsefe sistemidir. Hümanizm terimi, Rönesans’ın dinsel bir bakıştan kurtulup insan doğasını araması anlamında, Tanrı merkezciliğin (Theocentrism) karşıtı olarak sık sık kullanılır. Rönesans’ın temsil ettiği felsefe hümanizme yakın olduğu için o dönemin insani bilimlerine de hümanizm denir. Konfüçyüsçülüğün temel felsefesi de sık sık hümanizm olarak nitelenir. Batı Rönesans’ının hümanizmi ile Konfüçyüsçü hümanizm Tanrı merkezciliğe karşı durmaları bakımından gerçi birbirine benzer; ama Doğu ile Batı arasındaki farkı gösterirler. Hümanist düşüncede Batı bireyin özgürlüğünü ve akılcılığını vurgularken Konfüçyüsçülük ahlaki sorumluluğa ve toplumsal uyuma değer verir. Yani Batı bireyciliği ile Doğu ilişkiselliği arasındaki farkı gösterirler.

İnsanmerkezcilik insanı dünyanın merkezine koyan bakıştır: İnsanın konumunu doğadan ya da başka varlıklardan (kimi zaman Tanrı da dahil) önce tutan bir felsefi tutum. Başka bir deyişle insanın her şeyin merkezi olduğu düşüncesidir. İnsanmerkezcilik hümanizmden büsbütün farklı bir felsefe sistemidir. Temel fark özellikle ahlak sorunlarında görülür. Hümanizm kendini en açık biçimde Doğu uygarlığında ya da Batı Rönesans’ında gösterir: İnsan toplumunu dinin değil, insan doğasının çevresinde örgütlemektir amaç. İnsanmerkezcilik ise insan zihninin içgüdüye bağlı olduğu sınırını kabul etmez. Orada sonsuz bir olanak görmek ister. Bu yüzden bir ideal belirler ve ona ulaşmak için her aracı meşru sayar; böylece insanın temel ahlakını aşmaya çalışır. Zihnin rolünün vurgulanması, zihnin bir “ışık kaynağı” olarak ahlaka varıncaya dek her şeyi yönetmesi anlamına gelir. Bu da ahlakın içgüdüden geldiği düşüncesini reddetmek demektir.

Özü şudur: İnsanmerkezcilik görünene, yani insanın mutlak hakikati kavrayabileceği düşüncesine dayanır. İnsanmerkezcilik kendisine verilmiş yazgıyı kabul etmeyen ölçüsüz bir özgürlüktür. Doğanın ürünü olan insanın doğanın verdiklerini hiçbir sınır tanımadan kullanması, kendini merkeze koyarak doğaya dilediği gibi davranabilmesi anlamına gelir. O zaman insan kendisini yiyeceğe, giyeceğe ve barınağa bağlayan içgüdüyü görmezden gelir ve eski beyin olmadan yalnızca yeni beyinle yaşayan bir yaratık olduğu yolunda büyüklük kuruntulu bir yanılsamaya düşer. O zaman Lessing’in dediği gibi “insan kendi yetilerini değerlendirmede büyüklük kuruntusuna kapılmış bir maymun olur”. Bu, insan zihninin Tanrı’nın yerini alabileceği yanılsamasına ve insanın doğanın yolu olan Dao’yu açıklayıp dilediği gibi kullanabileceği yanılsamasına düşmektir. İnsanmerkezciliğin bu felsefi açıklaması, Batı’da doğup Doğu’da reddedilen bir uygarlık tarihi yönünü gösterdiği için Doğu ve Batı uygarlıklarının karşılaştırılmasında önemli bir ögedir.

Batı uygarlığı Aydınlanma’nın deizmi aracılığıyla metafiziğe daha da gömüldükçe zihnin mutlaklaştırılmasına yöneldi. Bu döneme ideolojiler çağı deriz. Zihnin gücüne fazla güvenen insan, teizmde Tanrı’nın yaptığı her şeyi insan zihninin yapabileceği büyüklük kuruntulu bir duruma girdi. Bu sorunu insan doğası açısından incelersek, zihnin mutlaklaştırılmasının özsel bir sorun taşıdığını görürüz. Yeni beynin insan içgüdülerini ve duygularını belli ölçüde yönetme yetisi kazanmış olması, insanın hayvansal içgüdüden o ölçüde “özgürleştiği” (emancipate) anlamına gelir. Ama bu özgürleşmenin niteliğine dikkat etmek gerekir. Yeni beyin hayvansal içgüdünün eylemlerinin bir kısmını düzenleyebilir, ama orada durur. İnsanın hayvansal içgüdüyü ne doğurabilmesi ne de ortadan kaldırabilmesi gibi bir sınırı vardır. Bu yüzden içgüdüden kopmuş saf bir metafizik bilgi, yani yalnızca zihnin gücüne dayanan bir bilgi imkânsızdır.

Zihnin insanın yerini almak istediği Descartes akılcılığı Berkeley, Kant, Fichte, Hegel ve başkaları aracılığıyla Batı felsefesinin ana akımı oldu. Ama Batı felsefesinin bu zihne tapınması sonunda bir “çılgınlık durumu”na vardı: insanüstü insanların yeni bir dünya yarattığını söyleyen insanmerkezciliğe.

Modern felsefe Descartes’la başlar. Descartes kendi düşüncesine ve varlığına sıkı sıkıya inanıyor ve dış dünyanın buradan çıkarsanması gerektiğini düşünüyordu. Bu tutum durmadan genişleyerek Berkeley ve Kant üzerinden her şeyin benliğin dışavurumundan ibaret olduğuna inanan Fichte’ye kadar vardı. Bu, tek sözcükle, çılgınlıktır. Sonraki felsefe bu uç tutumdan gündelik hayatın sağduyusuna sığınmak için durmadan çabaladı.240

İnsanmerkezciliği bayrak edinen ideolojiler çağı sonunda Batı uygarlığının zihne tapınmasının son durağı oldu. Burada Sosyal Darwinizm merkezî bir rol oynadı. Bu kitap yalnızca zihne tapınma felsefesinin çıkış noktası olan Sokrates’i ve son durağı olan ideolojiler çağını inceler. İdeolojiler çağını incelerken özellikle onu mümkün kılan Sosyal Darwinizmin özüne bakmak önemlidir. Çünkü Sosyal Darwinizm çeşitli ideolojilerin emperyalizmi, ırkçılığı ve ekonomik eşitsizliği haklı göstermesine yaradı. Bunları elbette gerçekleşemeyecek bir ütopya adına haklı gösteriyorlardı; çünkü Darwin’in evrim kuramını topluma aktararak insan doğasını yeniden biçimlendirmenin mümkün olduğunu düşünüyorlardı.

İdeolojilerin insan ahlakını aşma, ondan üstün olma ya da onu görmezden gelme eğilimi göstermeleri, karşıtlarının dile getirdiği en ağır sorunlardan biri sayılır. Ahlakın içgüdüden gelmesi, insan zihninin yetilerine sınır tanımak demektir. Zihinden gelmesi ise tersine, insan zihninin yetilerine sınırsızlık tanımak demektir. Ahlak açısından buradan “insanı ilerlemenin bir aracı” sayan bir insanmerkezcilik doğar. İnsanmerkezciliğin gösterdiği acımasız yüz, ahlakı ve onun temeli olan insan doğasını görmezden gelmesinden kaynaklanır.

Faşizmin ele geçirilecek “yaşam alanı” ve komünizmin “herkesin yeteneğine göre çalıştığı ve ihtiyacına göre aldığı toplum”u, içgüdüyü görmezden gelerek zihni seferber edip ütopyaya ulaşma isteğinden doğan, gerçekleşmesi imkânsız yanılsamalardır. Faşizmin yaşam alanını ele geçirmek için askerî güçle ırk yok etme politikası izlemesi de, komünizmin ütopyaya yönelmek için proletarya diktatörlüğünü savunması da, tam da insanın temel ahlakının ayaklar altına alınabileceği yanılsamasına girer. Oysa ideoloji sonunda insan doğası denen sınırı aşamaz; bu yüzden ütopyaya ulaşmak için önerilen geçici fedakârlıklar insanmerkezciliğin kalıcı politikası olarak kalır. Bütün ideolojiler insan doğasını hesaba katmayıp onu aşmaya çalıştıkları için başarısız olmaktan kurtulamazdı.

Batı uygarlığında zihnin bir “çılgınlık durumu”na girmesi için zihnin gücünü en uç noktaya taşıyacak bilimsel bir takviye gerekiyordu. Bu rolü Darwin’in evrim kuramı oynadı. Darwin kuramını 1859’da yayımladı ve yaratılışçılığa tutsak bir Batı dünyasını sarstı. “Büyük bir keşif, onu yapanın emeğidir; içerdiği sorunlar ise çağının sorunlarıdır” düşüncesi kabul edilirse evrim kuramı Darwin’in büyük bir eseridir. Ama Darwin’in Batı düşüncesine derinden kök salmış yöntemi, yani mücadele öğretisini ve kademeciliği kuramında olduğu gibi kullanması hataların hatasıydı.

Darwin’in evrim kuramı toplum bilimleriyle bağlandıkça Batı “sosyal evrimcilik” dediğimiz dogmatik felsefeyi yarattı. İdeolojiler çağının açılmasında belirleyici rolü oynayan Sosyal Darwinizmdir. Bir şey doruğuna varınca tersine döner (物極必反): Darwinizm Batı’da zihin çağına perdenin inmesi anlamına geldi.

İdeolojiler çağı çeşitli felsefi yöntemlerle çözümlenip yorumlanabilir. Ama en iyi yöntem insan doğasına dayanan çözümleme ve yargıdır. İdeoloji, insan zihninin mutlak hakikati kavrayabileceği ve gelecekte yaratabileceği varsayımından yola çıkar. Bu, 20. yüzyıl Batı’sının kendine özgü bağlamının, teoloji-metafizik-ideoloji ilerleyişinde vardığı son aşamadır. Buradaki temel nokta insan zihninin rolüdür. İnsan doğasının içgüdü ve zihinden oluştuğunu ve zihnin içgüdünün sağladığı alanın dışına çıkamayacağını söyleyen insan doğası kuramı kabul edilirse, ideoloji bu kuramın ağır bir çarpıtmasından yola çıkmış ve sonunda tam bir başarısızlığa uğramaktan kurtulamayan bir felsefe olur.

Zihin içgüdünün sınırlarından çıkıp kendine özgü bir özgürlüğün tadını çıkaramaz. Sonuçta içgüdü ışık kaynağı, zihin ise ayna olduğuna göre “zihne dayanmak gerekir” savı ancak bir kurgu olabilir. Bu temel felsefe sistemini görmezden gelen Batı, 20. yüzyılın ideolojiler çağında insan sorunlarını tümüyle zihne dayanarak çözmeye çalıştı. Sonuç bize korkunç trajediler getirdi. İdeolojiler çağının yol açtığı sorunlara pek çok açıklama getirilebilir. Bunları her şeyden önce, içgüdüyü görmezden gelip yalnızca zihne dayanan bir insan doğası kuramı çarpıtmasının ürünü olarak görebiliriz.

Doğu uygarlığı ve Protagoras’ın hümanizmi: “İnsan her şeyin ölçüsüdür”

İdeolojiyi merkeze alan insanmerkezcilik 20. yüzyılda Batı felsefe dünyasını kasıp kavurdu. İnsanmerkezcilik metafiziğin savunduğu “hakikat”in ya da Tanrı merkezciliğin “dogma”sının “her şeyin ölçüsü” olduğunu ileri sürer. Çünkü bunlar insanı aşar. Doğu uygarlığı ise tersine özünde hümanisttir. Hiçbir hakikat, hiçbir dogma insan ilişkilerini zedeleyemez. Taoculuğun ve Konfüçyüsçülüğün özünde insan toplumunun merkezinin metafizik hakikat ya da Tanrı değil, insan olduğu düşüncesi vardır. Temel değerleri insan doğası ve kendini yetiştirmedir. Konfüçyüs’ün, Mengzi’nin ve Xunzi’nin düşüncesi Tanrı’ya ya da metafiziğe dayanmadan insanın bütün ahlaki olanağını ve toplumsal sorumluluğunu vurgular: Hümanizmin özelliği tam da budur.

Ruhlara nasıl hizmet edileceğini soran bir öğrencisine Konfüçyüs şöyle yanıt verdi: “İnsanlara daha iyi hizmet edemezken ruhlara nasıl hizmet edersin?” Bu, Tanrı merkezciliği dışlayan ve hümanizmin önemini vurgulayan bir yanıttır. Aynı öğrenci ölümü sorunca Konfüçyüs şöyle yanıt verdi: “Hayatı daha iyi bilmezken ölümden nasıl söz ederiz?” (Konuşmalar 11:12). Bu da metafizik soyutlamayı dışlayan ve bu dünyanın somut hayatına, yani hümanizme yoğunlaşmak gerektiğini vurgulayan bir yanıttır. Mengzi de felsefesinden Tanrı’yı ve metafizik hakikati dışlayıp insanlığa, doğruluğa, ritüele ve bilgeliğe (仁義禮智), yani insan toplumunun gerçekliğine yoğunlaşarak Konfüçyüs’ün hümanizmini sürdürdü. Xunzi de “yağmur duası yapılmasa da yağmur yağar” diyerek insan toplumunun öğretim ve yasa yoluyla ahlaken eğitilmesini savundu. Özü, Tanrı’dan ve metafizik hakikatten uzak durarak bireyi ve devleti hümanizmle yönetmektir. Taoculuk da Tanrı’dan, metafizik hakikatten ve ideolojiden uzak durur; insanın doğadan öğrendiği Dao’yu uygulamayı öngören felsefe sistemi de hümanizmin düşüncesini paylaşır.

Bu felsefe sistemi Batı’da da vardı. Tanrı merkezciliğe (theocentrism) ve insanmerkezciliğe (anthropocentrism) karşı duran hümanizm (humanism) denen bir felsefi düşünce sistemi antik Yunan’da ve Rönesans’ta ortaya çıkar: Protagoras’ın temsil ettiği, antik Yunan’dan beri var olan hümanizm. Batı’nın daha sonra Orta Çağ vahiy dininin Tanrı merkezciliğine karşı Yunan uygarlığının hümanizmini yeniden bulmak anlamında uygarlığın yeniden doğuşunu, yani Rönesans’ı gerçekleştirme çabası buna bir örnektir. En azından görünen Yunan uygarlığının ana akımı olmadan önce hümanizm onun temel ögelerinden biriydi. Protagoras (MÖ 481–411) insanın uygarlığın merkezinde olmaktan başka bir şey olamayacağını ilan etti.

İnsan her şeyin ölçüsüdür: şimdi var olan her şeyin, her işin, var olanın ve var olmayanın. 241

Bu, Tanrı’nın verdiği öğretilere bağlanmak yerine insanın kendi özerk düşüncesine değer vermek gerektiği düşüncesidir: Rönesans tarzında bir tür hümanist düşüncenin dile gelişi. Tanrı ya da ideoloji bir kez belirlenince insanın yerine merkez olur: Öğretiyi ya da ideolojiyi merkeze alan bir yapı doğar. İnsanın ne düşündüğü artık önemli değildir; belirlenmiş öğreti insana egemen olur. Protagoras, Yunan felsefesinin merkezinin dini kutsallaştırmaya ve mutlak hakikatin dile getirilebileceği düşüncesine kaydığı bir dönemde yaşamış bir düşünürdür. Böyle bir dönemde Protagoras insanın mutlak olanın anlatımlarına inanıp onlara bağlanmasını reddetti ve hümanizmin korunması gerektiğini savundu.

Protagoras neyin doğru olduğunun mutlak bir ölçüt olmadığını, insan deneyimine ve algısına göre değiştiğini savunuyordu. O dönemde yargının ölçütü olarak Tanrı alınıyordu; ama Protagoras dünyayı insanı ölçüt alarak anlamaya çalıştı. Bu, hümanizmin felsefesidir. Antik Yunan’da mitsel bir dünya görüşünden insanı merkeze alan bir düşünceye geçişte önemli bir dönüm noktasıydı. Önermesi görüşlerin çeşitliliğine saygı göstermenin felsefi temeli oldu. Yunanlı görünen düşünürleri ise bu görüşte değildi. Platon bu önermeyi eleştirerek bütün görüşler doğru olsaydı çelişkiler doğacağına dikkat çekti. Aristoteles de hakikatin evrensel bir ölçütü olması gerektiğini savundu.

Protagoras’ın önermesi ideolojiye karşı çıkar. Çünkü ideoloji hümanizme karşı çıkar. İdeoloji Tanrı merkezcilikle aynı damardandır. İnsan, mutlak hakikati dile getirme yetisine sahip olduğu anlamında kendini merkez yapınca bu, Tanrı merkezciliğin başka bir biçimi olur. Tanrı’yı merkeze alan bir hayattan hiçbir farkı kalmaz: İnsan yalnızca Tanrı’nın yerini alır. O zaman insan vahiy dininin ahlakını bile dilediği gibi yönetebilir. Çünkü ideolojide insan zihni Tanrı’nın yerini alır. Din bu yüzden ideolojiyle güçlükle bir arada var olabilir. İdeolojiler çağında ideolojiler kendi mutlaklıklarını savunmak için Tanrı’ya kulluk eden teizmi açıkça kınadılar. Komünizm ateizmi savundu; faşizmde ise mutlaklığı lider taşıdığı için geleneksel din rejimin aracı oldu.

İdeolojinin kaynağı Batı akılcılığıdır. Akılcılar sonunda Batı uygarlığını, insan zihninin Tanrı’yı örnek alarak eski beyni görmezden geldiği ve tek başına işleyebildiği bir duruma durmadan sürüklediler. Ama zihin bir ışık kaynağı değil bir ayna olduğundan, akılcılık, ideoloji ise daha da çok, temel bir sınır taşıyordu. Hümanizm, insanın mutlak hakikati dile getiremeyeceğini söyleyen görünmeyen anlayışına dayanır. Bu, insan çabasından vazgeçmek gerektiği anlamına gelmez. Tersine, tam da dile getirilemediği için sonuna kadar daha çok çabalamak gerektiği anlamına gelir: İnsan ne kadar çabalarsa çabalasın mutlak hakikate ulaşamaz; bu yüzden göreli bir hakikat bulmak ve yaşadığı dünyanın ihtiyaç duyduğu felsefeyi edinmek için elinden gelenin en iyisini yapmalıdır. Buradaki önemli nokta, göreli hakikatin başkalarına dayatılamayacağıdır. İnsanmerkezcilik ise görünene dayanır. Bu yüzden savunduğu metafizik hakikat mutlak olur ve onu başkalarına istediği kadar dayatabilir. Her şeyi çözmeyi vaat eden bir mutlak hakikate ulaşmak için ahlak bile görmezden gelinir.

Batı hümanizmi Rönesans’ta, Orta Çağ’a egemen olan Tanrı merkezciliğe karşı, insanın her şeyin ölçüsü olduğu önermesini yerleştirdi. Ama hümanizm Kartezyen akılcılığa dönüşünce birkaç yüzyıl boyunca Tanrı merkezciliğin özü olan zihne tapınma düşüncesine eğildi. 20. yüzyıla gelince de Sosyal Darwinizmle el ele vererek zihnin Tanrı’nın yerini aldığı insanmerkezciliğe vardı. Dahası insanmerkezcilik felsefe tarihinde ender görülen bir ironiyi sahneye koyar: Tanrı merkezciliğin değer verdiği tanrısal ahlakı bile atar.

Hümanizmin ve insanmerkezciliğin yerindeliği de sonuçta insan doğasıyla, yani zihin ile içgüdü arasındaki ilişkiyi nasıl kurduklarıyla belirlenir. Bütün felsefeler ve bilimler az ya da çok insan doğasıyla bağlantılıdır. İnsan doğasından ne kadar uzaklaşıyor görünürlerse görünsünler sonunda ona dönerler. Din, görünen, görünmeyen, doğa felsefesi, doğal inanç: Hepsi insan felsefesine bağlıdır. İnsanın düşünen yüreğinin Tanrı’dan ve Dao’dan önce var olduğu düşüncesini kabul edersek, insanı merkeze alan bir hümanizmi tanırız. Tersine, Tanrı’nın insandan önce var olduğunu ve insanı yarattığını söyleyen felsefeden yola çıkılırsa uygarlık teolojiye, metafiziğe ve insanmerkezciliğe doğru akar. Batı’nın modern akılcılığı Batı uygarlığını bu akıntıya sokma rolünü oynadı. Bu eğilim güçlenince hümanizm sonunda insanmerkezciliğe dönüşür.

Doğu Batı ideolojisini nasıl karşıladı?

Yineleyelim: Darwin bir biyolog olarak evrim kuramı gibi büyük bir eser bıraktı. Ama kuramını açıkladığı mekanizmada büyük bir hata işledi ve bu hata kültürel evrim olarak Darwinizmi doğurdu. Çünkü Darwin, zihin yetilerine aşırı ölçüde eğilen döneminin Batı uygarlığının etkisini olduğu gibi aldı. Darwin’in kitabında yazıldığı biçimiyle evrim kuramı Batı felsefesini ve klasik fiziğin kuramlarını sıkı sıkıya izler: kademeciliği ve mücadele öğretisini. Bu temel üzerinde Darwin’in kuramı ideolojiyle temasa geçti ve sosyal evrimciliğe yöneldi. Sosyal evrimcilik sayesinde ideoloji geleceğin ütopyasını kurmanın mümkün olduğunu düşündü ve bunun için güçlü ve aşırı önlemleri hiç duraksamadan aldı. Hiçbir zaman gerçekleşmeyecek bir gelecek ütopyası adına bugünün değişmez ahlakının görmezden gelindiği bir duruma yol açtı.

Batı’nın Tanrı uygarlığında zihin ile içgüdü karşıt, hatta düşman olarak var olur. Batı binlerce yıl boyunca şu felsefeye sahipti: “İnsan, Tanrı’ya benzeyebilecekken içgüdünün tuttuğu bir zihindir.” Bu felsefe Yunan felsefe dünyasından modern akılcı felsefeye uzanıyordu. İnsan doğasını bu biçimde kurmak, yani zihnin insanın merkezi olduğunu varsaymak, onların teolojisinin, metafiziğinin ve ideolojisinin doğduğu kaynak işlevini görür.

İnsan doğası sorununda Doğu, Batı’nınkine kökten karşıt bir felsefe izler. Bu açıdan bakınca Doğu’nun Batı ideolojisine Batılılar gibi tapınması güçtü. Batı’nın sarıldığı zihin yetilerinin mutlaklaştırılması olgusu, yani bir ideolojiler çağı yaratmak, ancak insanın yalnızca zihnin akışına göre hareket ettiği yanılsamasını besleyen bir uygarlıkta mümkündür. İnsan doğasının devasa bir çarpıtılmasını ilerlemenin ve evrimin öncü görevi olarak sundular. Batı dışında bir ülke Batı’nın bu “çılgın” metafizik kuramlarına kapıldı: 19. yüzyılın sonu ile 20. yüzyılın başındaki Japonya.

Japonya, Doğulu olmasına karşın, ırkçılığa düşmüş bir Batı uygarlığına tapınan ve onu olduğu gibi izleyen bir akıntıya kapıldı. Doğu ile Batı arasındaki farkları büsbütün görmezden gelerek Japonya’nın gelecekteki başarısını ancak Batı düşüncesinin sağlayabileceğine inandı. Fukuzawa (1835–1901), 19. yüzyılda Meiji Restorasyonu döneminde Japon düşünce dünyası üzerinde büyük bir etki bıraktı. Basın ve çift taraflı kayıt usulü muhasebe gibi gelişmiş Batı kurumlarını Japonya’ya getirdi ve Japonya’nın modernleşmesi için vazgeçilmez, olumlu bir figür olarak öne çıktı. Düşüncesinin genişliği, ona bir “Rönesans adamı” denebilecek kadar şaşırtıcıydı. Japonya’da ona duyulan saygı, portresinin on bin yenlik banknotu süsleyecek kadar büyüktür.

Oysa o, Batı’nın en uygun olanın hayatta kalmasına dayanan ideolojik yöntemini olduğu gibi Japonya’nın uluslararası ilişkilerine getirmeye çalıştı. Yani Darwin’in en uygun olanın hayatta kalmasına dayanan evrim kuramını ve daha sonra Hitler’in öne süreceği Lebensraum (yaşam alanı) gibi savaş kuramlarını Doğu Asya’ya getirmeye çalıştı.242 Yaşam alanı kuramını Alman coğrafyacı Ratzel 1897 tarihli Siyasal Coğrafya adlı kitabında kullandı: Devleti canlı bir organizmaya benzeterek Almanya’nın büyümek ve hayatta kalmak için daha geniş bir toprağa ihtiyacı olduğunu savundu. Bu, “herkesin herkese karşı savaşı” kuramını uluslararası topluma uygulamaktı. Fukuzawa o sırada Batı’da moda olan Spencer’ın (1820–1903) düşüncesine bağlıydı ve onu Doğu’ya uygulamaya çalıştı. Spencer en uygun olanın hayatta kalması ve doğal seçilim ilkelerinin yalnızca bilimsel evrim kuramında değil, insan toplumunda da olduğu gibi işlediğinden emindi. Fukuzawa bu kuramı uluslararası düzeyde başka ülkelere uygulamaya çalıştı.

Fukuzawa Kore’yi ve Çin’i evrim bakımından geri kalmış ülkeler, Japonya’nın birlikte yaşayamayacağı ebedî geri kalmışlar olarak görüyordu. “Datsu-A Nyū-Ō” (脫亞入歐, Asya’dan çıkıp Avrupa’ya girmek) kuramını öne sürerek Asya’nın geri kalmış komşu ülkelerini fethetme düşüncesine vardı. Japonya’nın gelecekte ancak Asya’dan çıkıp Avrupa’ya, yani Batı’ya benzeyerek hayatta kalabileceği ve gelişebileceği düşüncesi bütün düşüncesinin dayanağı oldu. Japonya Hitler Almanyası’yla ittifak kurdu. Japonlar geleceği temsil etmede en ileride saydıkları Almanya’dan gelen her şeyi taklit etmeye çalıştı. Sonuçta Hitler Almanyası bütün Batı’yı savaşa sürükleyip yıkıntıya çevirdiği gibi Japonya da bütün Doğu Asya’yı savaşa sürükleyip yıkıntıya çevirdi.

Fukuzawa’nın Batı usulü en uygun olanın hayatta kalması kuramı, Hitler’in Batı’da yenilmesi gibi sonunda Doğu’da da başarısız oldu. Görünmeyenin, ahlakın, yin ve yangın ve tamamlayıcılığın Doğu ruhunu büsbütün atıp görünene, hukuk devletine, iyi ve kötüye ve mücadeleye dayanan bir Batı usulü en uygun olanın hayatta kalması kuramına gömüldü. Bu, zihni çılgınlığa kaydıkça ideolojiler yaratan bir Batı uygarlığı karşısında ezilmiş bir insanın durumudur. Uluslar arasında bile bir ahlak olması gerektiğini söyleyen Doğu’nun uzun geleneğini, derin kültürünü ve felsefesini hiçbir değeri olmayan bir zayıflar mantığı saydı. Japonya Batı’nın barbar ve uygarlık dışı davranış biçimlerini, fethi, sömürüyü, askerî güce dayanan güçlünün zayıfı ezmesini olduğu gibi taklit etti. Fukuzawa’nın 1885’te yayımladığı “Asya’dan Çıkış” makalesi şunları içerir:

Batı uygarlığı Doğu’ya geldiğinde Doğu’nun bütün ağaçları ve bütün ot yaprakları Batı rüzgârının önünde eğilir. Kanımca Batı uygarlığı Doğu’yu fethettiğinde Çin ve Kore denen iki ülke bağımsız olarak hayatta kalamayacaktır. Bu, bilgisizliğe, yasadışılığa, şiddete ve zulme gömülmüş bir köyün yanında yaşayan dürüst bir adamın durumuna benzer. Çin’in ve Kore’nin gelişip onlarla birlikte Asya’yı geliştireceğimiz zamanı bekleyemeyiz. Tersine Asya’nın saflarından büsbütün çıkıp geleceğimizi Batı ülkelerine bağlama işine atılmalıyız. Barbarlarla düşüp kalkan barbar sayılır. Bu yüzden Asya’nın barbar ülkelerini yüreğimizden büsbütün söküp atmalıyız. 243

Ama Fukuzawa’nın ve Japon militarizminin bu çabalarına karşın Batı ideolojisinin Doğu’ya yayılması sonunda başarısız oldu. Doğu ülkeleri ideolojiye karşı Batı’dan farklı bir örüntü gösterir. Batı ülkeleri faşizm ya da komünizm ideolojilerini içtenlikle uygulamaya çalıştı ve bu ülkelerin hepsi ideolojinin başarısızlığıyla birlikte ortadan kalktı. Ortadan kalkışlarının nedeni ideolojinin insan doğasına dair bir yanlış anlamaya, hatta yanlış bir yargıya dayanmasıydı. Ama Doğu’nun ideolojiye karşı tutumu Batı’nınkinden farklıydı. Japonya Alman faşizmini, Çin ise Sovyet komünizmini soğurmaya çalıştı. Ama Doğu ülkeleri ideolojiye sadık kalıp ulusun bütün yazgısını ona bağlayan Batı yöntemi yerine Doğu’nun geleneksel yöntemini, yani ideolojiyi ulusun yazgısına hizmet ettiren bağdaştırmacılığı (syncretism) benimsedi.

İdeolojiler çağı faşist Almanya’nın çöküşü ve komünist Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla sona erince Doğu ülkelerinin bu ideolojileri nasıl ele alacağı merak konusu oldu. Bu ülkeler Batı ideolojisini Doğu’nun bağdaştırmacılığı biçiminde benimsiyor. Komünizmi bayrak edinen Doğu ülkeleri bile komünist ideale sarılarak değil, onun içerdiklerinden devlet yönetimi için gerekenleri kullanma tutumuyla ilerliyor. Sonuçta bu Doğu usulü, bağdaştırmacı devlet yönetimi sayesinde komünizmi bayrak edinen ülkelerin hepsi Batı’da ortadan kalktı ve yalnızca Doğu Asya’da kaldı.

Japonya militarist döneminde Doğu uygarlığının özelliklerini bırakıp Batı’nın ikiye bölen ayrılık ve mücadele felsefesini izlemeye çalıştı. Ama İkinci Dünya Savaşı’nda ABD’ye yenildikten sonra faşizmi birdenbire bırakıp Amerikan demokratik düzenini ilan etti ve onu izlemeye çalıştı: şaşırtıcı bir dönüşüm. Faşizmden demokrasiye birdenbire geçebilmesinin nedeni, Japonya’nın Batı’dan farklı olarak sonunda Batı ideolojisini Doğu usulü kullanmanın bir yolunu bulmaya çalışmasıydı. Japonya’nın Doğu uygarlığının özelliklerini böylece uç ve dolambaçlı bir biçimde gösterdiği söylenebilir. Savaş sonrası Japon iç siyasetinde iktidar değişikliğinin, Batı’daki gibi ideolojiyle bölünmüş hükümetler arasında değil, aynı partinin hizipleri arasındaki ayarlamalarla gerçekleşmesi eğilimi de Doğu uygarlığının özelliklerini gösterir.

Çin, Doğu düşüncesinin temelini korurken Batı ideolojisinden yararlanma yöntemini kullanıyor. Çin komünizmi bağdaştırmacılık felsefesinin sınırları içinde devleti yönetmenin araçlarından biri olarak görüp ondan yararlanıyor. Devlet yönetimini komünist felsefeye bırakıp onu olduğu gibi izleyen Batı’nın görünene dayalı yönteminden farklı olarak Çin, Doğu uygarlığının özelliklerini izlemeye çalışmayı sürdürüyor. Batı’nın komünist ülkelerinin hepsi komünizmi bırakıp çöktü; ama Çin komünizmi korurken onun devlet yönetimi için gerekli bazı kısımlarını kullanıyor. Tarihte Çin devlet yönetiminde Taoculuğu, Konfüçyüsçülüğü ve Budizmi kullandığı gibi, komünist idealden de ihtiyaç duyduğu kısımları kullanıyor. Çin hükümeti komünizmden yararlanırken Konfüçyüsçü düşünceden de yararlanıyor: Konfüçyüs’ü Çin uygarlığının temsilcisi olarak öne çıkarıp onu “Konfüçyüs Enstitüleri” aracılığıyla dünyaya yayıyor. Bunun nedeni Çin uygarlığının bir felsefeye ya da bir varsayıma bağlanmaktansa, bağdaştırmacılığa (syncretism) uygun olarak insanın yarattığı bütün felsefe sistemlerini devlet yönetiminde kullanan Doğu uygarlığı özelliğini izlemesidir.

Sonuçta hem düşüncelerin ithali hem de ulusun yazgısı bakımından Doğu Asya komünist ülkelerinin bağdaştırmacı tutumu, bugün ortadan kalkmış olan Batı komünist ülkelerinin gömüldüğü dogmatik tutumla bir uygarlık farkı gösterir. Doğu’nun, Batı’nın yarattığı ve 20. yüzyılda bir dönem dünyaya egemen olan ideolojiye karşı bu kavrayışı ve uyumu Doğu uygarlığının gizil özelliklerinden ileri gelir. Bu özellikler her şeyden önce Doğu uygarlığında içkin olan insan doğası kavrayışında bulunur. Bu mümkündür; çünkü insan doğası bakımından Doğu uygarlığı Batı gibi zihnin buyruklarını değil, içgüdüyü ve zihni yin ve yang usulü uyumlu kılan bir tamamlayıcılık kuramını izler.

Notlar

  1. 167

    Plato, The Republic (Packard Technologies, 2005), 3,241–43, Kindle Edition.

    ↩
  2. 168

    Ibid., 3,043–44.

    ↩
  3. 169

    Friedrich Wilhelm Nietzsche, La Naissance de la tragédie, Éditions Gonthier, Paris, s. 17

    ↩
  4. 170

    Aristotle, Politics (Loeb Classical Library), 1252 b 8.

    ↩
  5. 171

    Friedrich Wilhelm Nietzsche, a.g.e., s. 93.

    ↩
  6. 172

    Gottfried Wilhelm Leibniz, Essais de théodicée, Garnier-Flammarion, Paris, s. 457.

    ↩
  7. 173

    Edward Gibbon, The History of the Decline and Fall of The Roman Empire, Volume 1, ed. David Womersley (London: Penguin Classics), 944.

    ↩
  8. 174

    Isaiah Berlin, Karl Marx, pp.316~317.

    ↩
  9. 175

    Camille Paglia, Sexual Personae: Art and Decadence from Nefertiti to Emily Dickinson (New Haven, Conn.: Yale University Press, 1991), 96–97, Kindle Edition.

    ↩
  10. 176

    J. Bronowski ve Bruce Mazlish, a.g.e., s. 69–70.

    ↩
  11. 177

    Bkz. Raymond Aron, L’Opium des intellectuels, Gallimard, Paris, s. 26.

    ↩
  12. 178

    Max Scheler, Korece çeviri Heo Jae-yun (許在允), Cheolhakjeok segyegwan (哲學的 世界觀, Felsefi dünya görüşü), s. 192.

    ↩
  13. 179

    Voltaire, a.g.e., s. 512–513.

    ↩
  14. 180

    Voltaire, a.g.e., s. 60

    ↩
  15. 181

    Ludwig Feuerbach, a.g.e., s. 161.

    ↩
  16. 182

    Auguste Comte, La Science sociale, Gallimard, Paris, 1972, s. 229.

    ↩
  17. 183

    Friedrich Wilhelm Nietzsche, Ecce Homo, a.g.e., s. 145

    ↩
  18. 184

    Friedrich Wilhelm Nietzsche, L’Antéchrist, a.g.e., s. 18

    ↩
  19. 185

    Friedrich Wilhelm Nietzsche, L’Antéchrist, a.g.e., s. 19.

    ↩
  20. 186

    Yu In-hee (柳仁熙), Juja cheolhak-gwa jungguk cheolhak (朱子哲學과 中國哲學, Zhu Xi felsefesi ve Çin felsefesi), Beomhaksa, 1980, s. 245.

    ↩
  21. 187

    Noneo (論語, Konuşmalar), Korece çeviri Cha Ju-hwan (車柱環), Eulyoo, s. 152.

    ↩
  22. 188

    Cha Ju-hwan (車柱環) çevirisi, a.g.e., “Yong Ye” (雍也篇).

    ↩
  23. 189

    Voltaire, a.g.e., s. 315.

    ↩
  24. 190

    G. W. F. Hegel, Leçons sur la philosophie de l’histoire, a.g.e., s. 252.

    ↩
  25. 191

    Friedrich Wilhelm Nietzsche, La Naissance de la tragédie, a.g.e., s. 98.

    ↩
  26. 192

    Voltaire, a.g.e., s. 7.

    ↩
  27. 193

    Max Scheler, Korece çeviri Shin Sang-ho, Cheolhakjeok inganhak (Felsefi antropoloji), Jeongeumsa, s. 167.

    ↩
  28. 194

    Max Scheler, Korece çeviri Heo Jae-yun, Cheolhakjeok segyegwan (Felsefi dünya görüşü), Bakyoungsa, s. 180.

    ↩
  29. 195

    Albert Einstein, La Relativité, a.g.e., s. 8

    ↩
  30. 196

    Friedrich Wilhelm Nietzsche, Ecce Homo, a.g.e., s. 145

    ↩
  31. 197

    Friedrich Wilhelm Nietzsche, La Naissance de la tragédie, a.g.e., s. 100.

    ↩
  32. 198

    Cha Ju-hwan (車柱環) çevirisi, a.g.e., s. 86.

    ↩
  33. 199

    Voltaire, a.g.e., s. 101.

    ↩
  34. 200

    Thukydides, Histoire de la guerre du Péloponnèse, Garnier-Flammarion, Paris, s. 151.

    ↩
  35. 201

    Friedrich Wilhelm Nietzsche, La Naissance de la tragédie, a.g.e., s. 169.

    ↩
  36. 202

    Friedrich Wilhelm Nietzsche, a.g.e., s. 164.

    ↩
  37. 203

    Charles Darwin, On the Origin of Species by Means of Natural Selection, or The Preservation of Favoured Races in the Struggle for Life (London: John Murray, 1866), P 577.

    ↩
  38. 204

    Toplumsal Darwinizm, İngiliz filozof Herbert Spencer (1820–1903) ile en derinden bağlantılı addır (bu adı sonradan eleştirmenleri koydu). Spencer evrim kuramını bilimi ve felsefeyi birlikte açıklayan bir felsefe olarak kullanmak istedi. Sorun, insan evriminde edinilmiş özelliklerin kalıtımla geçtiğini söyleyen Lamarck’ın kuramına inanmasıdır. Darwin’in evrim kuramını topluma uygulamanın temsilci figürüdür ve toplumun basit biçimlerden karmaşık biçimlere doğru geliştiğini düşünüyordu. “En uygunun hayatta kalması” (survival of the fittest) anlatımını ilk kullanan odur. Düşüncesi sonradan toplumsal evrimcilik diye anıldı; rekabeti vurgulayan yanı özellikle toplumsal Darwinizme bağlanarak eleştirel biçimde değerlendirilir.

    Toplumun da canlılar gibi evrimleştiğini düşünüyor ve rekabet yoluyla güçlülerin hayatta kaldığını savunuyordu. Yoksullara hayırseverliğe doğa yasasına aykırı diye karşı çıkıyordu; bu yüzden toplumsal Darwinizmin temsilci figürü sayılır.

    ↩
  39. 205

    Stephen Jay Gould, The Panda’s Thumb, a.g.e., s. 173.

    ↩
  40. 206

    Charles Darwin, The Origin of Species, a.g.e., s. 435.

    ↩
  41. 207

    Gottfried Wilhelm Leibniz, Nouveaux Essais sur l’entendement humain, Garnier-Flammarion, Paris, s. 40.

    ↩
  42. 208

    A. Hitler, Mein Kampf, aktaran D. H. Bouanchaud, Charles Darwin et le transformisme, Payot, Paris, 1976, s. 77.

    ↩
  43. 209

    Charles Darwin, The Origin of Species, a.g.e., s. 257.

    ↩
  44. 210

    Stephen Jay Gould, Le Pouce du panda (The Panda’s Thumb, More Reflections in Natural History), Éditions Grasset, Paris, 1982, s. 64.

    ↩
  45. 211

    Le Monde, 1984. 5. 17.

    ↩
  46. 212

    Charles Darwin, The Origin of Species, a.g.e., s. 90.

    ↩
  47. 213

    Charles Darwin, The Origin of Species, a.g.e., s. 29. Doğal seçilim kuramını Darwin’le birlikte açıklayan Wallace da Malthus’un Nüfus İlkesi Üzerine Deneme’sini okuyarak esin aldı.

    ↩
  48. 214

    Thomas Hobbes, Leviathan, Penguin Books, Middlesex, 1968, p.185.

    ↩
  49. 215

    Charles Darwin, The Origin of Species, a.g.e., s. 17.

    ↩
  50. 216

    Charles Darwin, a.g.e., s. 434, 435, 411.

    ↩
  51. 217

    Charles Darwin, a.g.e., s. 432.

    ↩
  52. 218

    Charles Darwin, a.g.e., s. 90.

    ↩
  53. 219

    Charles Darwin, a.g.e., s. 87.

    ↩
  54. 220

    Antropologların Afrika’nın siyahlarına “Afrika güneşinin çocukları” demesi, koyu ten, kıvırcık saç, kalın dudaklar ve başka fiziksel özelliklerinin Afrika iklimi tarafından belirlendiği anlamına gelir. Avrupa’ya giden insanlığın ataları soğuk ve az güneşli bir iklime uyum sağlarken melanin azaldıkça tenleri yavaş yavaş açılmış olmalıdır. Bu, organizma için vazgeçilmez bir öğe olan D vitamininin sentezi için de gerekliydi. Bundan yaklaşık yirmi bin yıl önce Würm buzul çağı sona erdi ve iklim yumuşadı; böylece insanlar İskandinavya’nın Kuzey Buz Denizi kıyılarına dek yaşayabildi. Bu topraklara varanlar yazın beyaz gecelerde, kışın da kesintisiz karanlıkta yaşamak zorunda kaldı. Bu kuzey çevresine daha çok uyum sağlayanlar beyaz tenli, mavi ya da yeşil gözlü kuzey halkları oldu. Aynı biçimde Doğu Asyalıların sarı teni de, Avrupalıların beyaz teni ve Afrikalıların koyu teni gibi, Doğu Asya’nın kum fırtınaları ve uzun güneşlenme süreleriyle kendine özgü çevresine uzun süre maruz kalmanın ve ona uyum sağlamanın sonucu olmalıdır. Doğuluların sarı teninin soğuğa ve kuraklığa karşı koruyucu bir işlevi var gibi görünüyor; küçük burun ve ağız solunan havayı ciğerlere ulaşmadan ısıtıp nemlendiriyor ve bedeni tozdan koruyor gibi; çekik gözler ve epikantus kıvrımı gözleri tozdan ve çok soğuk havadan korumaya yardım ediyor gibi. Doğu Asya’ya yerleşenlerin bir bölümü Bering kara köprüsünü geçip Amerika kıtasına ulaştı. Afrika’dan soğuk kuzeye gidildikçe derinin pigmentasyon gereksinimi azaldı: Bedeni güneş ışığını engelleyerek korumak artık gerekmediği gibi, tersine D vitamini sentezlemek için onu almak gerekli oldu. Ama Kuzey Amerika’dan Güney Amerika’ya inildikçe deriyi koruma gereksinimi yeniden ortaya çıktı ve melanin pigmentasyonu arttı. Tropik bölgedeki Amerikalıların bugün aynı iklim altında yaşayan Afrikalılar kadar koyu olmaması, Amerika’ya varışlarından bu yana henüz yeterli zaman geçmemiş olmasındandır. Amerika’da bulunan en eski insan kemikleri yirmi ile otuz bin yıllıktır. Yani Doğu Asya’da yaşayan Homo sapiens sapiens Amerika’ya göç etti ve yirmi otuz bin yılda “kızıl ırk” denen Amerikan Kızılderilileri oldu. Bugün ırkları farklılaşmış olsa da fiziksel özelliklerinin aynı olduğu dönem Dünya’nın tarihi açısından o kadar da eski değildir.

    ↩
  55. 221

    Stephen Jay Gould, La Mal-Mesure de l’homme, Éditions Ramsay, Paris, 1983, s. 365.

    ↩
  56. 222

    Alexander Marshack, The Roots of Civilization: The Cognitive Beginnings of Man’s First Art, Symbol and Notation, McGraw-Hill, New York, 1972. Aktaran Alain de Benoist, Vu de droite, Copernic, Paris, 1979, s. 29

    ↩
  57. 223

    Newsweek, 1982.3.29., p.46

    ↩
  58. 224

    Gerçekte toplumsal Darwinizmin Darwin’le hiçbir ilgisi yoktur. Darwin’in Marx cephesine (doğrudan Karl Marx’a yazılmış bir mektup olduğu ve Marx’ın damadı Edward Aveling’e yazılmış bir mektup olduğu yolunda iki görüş vardır) tutumunu şu sözlerle açıkladığı söylenir: “Eserlerim hakkındaki görüşünüzü hangi biçimde dile getirirseniz getirin, bunun benimle hiçbir ilgisi olmadığını açıkça belirtmek isterim. Üstelik eserinize destek vermemin dürüst bir tutum olmayacağını düşünüyorum, çünkü eseriniz hakkında hiçbir şey bilmiyorum. Bir onur olsa da eserinizin bana ithaf edilmemesini dilerim.” (Bkz. Le Monde, 17 Mayıs 1984; La Recherche, no 77, avril 1977, s. 394.)

    ↩
  59. 225

    Newsweek, 1982.3.29., p.45

    ↩
  60. 226

    Stephen Jay Gould, Le Pouce du panda (The Panda’s Thumb: More Reflections in Natural History), a.g.e., s. 176

    ↩
  61. 227

    Stephen Jay Gould, Darwin et les grandes énigmes de la vie (Ever Since Darwin, Reflections in Natural History), Éditions Pygmalion, Paris, 1979, s. 63

    ↩
  62. 228

    Stephen Jay Gould, age., s. 62

    ↩
  63. 229

    Stephen Jay Gould, The Panda’s Thumb, a.g.e., s. 173

    ↩
  64. 230

    Stephen Jay Gould, Ever Since Darwin, a.g.e., s. 90–91

    ↩
  65. 231

    Newsweek, 1982.3.29., p.45

    ↩
  66. 232

    Charles Darwin, The Origin of Species, a.g.e., s. 442–443

    ↩
  67. 233

    Carl Sagan, Cosmos, Korece çeviri Seo Gwang-won, Koseumoseu (Kozmos), Uju, 1981, s. 231; bkz. L. Barnett, The Universe and Dr. Einstein, a.g.e., s. 27, 2. bölüm, 5. kesim

    ↩
  68. 234

    Charles Darwin, The Origin of Species, a.g.e., s. 287.

    ↩
  69. 235

    Canon C. E. Raven, “Darwin and his Universe,” The History of Science, Cohen & West Ltd., London, 1963, p.144.

    ↩
  70. 236

    Charles Darwin, The Origin of Species, a.g.e., s. 443.

    ↩
  71. 237

    Charles Darwin, The Origin of Species, a.g.e., s. 123.

    ↩
  72. 238

    Charles Darwin, age., s. 450.

    ↩
  73. 239

    Korece ingan-juui (人間主義) sözcüğü, burada “insanmerkezcilik” diye karşılanan terim, bize yabancıdır. Son zamanlarda Batı’da insanla doğa arasındaki ilişkiyi tanımlamak için moda olmuş bir sözcüktür. İklim değişikliği gibi sorunlar göz önüne alınarak, insanın doğayı yönetebileceği ama doğanın ekosistemini esas alması gerektiği düşüncesini anlatmak için kullanılır. Vahiy dininin insanın doğaya egemen olduğu yolundaki anlatımını yumuşatmaya yarar. Batı’da insanmerkezcilik (anthropocentrism) terimi insanı merkeze koyma anlamında kullanılır, çünkü ekomerkezcilikle (ecocentrism) karşıtlık içinde kullanılır. Ama bu kitapta insanmerkezcilik terimi, Tanrımerkezciliğe (神本主義, theocentrism) yakın bir bağlamda, insanın Tanrı’nın yerini alması anlamında kullanılmaktadır. Batı’nın Rönesans’ı için, Tanrımerkezciliğe karşıt olan anlamında inbon-juui (人本主義), burada “hümanizm” diye karşılanan terim kullanılır; ama bu, beşerî bilimler anlamında hümanizm olan inmun-juui (人文主義) ile de anlatılır. Bu kitap, Tanrımerkezcilikle karşıtlığını öne çıkarmak için inmun-juui yerine inbon-juui terimini kullanır. İdeolojiler çağında insanın Tanrı’nın yerini alıp her şeyi yönetmeye kalkıştığı akım insanmerkezcilik (人間主義) terimiyle anlatılır.

    ↩
  74. 240

    Bertrand Russell, age., s. 21.

    ↩
  75. 241

    Diogenes Laërtius, The Lives and Opinions of Eminent Philosophers, Kindle locations 6494–6496.

    ↩
  76. 242
  77. 243

    Onun makalesi, 16 Mart 1885’te yayımlanan imzasız bir başyazı, “Asya’dan ayrılıp Avrupa’ya katılmayı” savunur.

    ↩