1) Batı’nın Doğu uygarlığı hakkındaki olumsuz yargısı
Tarihsel olarak Batı uzun süre Doğu uygarlığı hakkında olumlu bir yargıya sahipti. Öyleyse bu önemli ve ilginç olgu neden bu kadar az biliniyor? Nedeni basittir. Batı’nın Aydınlanma’nın başlarında Doğu uygarlığı hakkındaki olumlu yargısı, Aydınlanma’nın sonlarına doğru tam tersine dönüp olumsuzlaştı. Aydınlanma’yı izleyen dönem Batı’nın Sanayi Devrimi’yle çakışır. Sanayi Devrimi’yle birlikte Batı Doğu’yu fiziksel olarak fethetmeye başladı; Batılı güçler Doğu’ya doğru ilerliyordu (西勢東漸). Buharla ve topla donanmış Batı gemileri karşısında Doğu’nun tahta gemileri kedinin önündeki fareler gibi devrildi. Batı’nın Doğu hakkındaki yargısı, Sanayi Devrimi’nden önce ve sonra, uygarlığa değil bilime ve tekniğe dayanan bir yargıya dönüştü. Batı’nın ezici konumu doğal olarak Doğu uygarlığı hakkındaki yargısını olumludan olumsuza çevirmesine vesile oldu.
Aydınlanma’nın başlarında, Batılı hükümdarlar mutlak bir iktidar kullanıp yalnızca bireysel düşünceye değil ekonomik hayata da en ince ayrıntısına dek karışırken, Batılı düşünürler Doğu’da hükümdarın etikle bağlı olduğu ve halkın hayatına müdahalesini en aza indirdiği bir yönetim gördüler. Bu yüzden Doğulu hükümdarın, o zamanki Batı’nın aradığı modeli, “aydınlanmış despot”u (enlightened despot) somutlaştırdığı yargısına vardılar. Ama Aydınlanma’nın sonlarına doğru Batılı düşünürler monarşiyi değil cumhuriyeti düşleyerek Yunan-Roma demokrasisini model aldılar ve Doğu’nun aydınlanmış despotu hakkındaki yargılarını tersine çevirmeye başladılar. Batılı düşünürler cumhuriyeti düşledikçe Çin despotuna duyulan merak ve iyi niyetin yerini kınama ve tiksinti aldı.
Fransız ansiklopedistlerin başında Aydınlanma’ya önderlik eden Diderot (1713–1784), görüş değiştiren Aydınlanma düşünürlerinin temsilci figürüdür. Başlangıçta Doğu uygarlığını Batı uygarlığıyla eşit düzeyde görüyor ve özellikle din ve etik bakımından olumlu değerlendiriyordu. Ama daha sonra Çin’e ait şeyleri bilimdışı ve önyargılarla dolu diye küçümsedi. Batı’nın örnek alması gerekenin Rousseau’nun “soylu yabanıl”ı olduğunu, artık Çin’in doğa felsefesi olamayacağını ilan etti. Helvétius (1715–1771) de görüş değiştiren düşünürlerden biriydi. Çin’in aydınlanmış despotu hakkındaki olumlu yargısını bırakıp Çin imparatorunu aydınlanmamış bir zalim olarak eleştirdi. Rousseau (1712–1778) ve Condorcet (1743–1794) de özgürlüğün yokluğunun Çin’in siyasal ve etik gelişmesini engellediğini düşünerek Çin’i eleştirmeye başladı. Özellikle Montesquieu (1689–1755) Doğu uygarlığının kendisini özgürlük kavramından yoksun olarak tanımladı. Çin rejimini korkuya dayanan baskıcı bir rejim olarak eleştirdi ve Doğu’da siyasal özgürlük kavramının bulunmadığını ileri sürdü.
On dokuzuncu yüzyılda Batı kendini, dünyayı fethinin son hedefi olan Doğu’yu sömürgeleştirmeye adadı. Doğu, Batı’nın ezici bilimi ve askerî gücü karşısında çaresizce çöktü. Doğu benzeri görülmemiş bir durumla karşılaştı: Batılı güçlerin Doğu’yu işgali, Batı’nın Doğu’ya doğru ilerleyişi. Doğal olarak Batı Doğu’yu daha da olumsuz biçimde yargılamaya ve algılamaya başladı. Fiziksel egemenliğin akışıyla birlikte Batı’da bunu düşünsel olarak destekleyen düşünceler ve felsefe sistemleri doğdu. Bu akım Batılı tarih filozoflarınca sistemleştirildi.
Batı’nın Doğu’ya bakışındaki değişim çok geçmeden düşünce alanını aşıp ırksal önyargıya yayıldı. Aydınlanma’nın başlarında, Batı Doğu düşüncesini kendininkinden üstün görüp ona yönelirken, Doğulular “beyazlar” arasında sınıflandırılıyordu. Ama Aydınlanma’nın sonundan sonra, özellikle de Batı’nın dünyayı fethi tamamlanınca, Doğulular “sarılar”a dönüştürüldü.368 Onların uygarlık bakımından Batılı beyazlardan yalnızca aşağı olmadığı, ırksal nedenlerle değişemeyecekleri de vurgulandı. Amaç sonunda Batı’nın dünyayı fethini ve sömürüsünü haklı göstermekti. Batılılar arasında dünyayı fethetmenin ve onun uygarlaşmamış parçalarına yol göstermenin “beyaz adamın yükü” olduğu düşüncesi işte burada gelişti. Doğu ile Batı arasındaki ilişkiler konusunda da bu, Leibniz’in Doğu ile Batı arasındaki alışverişe dair umuduna ve iyimserliğine karşıt bir yere düştü. Doğu ile Batı’nın çok farklı uygarlıklara sahip olduğunu ve Batı çok ileride olduğu için alışveriş gibi şeylerin gereksiz olduğunu düşünmek moda oldu. İngiliz şair Kipling bunu 1889’da yayımladığı “Doğu ile Batı’nın Baladı” (Ballad of East and West) adlı şiirinde özetledi:
Ah, Doğu Doğu’dur, Batı da Batı, ve ikisi asla buluşmayacak, ta ki Yer ile Gök Tanrı’nın büyük Yargı kürsüsünün önüne çıkana dek.369
Bu hava, geçmişte Doğu hakkında verilmiş olumlu yargıların düzeltilmesini de kapsar oldu. Bir örnek vermek gerekirse, Batı Rönesans’ı üzerinde belirleyici ve olumlu bir etki yapmış ve Batılı düşünürlerin övgüsünü toplamış olan Moğol İmparatorluğu hakkındaki yargı temelden değişti. Bu, Yeni ve Yakın Çağ’da, özellikle 18. yüzyılın Sanayi Devrimi ve onu izleyen dünyanın fethi sırasında oldu. Batılı düşünürler arasında Moğolları ve Cengiz Han’ı yüzyıllar boyunca olumlu değerlendirenler olmuştu: Cengiz Han’ın kendi çağı olan 13. yüzyılda, ardından gelen 14. ve 15. yüzyılların Rönesans’ında ve 17. ve 18. yüzyılların Aydınlanma’sına dek. Bu geçmiş yargılar büyük ölçekte düzeltildi ve sonunda ırksal bir yargıya varıldı.
Avrupa’nın neredeyse bütün bilim insanları insanlığı üç büyük ırka, Afrikalı, Asyalı-Moğol ve Avrupalı ırklara ayıran bir sınıflandırmayı benimsedi… Ve en evrimleşmiş ırk olan Avrupalı beyaz ırkla karşılaştırıldığında, Asya’nın Moğolları yeni doğmuş bebek aşamasında büyümesi durmuş geri zekâlılar olarak betimlenmeye başladı… Daha sonra orangutana çok yakın sayıldılar… ve tıpta zihinsel engellilere mongol (Mongoloid) adı verilmesine kadar gidildi.370
Bu ırksal önyargı yeni bir eğilim değildir, Batı uygarlığında bir sürekliliği vardır. Yunan çağına geri gidildiğinde, Yunan çağının Doğu’dan tiksinen “oryantalizm” denen tutumunda ortaya çıkar. Bu düşünce Yeni ve Yakın Çağ’da Batı’da daha büyük ölçekte yeniden üretildi. Antik Yunan ile Pers arasındaki mücadelede ortaya çıkan “Doğu”nun aşağılığı bütün dünyaya genişletildi; böylece Batı’dan farklı ırklar karşılaştırma yoluyla ayrıldı ve Batı’nın üstünlüğü ileri sürüldü.
MÖ 472’de sahnelenen Persler tragedyası Pers savaşlarını sahneye taşıyordu ve Yunanlıların Pers İmparatorluğu’yla alışveriş edip çatışırken neler üzerine düşündüklerinin iyi bir örneğidir… Pers despotizmine ve hiyerarşisine, muazzam zenginliğine ve lüksüne, duyguların dışa vurulmasındaki aşırılığa, düzensizliğe ve korkaklığa karşı Yunan demokrasisini ve eşitliğini, tutumluluğu ve ölçülülüğü, kendini disipline etmeyi ve düzeni, cesareti koyuyordu… Persler’in çözümlemesinin ve yorumunun mirasçısı olan Herodotos, Batı ile Doğu’nun, Avrupa ile Asya’nın, Yunanlı ile Yunanlı olmayanın, despotizm ile demokrasinin ikiliklerini daha da geliştirdi. Böylece birincilerin ikincilerden üstün olduğunu söyleyen ideoloji doğdu. Oryantalizm bu gelenekte başladı. 371
Son zamanlarda oryantalizmi yeniden yayan temsilci Batılı tarihçi Wittfogel’dir (1896–1988). Doğu Despotizmi (oriental despotism) adlı yapıtında, Avrupa dışındaki bölgelerin çoğunda “su kaynaklarına ve tarıma dayanan uygarlıklar”ın (hydraulic civilization) geliştiğini ve bunların hepsinin despotizmi doğurduğunu ileri sürdü. Böylece Yakın Doğu’nun, Orta Doğu’nun, Uzak Doğu’nun, hatta başka bölgelerin uygarlıklarını birer despotizm olarak görüp oryantalizm başlığı altında toplama ve Batı ile karşılaştırma düşüncesini öne sürdü: Bu tam da “Batı ve dünyanın geri kalanı” ikiliğidir. Batı’nın dünyaya yayılıp yenilmez bir konumun tadını çıkardığı bir çağın ruhuna tam olarak uyan bir kitap yayımladı. Kitabı Batılıların dikkatini çekti ve geniş ölçüde alıntılanır oldu.
Bugün bildiğimiz biçimiyle Moğol İmparatorluğu, Moğollar ve Moğol barışı (Pax Mongolica) hakkındaki yargı tarihsel olguları değil, Yeni ve Yakın Çağ’da biçimlenmiş, ırksal önyargılarla sarılmış bir yargıyı yansıtır. Bu çarpıtmanın Batı’da kısmen düzeltilmeye başlanması ancak çok yenidir. Washington Post, insanlığın üçüncü bin yılı (the Third Millennium) olan 2000 yılının arifesinde, ikinci bin yılda, yani 1000’den 1999’a uzanan bin yıl boyunca tarihte en büyük izi bırakan kişiyi belirledi. Bu kişi Cengiz Han’dı.
Oryantalizm önyargısı, Doğu düşüncesinde içkin olan bütün gerçek değere gözlerin ve kulakların kapatıldığı bir durumu besler. İnsanlığın geleceği için Doğu düşüncesinin Batı uygarlığınınkilerden farklı felsefe sistemlerini anlamamız gerekir: kozmolojisini, insan ile doğa arasındaki ilişkisini, evrensel etiğini ve insan doğası anlayışını. Bunun için 17. ve 18. yüzyılların Aydınlanma’sında Batı’ya girip orada sıcak biçimde karşılanan ve değer gören Doğu düşüncesinin özüne geri dönmeliyiz. Özellikle bu yolla Doğu’nun ve Batı’nın ekonomi politik düşüncesinin nasıl farklılaştığını incelemek önemlidir.
2) Sanayi Devrimi’nden önce Doğu ve Batı
Batı’nın Doğu’ya üstünlüğü imgesi büyük ölçüde Batılılar tarafından yaratıldı. Bu imge Doğu’ya neredeyse olduğu gibi yayıldı ve kabul gördü. Bu yüzden Doğu’nun tarihsel olarak hep Batı’nın gerisinde kaldığını kolayca düşünürüz. Ama tarihçiler ve düşünürler bu imgenin olgulardan nasıl ayrıldığını anlatmıştır. Wells, Doğu ile Batı’yı karşılaştırırken dengeli bir tarih görüşü ortaya koyar:
Çin uzun süre Batı’dan üstündü. Batı dünyasının Çin’e yeniden yetişmeye ancak 16. ve 17. yüzyıllarda, Amerika’nın keşfi, basılı kitabın ve eğitimin yayılması ve modern bilimin şafağıyla başladığı söylenebilir. Parlak Tang döneminde, sanatkâr ama biraz çökmüş Song döneminde (960–1279) ve kültürlü Ming döneminde (1368–1644) Çin müreffeh ve mutluydu; kültürü ve sanatları başka her ülkeninkinin önündeydi. 372
Batı’nın Çin uygarlığı konusundaki en büyük otoritelerinden biri olarak bilinen Needham (1900–1995) da Çin’in bilimleri ve Batı üzerine kitabında Doğu ile Batı arasındaki ilişkiler konusundaki görüşünü ortaya koyar. 20. yüzyılın ikinci yarısında yaşayan bizlerin hâlâ 19. yüzyıl düşüncesinin öylesine etkisinde olduğunu yazar ki, daha üç dört yüzyıl önce Çin’in Avrupa’dan daha iyi yaşanan bir ülke olduğunu bilmeyiz.373 MÖ 1. yüzyıldan MS 15. yüzyıla dek doğa bilgisini insanın pratik gereksinimlerine uygulamada Doğu uygarlığının Batı uygarlığından çok daha etkili olduğunu bilmediğimizi açıklar. 374
İkinci Dünya Savaşı’nın bitiminden sonra, 1948’de Needham Cambridge Üniversitesi Yayınları’na Çin bilimi ve uygarlığı üzerine bir yapıt önerdi; proje kabul edildi ve Çin bilimi ve uygarlığı üzerine büyük çaplı bir araştırma ve yazım çalışmasına girişti. Bu araştırmada Needham dökme demirin (demiri eritip belirli kalıplara dökme tekniği; kap ve top yapımında kullanılır), saban demirinin ve üzengininin Doğu’da icat edildiğini anlattı. Üzengi Doğu’da 3. yüzyıl dolaylarında icat edildi ve Batı’ya Orta Çağ’da ulaştı. Üzenginin kullanılması atlı insanların hareket yeteneğini ve savaş gücünü düşünülmesi güç bir ölçüde artırdı. Üzenginin icadı o kadar önemlidir ki kimileri onun uygarlığın ilerlemesine katkısını tekerleğin ya da matbaanın icadıyla aynı düzeye koyar. Needham ayrıca çok iyi bildiğimiz icatların, kâğıdın, barutun, matbaanın ve pusulanın hepsinin Çin’de yapıldığını kanıtladı.
Oysa 20. yüzyılın ortasına dek, Batı’yı bir yana bırakın, dünyadaki insanların çoğu bu icatların çoğunun Batı’da yapıldığına inanıyordu.375 20. yüzyılın ortasından sonra, Needham’ın araştırmaları sayesinde, Batılı aydınlar arasında bu önemli icatların Doğu’dan geldiği kabul gördü. Bu, Batı’da hemen, başta Needham olmak üzere, şu soruya yol açtı: Öyleyse bin ya da birkaç yüz yıl öndeki bir uygarlığa, bilime ve tekniğe sahip olan Çin neden gelişmeyi sürdürmedi ve Batı tarafından yetişildi?376 “Needham sorusu” (Needham’s Question) olarak bilinen bu önemli soru, 20. yüzyılın ortasında pek çok Batılı bilim insanını ve düşünürü meşgul etti.377 Wells bu soruyu Needham’dan önce sormuştu:
Bunca şey başarmış olan Çin neden daha fazlasını başaramadı? Bu dönemde Çin denizlere açılıyor ve kayda değer bir dış ticaret yürütüyordu. Çin neden Amerika’yı ya da Avustralya’yı keşfetmedi? 378
Needham ve Wells gibi tarihi inceleyen düşünürler, uzun bir tarih boyunca Doğu uygarlığının Batı’dan üstün olduğu uzun bir dönem bulunduğunu biliyordu. Ama Batı’nın Doğu’yu her bakımdan ezdiği son iki üç yüzyılda, uygarlıkların göreli konumuna ilişkin bu görüşün bir geçerliliği yoktu. Sonunda yalnızca Batı’da değil Doğu’da da hemen herkes Doğu uygarlığının Batı’ya yayılması gibi tarihsel bir olguyu inanılmaz buldu ve ona pek bir anlam vermedi. 20. yüzyılın sonunda bile, Doğu ekonomilerinin tarihsel yükselişi gerçeklikte patlayana dek, bu görüş Doğu’da da Batı’da da egemendi.
Ama ikisi de Batılı olan Wells ve Needham, Doğu’nun kültür bakımından uzun süre Batı’nın önünde olduğu şeklindeki olumlu yargıyı hafife alarak vermiş olamaz; geniş tarih bilgileri göz önüne alınırsa uydurulmuş bir öykü de olamaz. Gerçekten de tarih iyice incelenirse, Wells’in ve Needham’ın Doğu hakkındaki bu görüşü 18. yüzyıldan önce Batı’da egemen olan görüştü. Adam Smith bunun bir örneğidir. Adam Smith 1776’da yazdığı Ulusların Zenginliği’nde Çin’in refahını betimler. Çin’i 18. yüzyılda dünyanın en zengin ülkelerinden biri olarak anlatır:
Çin uzun süre dünyanın en zengin, yani en verimli, en iyi işlenmiş, en çalışkan ve en kalabalık ülkelerinden biri olmuştur. Yine de uzun süredir yerinde sayıyor gibi görünür. Beş yüz yıldan uzun zaman önce Çin’i ziyaret eden Marco Polo onun tarımını, sanayisini ve nüfusunu bugünün gezginleriyle neredeyse aynı sözlerle betimler. Belki de Çin kendi zamanından çok önce, yasalarının ve kurumlarının niteliğinin edinmesine izin verdiği zenginliğin tamamını zaten edinmişti.379
Wells’in, Needham’ın ve Adam Smith’in bu görüşünü kabul edersek, çok ilginç ve önemli bir tarih görüşüne varırız: Batı Doğu’ya gerçekten ancak son iki üç yüzyılda, yani 18. yüzyıldan beri yetişti ve üstünlüğü ele geçirdi. O zaman kendimizi son iki yüzyılla sınırlı egemen Batı görüşüne kapatmamamız gerektiği sonucuna varırız. 19. ve 20. yüzyılların durumunun tutsağı olursak ne geçmişi anlayabilir ne de 21. yüzyılda açılacak geleceği tasarlayabiliriz. 19. ve 20. yüzyıllardan önceki uzun tarihe dönüp Doğu’nun ve Batı’nın yükselişlerini ve düşüşlerini incelememiz gerekir.
Rönesans’tan önce: Doğu kültürünün Batı’ya yayılması
Doğu ve Batı uygarlıkları, 19. yüzyılda Batı Doğu’ya gerçekten yanaşana dek, binlerce yıl boyunca temelde birbirinden yalıtılmış olarak gelişti. Gerçek bir uygarlığı oluşturan temel aşamalar, yazı, metal kullanımı, toplumsal örgütlenme, vahiy dini, doğa felsefesi, yakın ve karşılıklı bir etkiyle ya da dışarıdan gelen bir katkıyla değil, Doğu ve Batı tarafından ayrı ayrı, yalıtılmışlık içinde geliştirildi.380 İki uygarlığı yalnızca ince bir İpek Yolu birbirine bağlıyordu. Doğu ile Batı arasında aktarılan her kültürel öğe Orta Asya’nın dağları arasından geçen bu son derece dar geçidi izlemek zorundaydı; bu yüzden özü dışında bütün özelliklerini yitirmekten başka yolu yoktu. İpek Yolu, Doğu ile Batı arasında yakın bir düşünsel etkileşim için fazla dar ve fazla uzundu.381
Sıkça düşünülenin tersine, İpek Yolu’nda deniz de kara kadar önemliydi. Bu yüzden uzmanlar, yalnızca kara yolunu anlatan silk road teriminden çok, bir geçit anlamına gelen silk route teriminin daha doğru olduğunu düşünür. Doğu ile Batı’yı birbirine bağlayan kara ve deniz yollarından oluşan İpek Yolu, MÖ 1. yüzyılda gerçekten açıldı ve Doğu ile Batı arasındaki ticaret geçidi oldu. Vasco da Gama 1497’de Atlas Okyanusu ile Hint Okyanusu’nu birleştiren, Doğu ile Batı arasında doğrudan bir deniz yolu açana dek, 1.700 yılı aşkın süre Doğu ile Batı’yı birbirine bağlayan tek geçit olarak kullanıldı.
İpek Yolu’nda dolaşan şeyler başlıca hafif ve değerli eşyalardı. Binlerce yıl boyunca Çin’in ipeği ve baharatları Batı’ya satıldı; Batı’dan da Çin’e cam eşyalar ve ipek satın almak için değerli madenler geldi. İpek açık ara en önemli ticaret malıydı. Bu yüzden bu yola İpek Yolu adı verildi. MÖ 1. yüzyılda Han Çin’inin ve Roma İmparatorluğu’nun gücü Doğu’da ve Batı’da pekişip genişleyince İpek Yolu tam olarak işlemeye başladı.
Bu dönemde Çin’de Roma İmparatorluğu’nu Daqin (大秦國) diye anan belgeler vardır. Roma dönemi yazını da Çin ipeğinin Roma’da büyük miktarlarda satıldığını aktarır. Roma bundan kaygılanmaya bile başladı:
Roma Senatosu ekonomik ve ahlaki nedenlerle Roma yurttaşlarının ipek giymesini yasaklayan yasaları defalarca çıkardı, ama bunlara uyulmadı. İpek ithal etmek için Roma İmparatorluğu’nun büyük miktarda altını Çin’e akıyordu. Ahlaki olarak ipek giysiler lüks ve ahlaksız diye reddediliyordu.382
MS 1. yüzyılda Romalı senatör Seneca, ipek giysilerin “ahlaksız yanı” hakkında şu tanıklığı bıraktı:
Ne bedenin hatlarını gizleyen ne de onları giyen kadının onurunu koruyan ipek kumaşlara giysi denip denemeyeceğini bilmiyorum…… Sayısız kadın ipek giysiler için birbiriyle yarışıyor; çünkü utanmaz kadınların bedeninin ince ipeğin ardından olduğu gibi göründüğünü, öyle ki konuğun ve ev sahibinin karısı hakkında aynı bilgiye sahip olabildiğini görüyorlar.383
İpek Yolu üzerinden Doğu ile Batı arasındaki ticaret dolaylı bir ticaretti. Yani Avrupa’nın Batı’sı ile Doğu Asya’nın Doğu’su arasında bulunan Orta Asya’nın ve Orta Doğu’nun birçok ülkesinin tüccarları aracılık ediyordu. Bu aracılar olmadan Doğu’yu doğrudan ziyaret eden, ona tanık olan ve bir anlatı bırakan ilk Batılı Marco Polo’ydu. Bu 13. yüzyılda oldu. Elbette Marco Polo’dan önce Katolik rahipler Çin’i ara sıra ziyaret edip anlatılar bırakmıştı, ama Doğu’yu Batı’ya gerçekten tanıtan Marco Polo’dur. 13. yüzyılda İpek Yolu üzerinden Doğu’ya giden Marco Polo, İpek Yolu’nun deniz yoluyla geri döndü.
Marco Polo Doğu’da gördüklerini 13. yüzyılın sonunda Marco Polo Seyahatnamesi adlı bir kitapta kaydetti. Gezi anlatısı Doğu uygarlığını Avrupa’ya tanıtan ilk kitap oldu. Pek çok kişiyi etkiledi; bunlar arasında 1492’de Atlas Okyanusu’nu geçip Amerika’yı keşfeden Kristof Kolomb da vardır. Kolomb Seyahatname’yi okurken kenarlarına notlar düşerek büyük bir hevesle okudu ve oraya gitmek için Batı’dan Doğu’ya doğrudan bir deniz yolu açmaya karar verdi.
Marco Polo Seyahatname ile Doğu’nun kültürünü tanıttı; betimlediği şeyler arasında birçok dine karşı hoşgörülü bir tutum, kâğıt paranın kullanımı, hareketli harflerle baskı, kömürün kullanımı, Çin Seddi ve Büyük Kanal vardır. Batılıların çoğu, yalnızca Marco Polo’nun zamanında değil, ondan sonraki yüzyıllar boyunca da ona inanmadı. Uygarlığın temelleri inanılamayacak kadar farklı, ölçek farkları inanılamayacak kadar büyüktü. Altın ya da gümüş yerine kâğıt parçaları nasıl kullanılabilirdi? Kara bir taş nasıl yakıt olarak yakılabilirdi? Her sayfası elle tek tek kopyalanarak yapılan kitaplar harf ve kâğıt denen şeylerle nasıl kitlesel olarak üretilebilirdi? Hele Tanrı’yı merkeze almayan bir insan toplumu nasıl mümkün olabilirdi ve aynı ülkede birkaç din nasıl bir arada var olabilirdi? Bu kuşkularla Marco Polo bir palavracı sayıldı, çünkü bunların hepsini anlamak ya da hayal etmek zordu. Ama bu kuşkular ve sorular, hâlâ Orta Çağ’ın karanlık çağlarında yaşayan Batılılar için son derece doğaldı.
Özellikle siyasetin, ekonominin, nüfusun, her şeyin küçük ölçekli olduğu 13. yüzyıl sonunun Batılıları için, Marco Polo’nun Doğu’da olduğunu aktardığı şu ya da bu olaya karışan insanların ya da şeylerin sayısının sık sık milyonu aşması inanılmazdı. 15. yüzyılın sonunda bile İngiltere’nin nüfusunun üç milyon dolayında olduğu düşünülürse, milyon birimi o zamanki Batılılara ancak birkaç ülke seferber edilerek ulaşılabilecek bir sayı gibi geliyordu. Bu yüzden Batı’da Marco Polo’yla “Il Milione”, yani milyonlar adamı diye alay ediliyordu. Anlatıldığına göre ölüm döşeğindeyken dostları ruhunun huzuru için Seyahatname’de yazılı pek çok yalandan tövbe etmesini öğütledi. Marco Polo, Doğu’da gördüğü harikaların yarısını bile anlatmadığını söyleyerek iç geçirdi ve gözlerini yumdu.
Sonraki yüzyıllar boyunca Avrupalılar Seyahatname’nin bir masal olduğuna inandılar ve Marco Polo’yu palavracının ve yalancının eş anlamlısı yaptılar. Batı’da saçma sayılan şeyler söyleyene “bir Marco Polo” denirdi. Bu durum, Batılılar Vasco da Gama’nın 1497’de açtığı Atlas Okyanusu ile Hint Okyanusu arasındaki doğrudan yoldan 16. ve 17. yüzyıllarda Doğu’ya doğrudan gelip Marco Polo’nun Seyahatname’de betimlediklerinin büyük bölümünün doğru olduğunu görene dek, yaklaşık üç yüz yıl sürdü.384
Batı’nın Doğu’nun bu yeni yüzünü anlayamamasının nedeni Orta Çağ’ın “karanlık çağları”dır. Batı neredeyse bin yıllık karanlık çağlardan geçerken Doğu kültüründe durmadan ilerledi. Bin yıl arayla ayrılan Doğu’nun bu ileri kültürü ve düşüncesi Batı’ya iki dalga hâlinde ulaştı ve onu etkiledi: önce Doğu’nun maddi kültürü, sonra düşüncesi. Avrasya kıtasını boydan boya geçen büyük bir imparatorluğun kurulduğu ve yaklaşık iki yüzyıl boyunca her türlü ticaretin güçlü biçimde desteklendiği “Moğol barışı” (Pax Mongolica) sırasında Doğu’nun icatları Batı’ya gerçekten akın etti ve Batı Rönesans’ını büyük ölçüde etkiledi. Sonra da Doğu ile Batı arasındaki ilk doğrudan insan temasıyla Batı’ya giren Doğu düşüncesi Batı Aydınlanması’nı derinden etkiledi.
Doğu ile Batı arasında doğrudan bir deniz yoluyla doğrudan temas 16. yüzyılı beklemek zorunda kaldı. Bundan önce İpek Yolu birçok ülkeye ait sayısız sınırı aşmak zorundaydı. İstisna, Moğolların Doğu’yu ve Batı’yı kucaklayan bir imparatorluk kurduğu dönemdi. Moğol İmparatorluğu yolları ve köprüleri büyük ölçüde genişletti, yenilerini yaptı ve hem imparatorluk içinde hem Doğu ile Batı arasında serbest ticareti ve kültürel alışverişi etkin biçimde destekledi. Doğu’nun icatları Batı’ya gerçekten o zaman ulaştı; bunu, Avrasya kıtası boyunca insanlık tarihinin en geniş imparatorluğunu kurup Moğol barışını yerleştiren Moğol İmparatorluğu’na borçluyuz. Bundan önce İpek Yolu aracılığıyla bir Doğu uygarlığının varlığına dair yalnızca belirsiz bir bilinç vardı. Yalnızca sınırlı ulaşım ve iletişim araçlarına sahip olan insanlık, Doğu ile Batı’nın birbirini iyi anlaması gereğini duymadan yaşıyordu. 12. yüzyıla dek İpek Yolu üzerinden Doğu ile Batı arasındaki yolculuk yalnızca gidişte iki üç yıl sürüyordu.
Moğol barışı döneminde kültür akışı Doğu’dan Batı’ya tek yönlüydü. Batı o sırada yaklaşık bin yıllık Orta Çağ karanlığından çıkmak için kıpırdanmaya yeni başlıyordu; bu yüzden Doğu’ya sunabileceği tek şey bir vahiy dini olan Katoliklikti. Ama Doğu, Taoculuğu ve Konfüçyüsçülüğü merkeze alan bir doğa felsefesi sistemini zaten sağlam biçimde kurmuştu; bu sistem Batı’nın vahiy dininin sızabileceği hiçbir gedik bırakmıyordu. Bu yüzden Doğu kültürü Batı’ya tek yönlü olarak geçti ve o zaman oraya ulaşan kültür Batı Rönesans’ının başlamasında ve gelişmesinde azımsanmayacak bir etki yaptı. Profesör Jack Weatherford Genghis Khan and the Making of the Modern World adlı kitabında Moğol barışının Rönesans üzerindeki etkisini şöyle dile getirir:
Avrupa Rönesans’ında Avrupa’nın tekniği, savaşı, giyimi, ticareti, mutfağı, sanatı, edebiyatı, hatta müziği Moğol etkisiyle değişti…… Avrupalılar tarihlerinde ilk kez uzun cüppeler ve etekler yerine pantolon ve ceket giydiler. Çalgılarını parmaklarıyla çekip çalmak yerine Moğolların bozkırda kullandığı yayla çalmaya başladılar. Resim sanatı da yeni bir biçimde resim yapmaya başladı.385
Batılılar Moğollardan öğrendikleri pantolonu ancak Rönesans’ta giymeye başladı. Bundan önce binlerce yıl boyunca, Yunanlıların, Romalı senatörlerin ve Orta Çağ keşişlerinin resimlerinde görüldüğü gibi uzun cüppeler giyiyorlardı. Ve binlerce yıl boyunca Batı’nın telli çalgısı elle çekilerek çalınan arptı; teller üzerinde yay gezdirerek çalmaya ancak Rönesans’ta başlandı. Keman ve viyolonsel buradan doğdu.
Bin yıllık Orta Çağ karanlığına katlanmış olan Batı, Moğol barışı sayesinde Doğu’nun pek çok harikasını tanıyabildi. Bunlar arasında sık sık Çin’in dört büyük icadı diye saydığımız kâğıt, barut, matbaa ve pusula vardır. Bunlar, 14. yüzyılda dünyayı kasıp kavuran kara vebadan sağ çıkmış ve hayata yeni bir gözle bakmaya başlamış Batılılar üzerinde büyük bir etki yaptı: Bu, Rönesans’ın başlangıcıydı. Bu şeylerin bazıları, örneğin kâğıt, daha önce de Orta Asya’nın ve Orta Doğu’nun birçok ülkesinin tüccarlarının aracılığıyla Batı’ya ulaşmıştı. Ama dilleri, yazıları, gelenekleri ve kültürleri farklı ülkelerin tüccarlarının elinden geçerken, malların kendisi dışında tekniklerin, kültürün ve düşüncenin özü sulanıp seyrelmekten ya da yitip gitmekten kurtulamıyordu. Moğol barışı sırasında ise muazzam miktarda Doğu icadı durmadan Batı’ya aktı ve bu, Batı uygarlığının gelişmesi ve atılımı üzerinde belirleyici bir etki yaptı.
Kâğıdın ve matbaanın Batı’ya gelişinin kitap sayısını çoğaltarak Rönesans’ın gelişine ne kadar katkıda bulunduğunu kolayca tahmin edebiliriz. Marco Polo’nun Seyahatname’si bile önce yalnızca elle kopyalanmış yazmalar hâlinde dolaştı. Ama Kolomb’un zamanında basılı nüshalar yayılmıştı ve Kolomb onu basılı olarak okuyabildi. Pusulanın Batı’ya gelişi de 15. yüzyılın sonundan itibaren çoğalan Portekiz ve İspanya’nın Atlas, Hint ve Büyük Okyanus’taki deniz yolculuklarını belirleyici biçimde kolaylaştırdı. Bu dönemde Batı, Doğu’nun dökme demirini (iron cast) ve barut kullanımını birleştirerek mükemmel toplar yapmayı başardı; tarih, topun Batı’nın dünyayı fethine belirleyici bir katkıda bulunduğunu iyi gösterir.
On beşinci ve on altıncı yüzyılların Rönesans’ı, 14. yüzyıldan itibaren Moğol barışı sayesinde Batı’ya serbestçe akmaya başlayan Doğu kültürüne borçluysa, Rönesans’ı izleyen 17. ve 18. yüzyılların Batı Aydınlanması’nda doğrudan temas Doğu ile Batı arasında düşünce alışverişini mümkün kıldı. Bu kez de düşünce akışı Doğu düşüncesinden Batı’ya doğru tek yönlü oldu. Batı vahiy dininin sayısız akıldışı dogmasından kurtulmaya çalıştığı için, doğayı merkeze alan Doğu’nun doğa felsefesi sistemi Batı’ya doğru aktı.
Aydınlanma: Batı’nın Doğu uygarlığı hakkındaki olumlu yargısı
Dünyanın çatısı denen Himalaya ve Kunlun dağ silsileleriyle birbirinden ayrılan Doğu ve Batı, binlerce yıl birbirini etkilemeden geçirdi ve her biri kendine özgü niteliklere sahip bir uygarlık kurdu. Karşılıklı yalıtılmışlık içinde gelişmiş bu uygarlıklar arasında gerçek bir düşünce alışverişi ancak 16. ve 17. yüzyıllarda mümkün oldu. Bu alışveriş, Batılı Katolik misyonerlerin Vasco da Gama’nın açtığı Atlas Okyanusu ile Hint Okyanusu arasındaki yoldan gelip Pekin’e yerleşmesiyle başladı.
Bu Katolik rahiplerin en önemlisi Matteo Ricci’dir (1552–1610). Ricci 1582’de, otuz yaşında Makao’ya geldi ve 1610’da Pekin’de ölümüne dek yirmi sekiz yıl Çin’de yaşayarak dilini ve kültürünü öğrendi. Çin sarayında danışmanlık yaparken Batı’nın Tanrı kavramını Doğu’ya tanıtan Göğün Efendisinin Gerçek Anlamı’nı (天主實義) Çince yayımladı. Bir Hristiyan olarak Konfüçyüsçülüğü öğrendi. Öldüğünde Pekin’de eski bir Budist tapınağının arazisine gömüldü.
Matteo Ricci’nin Kore’yle de bir bağı vardır. Joseon’un elçisi olarak Pekin’e giden Yi Su-gwang (李睟光) Ricci’nin Göğün Efendisinin Gerçek Anlamı (天主實義) ve başka yazılarını tanıdı; o yurduna dönünce Ricci’nin tanıttığı Batı uygarlığı ve Hristiyan öğretisi Joseon’da ilk kez bilinir oldu. Yi Su-gwang yurduna döndükten sonra 1614’te (Kral Gwanghae’nin altıncı yılı) Joseon’un ilk ansiklopedisi olan Jibong yuseol’u (芝峰類說) yazdı ve orada Katoliklikten söz etti. Ricci Hristiyanlık aracılığıyla Batı düşüncesini Çin’e yaymaya büyük bir hevesle çalışıyordu, ama Konuşmalar’ı ve başka yapıtları çevirip Batı’ya aktararak Doğu düşüncesinin Avrupa’ya yayılmasına da belirleyici bir katkıda bulundu. Kong Fuzi, Latinceleştirilmiş Confucius adını o zaman aldı.
Doğu o zaman Batı’yla temastan ne öğrendi, ne hissetti? Doğu Batı’nın portre tekniklerine, saat gibi hassas makinelere ve dünya haritalarına ilgi gösterdi. Ama felsefede ve düşüncede Batı’nın sunabileceği şey vahiy dini, yani Katoliklikti. Oysa Doğu Tang, Song ve Yuan dönemlerindeki temaslar yoluyla Hristiyanlık hakkında zaten epeyce bilgi edinmişti; bu yüzden bu bir yenilik değildi. Ve Batı Aydınlanması’nın sonlarına karşılık gelen bir doğa felsefesi sistemine zaten sahip olan Doğu’nun vahiy dinine pek ilgi duymadığı tahmin edilebilir. Bu yüzden 17. ve 18. yüzyıllarda, Batı Aydınlanması sırasında, düşünce akışı Doğu’nun doğa felsefesinin Batı’yı etkilemesi yönünde oldu.
Batı’yı ziyaret eden ilk Çinliler arasında, Çin’de yaşayan Batılı misyoner Couplet’nin Katolikliğe kazandırdığı Shen Fuzong (沈福宗) vardı.386 Vaftiz adı olarak Mikael (Michael) adını aldı. 1681’de Makao’dan Avrupa’ya doğru yola çıktılar. Shen Fuzong İtalya’yı, Fransa’yı ve İngiltere’yi ziyaret etti; Couplet ile birlikte Londra’yı, Berlin’i ve Viyana’yı gezip bilginlerle görüştü ve anlatıldığına göre Çin dili, Doğu felsefesi ve başka konulardaki soruları yanıtladı. 1684’te Fransa kralı XIV. Louis tarafından kabul edildi, bir kraliyet yemeğine katıldı ve yemek çubuklarının kullanılışını ve Çince karakterlerin yazılışını gösterdi. 1685’ten 1688’e İngiltere’de kaldı. Burada kaldığı süre içinde İngiltere kralı II. James tarafından kabul edildi. II. James İngiltere’yi ziyaret eden ilk Çinli olan Shen Fuzong’a büyük ilgi gösterdi ve portresini yaptırıp sarayına astırdı. 387 1688’de İngiltere’den ayrılıp Portekiz’e gitti ve Cizvit rahibi oldu. Çin’e dönüş yolunda 1691’de Mozambik yakınlarında öldüğü söylenir.388
Matteo Ricci, Shen Fuzong ve başkaları aracılığıyla Batılı düşünürler ilk kez Doğu kültürüyle doğrudan temas kurdu. Batılı düşünürler o zaman Doğu düşüncesine karşı önyargısız, taze bir merak gösterdiler ve onu değerlendirdiler. Batı Aydınlanması’nda, 17. ve 18. yüzyıllarda, Doğu düşüncesi Batı düşüncesini iki alanda doğrudan etkiledi: Konfüçyüsçülüğü merkeze alan siyaset ahlakında ve Taoculuğu merkeze alan ekonomi politikte.
Dönemin Batılı düşünürleri, hâlâ süren Reform’un tetiklediği Protestanlar ile Katolikler arasındaki acımasız kıyımları yaşamış olarak Batı dininin dogmasından ve hoşgörüsüzlüğünden bıkıp usanmıştı. Bu koşullarda Doğu düşüncesinde Tanrı’nın vahyine değil zihne dayanan doğal bir kozmoloji ve etik sistem buldular ve şaşkınlıklarını ve hayranlıklarını dile getirdiler, çünkü aradıkları şeyin zaten gerçekleşmiş olduğu bir uygarlıkla karşılaşıyorlardı. Leibniz (1646–1716) gibi bir düşünür, Doğu uygarlığını olumlu değerlendirerek Doğu ile Batı uygarlıkları arasındaki alışverişe büyük umutlar bağlayanları temsil eder:
İnsan kültürünün ve inceliğinin bugün kıtamızın iki ucunda, Avrupa’da ve Çin’de, adeta toplanmış olmasını yazgının özel bir tasarısı sayıyorum. Belki de yüce İlahi Takdir bu düzeni, en kültürlü ve birbirinden en uzak halklar birbirine kollarını uzatırken aralarında bulunanların da yavaş yavaş daha iyi bir yaşama biçimine yöneltilmesi için kurmuştur.389
Bu dönemin Aydınlanma düşünürleri, Doğu düşüncesinin Doğu toplumunda siyasette, ekonomide ve etikte, hiçbir dogma olmadan, büyük bir hoşgörüyle ve hükümetin müdahalesini en aza indirerek iyi işlemesini olumlu değerlendiriyordu. Profesör Walter Demel ve Profesör David Mungello bu dönemin Batılı düşünürlerinin Doğu uygarlığı hakkındaki görüşlerini iyi özetleyen makaleler ve kitaplar yayımladı. Kısaca Demel’in görüşü şöyledir:
Batı’nın gözünde Çinliler cana yakın ve çalışkan, ama sonuçta ateist ve batıl inançlı görünüyordu. Yine de Batılı filozoflar pek çok bakımdan şaşırtıcı yanlar gördü: Doğu’da memurların doğuma ya da servete bakılmaksızın yalnızca kişisel kavrayışlarına ve erdemlerine göre seçilmesi; bilginlerin özel bir saygı görmesi; her türlü istatistiğin çok gelişmiş olması; hele Çin’in Tanrı’nın bereketini almadığı hâlde büyük bir bolluk içinde yaşamasını tuhaf buluyorlardı. Batı o zaman Çinlilerin, ne kadar etik, nazik ve zeki olsalar da, Kutsal Kitap’tan ve Aristoteles’ten hiçbir şey bilmediklerini ve hiçbir dinsel yargıda bulunamadıklarını düşünüyordu. Batılı düşünürler, Çin’i nasıl incelerlerse incelesinler onu kendi düşünce sistemlerine sığdıramamaktan çok rahatsızdı… Doğu’nun dünyanın başka hiçbir yerinde bulunmayan eşsiz bir kültürel modele sahip olduğunu keşfettiler. Çin imparatorlarının tarımla doğrudan ilgilenmesinden derinden etkilendiler. Batılı hükümdarları Çin imparatoru gibi ilkbaharda ekin ekme gösterisi yapmaya çağırdılar. Böylece XV. Louis, XVI. Louis ve II. Joseph gibi Batılı hükümdarlar ekin ekme gösterileri yaptı. Voltaire, bütün öteki uluslar batıl inançlara gömülmüşken yalnızca Çin’in yönetici sınıfının bilge ve deist (deistic) olduğunu düşünüyordu. Çin’de en yüce hükümdar ile halk arasında Batı aristokrasisi gibi bir ara sınıfın bulunmamasına şaşıyordu. Herkesin çalışmasına, aristokrasi gibi çalışmayan bir katmanın olmamasına hayran kalıyordu. İmparator Kangxi’nin 1692’de din özgürlüğü tanıyan hoşgörü fermanı (Edict of Tolerance) onları şaşkına çevirdi ve onu aşırı hoşgörülü diye eleştirmeye bile vardılar. Pek çok Batılı düşünür Çin’in filozoflar tarafından yönetildiğini düşünüyordu. Memurları yükseltmeye yönelik kurumların bulunduğu, memurlara iyi davranıldığı ve rüşvetin ağır biçimde cezalandırıldığı bir sistemin bu kadar uzun süre korunup geliştirilmiş olması onları çok yüreklendirdi. Çin hükümdarı sadık ve bilgili danışmanların yardımıyla yönetiyordu ve bu modelde akıllarındaki “aydınlanmış mutlak hükümdar”ın örneğini görmeye başladılar. Etiğin Çin toplumunun merkezî düşüncesi olduğunu ve bu etiğin, halk ateşli Hristiyanlardan oluşmasa bile, halkın yöneldiği pratik bir amaç olmakla kalmayıp herkesin ulaşabileceği bir ideal olduğunu öğrendiler.390
Profesör Mungello da The Great Encounter of China and the West, 1500–1800 adlı kitabında ve “Confucianism in the Enlightenment” adlı makalesinde Avrupa’nın Aydınlanma’da gördüğü Doğu’yu yazar. Kısaca:
Voltaire ve başka Aydınlanma düşünürleri, Konfüçyüsçülüğün tinsel değerlerine dayanan bir imparatorun yönettiği Çin’in Avrupa için bir aydınlanmış monarşi modeli olabileceğini savunuyordu. Yani hükümdarın bir bilgin-memurlar topluluğuyla danışarak yönettiğine dikkat çekiyorlardı. Quesnay’nin Konfüçyüs’e saygısı o kadar derindi ki Konfüçyüsçülüğü Avrupa’da büyük bir hevesle yaydı ve Quesnay’nin kendisi “Avrupa’nın Konfüçyüs’ü” diye anılır oldu. Konfüçyüsçülüğün Beş Klasik’inin belirli bir hizbin değil bütün Doğuluların ortak mirası sayılmasına büyük ilgi gösterdiler. Etiği merkeze alan Konfüçyüs öğretilerinin yalnızca mantıksal olarak tutarlı olmakla kalmayıp büyük bir pratik değere sahip olduğunu düşünüyorlardı. Konfüçyüsçülüğü insanlık için ideal bir siyasal sistem kurmaya yararlı görüyorlardı. Özellikle de bunun dinsiz bir etik sistemin mümkün olduğunun tarihsel kanıtı olması onları şaşırtıyor ve yüreklendiriyordu. Bazı Aydınlanma düşünürleri Yeni Konfüçyüsçülüğün kozmolojisini ve metafiziğini materyalist ve ateist diye reddetti. Konfüçyüsçü düşünce İngiltere’ye 18. yüzyılda girdi ve Samuel Johnson, o sırada İngiltere’de Londra’nın sermayedarlarının makamları alıp satmasıyla karşılaştırarak Çin’in liyakate dayanan bir bilgin-memur sistemini benimsediğini vurguladı… Özellikle Çin’in devlet sınavlarının makamları bireyin yeteneğine ve düşünsel başarısına bağlamasını takdir ediyordu. Böylece Çin bir “bilgin liyakat yönetimi”nin (learned meritocracy) canlı kanıtı sayılır oldu.391
Çin’e duyulan bu olumlu ilgi Batı aristokrasisinin hayatında ve mimarisinde, İngiliz bahçesinin gelişmesinde de kendini gösterdi. O dönemde Fransa’nın Versailles’daki, Habsburgların Viyana’daki ve Prusya kraliyet hanedanının Sanssouci’deki saraylarında bütün süsleri, duvarları ve tavanları Çin tarzında bezenmiş bir “Çin odası” bulunuyordu. 18. yüzyıl Batı’sında moda olan rokoko mimari ve süsleme üslubu Çin modellerinden esinleniyordu. Çin ipeği, Çin porseleni ve çay seçkin zevkler olarak yayılıyor ve bunlardan büyük keyif alınıyordu. Dönemin Avrupası, Fransızcayı izleyerek kültürdeki, mimarideki ve yaşama biçimindeki bu eğilime chinoiserie, yani “Çin tarzı” dedi. Resim sanatında da Watteau (1684–1721) gibi Doğu’dan etkilenmiş ustalar ortaya çıktı.
Avrupa kıtasının hanedanları Çin kültürünü böyle benimserken, İngiltere’de Çin etkisiyle İngiliz bahçesi (English Garden) denen şey ortaya çıktı. Barok döneme dek Batı’da vahiy dininin ya da mutlak monarşinin düzenini simgeleyen dengeyi ve geometrik kavramları yansıtan, iyi düzenlenmiş bahçeler modaydı. Çin doğalcılığının etkisiyle Avrupa kıtasının geometrik bahçeleri, düzensiz görünebilen ama doğal olan İngiliz bahçesine dönüştü. Belki de Avrupa’nın feodal monarşisinden ilk sıyrılan ve parlamenter demokrasiyi kurmayı ilk başaran İngiltere, doğal bahçeyi doğa felsefesi sisteminin bahçe sanatındaki dışavurumu olarak yeğledi.
3) Batı Aydınlanması: Neye karşı aydınlanma?
Aydınlanma’da, 17. ve 18. yüzyıllarda, Batı bugün güçlükle hayal edebileceğimiz pek çok soruyu hararetle ve ciddiyetle tartıştı. Dönemin en büyük filozofları, bilim insanları ve düşünürleri arasında Kutsal Kitap’ta yazılı çeşitli önermeler dinsel bir coşkuyla, soğukkanlı bir akılla, kimi zaman da bir adalet duygusuyla tartışılıyordu. Batılı düşünürlerin Doğu’nun doğa felsefesine neden büyük bir merak gösterip ona yöneldiğini anlamak için bu ilginç olaylardan birkaçına bakalım.
Cehennemin gerçekten Kudüs’ün altında olduğuna inanan Batı
Hristiyanlık öbür dünyanın önemini vurguladığından beri Batılılar cennete ve cehenneme sıkı sıkıya inandı. Orta Çağ Batılıları cehennemin Kudüs’ün altında olduğundan emindi. Dante 13. ve 14. yüzyıllarda İlahi Komedya’yı yazarken cehennemi Kudüs’ün altına yerleştirdi. Bu cehennemin varlığı, Batı’nın cennet ve cehennemden oluşan bir öbür dünyaya inancıyla doğrudan bağlantılıdır. Orta Çağ’ın ve Yeni Çağ başlarının Batılıları, sandığımızdan çok daha ciddi biçimde Kıyamet Günü’nün yakın olduğuna inanıyordu. Bu yüzden Kıyamet Günü’nde günahlarından arınıp cennete gitme arzusu hayatlarını yönetiyordu. Kilise bu bağışlanmanın çeşitli güvencelerini sunuyordu. Örneğin Kudüs’ü geri almak için yapılan haçlı seferine katılmanın bütün günahları sileceğini ve cennetin kapılarını açacağını söyleyen papa bildirisi, Birinci Haçlı Seferi’nin oluşmasında belirleyici bir rol oynadı. Bu da sonra Kilise’nin endüljans satmasına yol açtı. Pek çok kişi cehennemin sayısız korkunç cezasının korkusundan kaçmaya çalışıyordu.
Güneşin dünyanın çevresinde döndüğüne ve insanın dünyanın merkezi olduğuna inanan Batı
Yeşu’nun güneşi gökte durdurma mucizesi (Yeşu 10:12–14), Batı düşüncesinde bin yılı aşkın süre doğru sayılan temel taşlardan biriydi. Yer merkezlilik tartışılmaz bir hakikatti. Büyük fırtınalar koparan bir olay Rönesans’ın sonunda ve Aydınlanma’nın başında yaşandı: Kopernik (Nicolaus Copernicus, 1473–1543), Kepler (Johannes Kepler, 1571–1630), Galileo (Galileo Galilei, 1564–1642) ve başkalarının gök gözleminin bilimsel olgularına dayanarak öne sürdüğü “güneşi merkeze alan kozmoloji” (heliocentrism). Çünkü yer merkezliliğe göre Tanrı güneşi durdurmuştu; ama yeni güneş merkezli kurama göre Tanrı’nın dünyanın dönüşünü durdurması gerekirdi. Ya Tanrı ya Yeşu yanılmıştı, ya Tanrı ile Yeşu arasındaki bağda ciddi bir yanlışlık olmuştu, ya da Kutsal Kitap’ın yazılışında bir yanlışlık vardı: Böylece Kutsal Kitap’ın kendisinde bir sorun olup olmadığı sorusu doğuyordu. Galileo’nun ünlü güneş merkezliliği hepimizce bilinir. Galileo’nun dürbünüyle gerçekten gözlemlediği gök hareketlerinin merkezinde açıkça güneş vardı ve dünya onun çevresinde dönüyordu. Ama papalık Kutsal Kitap’ta yazılı Tanrı sözünü savunmayı sürdürmek zorundaydı. Papalık güneşin dünyanın çevresinde döndüğünü söyleyen yer merkezliliği dayattı. Orta Çağ Kilisesi Aristoteles’in ve Batlamyus’un varsayımlarını destekliyor ve dünyayı evrenin merkezi sayıyordu; güneş, ay ve öteki gök cisimleri onun çevresinde dönerdi; çünkü bu varsayım Musa’nın Tevrat’ındaki Yaratılış kitabında yer alan yaratılış betimlemesiyle iyi uyuşuyordu. Güneş merkezlilik, Tanrı’nın dünyayı ve insanı özel olarak yarattığını söyleyen Kutsal Kitap dogmasında içkin olan “dünyayı merkeze alan kozmoloji”yi (geocentrism) sarsıyordu. Bu yüzden Roma papalığı dünyanın güneşin çevresinde döndüğünü söyleyen gözlemlerini bastırmaktan başka bir şey yapamazdı. Anlatıldığına göre Galileo hayatını kurtarmak için Kutsal Kitap’ın sözünü kabul ederken güneş merkezliliğini yineledi: “Yine de dönüyor.”
Doğu kültürünün Batı’ya gelişiyle sorgulanan Nuh tufanı inancı
Dünyanın yaşının hesaplanmasıyla bağlantılı olarak, Doğu kültürünün Nuh tufanının yeniden tarihlendirilmesini etkilediği bir olay da yaşandı. Batı Aydınlanması’nın yüzyılı olan 18. yüzyılda Batılı düşünürler Hristiyanlığın akıldışı yanlarından kuşkulanmaya başladı ve onlara akılcı açıklamalar getirmeye çalıştı. Bu çabalardan biri yaratılışın ve insanlığın başlangıcının ne zaman olduğunu aramaktı. O dönemde tarihin, Kutsal Kitap’ta yazılı Âdem’den İbrahim’e uzanan soy kütüğü izlenerek hesaplanması hâlâ apaçık bir şey sayılıyordu. Bu koşullarda Doğu uygarlığı Pekin’e gönderilen Cizvit rahiplerinin raporları ve çevirileri aracılığıyla Batı’ya girince, Aydınlanma düşünürleri burada Hristiyan dogmasına saldırmak için yararlı malzemeler buldu. Hollandalı bilgin Isaac Vossius (1618–1689) Kutsal Kitap’a göre tarihle değil, doğa tarihiyle (natural history) çok ilgilendi. 1659’da yayımladığı De vera aetate mundi (Dünyanın gerçek yaşı üzerine) adlı kitabında Çin kültürünün en az MÖ 2900 dolaylarında, yani Tufan’dan beş yüz yıldan fazla önce başladığını ve bu yüzden Kutsal Kitap’a dayanan hesaplama yönteminin yanlış olduğunu ileri sürdü. Voltaire bu savı, Yahudi-Hristiyan dininin ilk ve en eski din olduğunu söyleyen dogmaya saldırmak için kullandı.392 Daha da ileri giderek Voltaire, Doğu uygarlığını başka uygarlıklarla birlikte Hristiyanlığın dışındaki insan uygarlıkları olarak tanıyan bir düşünür oldu. Bunu Felsefe Sözlüğü’ne yansıttı: Bu, Batı’da Hristiyan uygarlığının yanı sıra Çin uygarlığının ve başka uygarlıkların resmen tanınıp ele alındığı ilk örnek oldu.
Vahiy dininin özü olan mucizelere güvensizlik
Aydınlanma’da dinin adını ödünç alan sayısız batıl inanca ve dogmaya karşı savaşan Voltaire, mucizeler yaratan bir Tanrı’nın insanın ona gereksindiği için yarattığı bir şey olduğunu, asla Tanrı’nın insana öğrettiği ya da buyurduğu bir şey olamayacağını düşünüyordu: “Tanrı neden mucize yaratsın?… Mucizelere inanmak bir aptallıktır ve Tanrı’ya karşı bir saygısızlıktır.”393 Voltaire Doğu’nun doğa felsefesi sistemini zihne dayanan bir sistem olarak görüyordu. Doğu felsefe sisteminde ne batıl inanç, ne mucizelere inanç, ne de kişileştirme süreci bulunduğunu, ayinlerin ölmüş atalara saygıdan başka bir şey olmadığını düşünüyordu. Voltaire Konfüçyüsçülüğün insan toplumunda etik ve toplumsal bir düzeni büyük bir başarıyla kurduğunu ve bu Doğu etiğinin, Batı’nın batıl inançlarına, hantal ayinlerine ve yozlaşmış kurumlarına dayanan bir Hristiyanlıktan daha etkili olduğunu düşünüyordu: “Tanrı’nın ne kurbanlarımıza ne de dualarımıza ihtiyacı vardır. Onlara ihtiyaç duyan yalnızca biziz. Bize Tanrı’ya taptıran Tanrı değil, kendimiziz.”394 Voltaire mucizeli bir dinin kurucusunun karşılaştığı sorun hakkında şunu yazdı: “Büyük bir ün istiyor ve bir din kurucusu olmak istiyorsanız, en iyisi tamamen deli olmaktır. Ama deliliğinizin çağının akışına uyması gerektiğini unutmayın. Delilik içinde bile akıl almaz sözlerinizi ve eylemlerinizi zihniniz yönlendirmelidir. Yani görüşlerinizi başkalarını bıktıracak kadar açıkça ileri sürmeli ve son derece inatçı olmaktan çekinmemelisiniz. Bu yüzden asılmayı göze almalısınız. Ama darağacından kurtulursanız size sunaklar dikilir.”395 Sonunda mucizeleri yadsıyan düşünürler çoğaldıkça, mucizelere inanan vahiy dinine karşı Tanrı’nın insan işlerine karışmadığını söyleyen deizmi yaydılar.
Âdem ile Havva’nın dilini bulma hareketi ve Çin ideogramlarına verilen değer
Batı Aydınlanması’nda, 17. ve 18. yüzyıllarda, dünyanın yaşını hesaplamaya koşut olarak Âdem ile Havva’nın konuştuğu dili bulma çabası da gösterildi. Âdem’in Aden bahçesinde kullandığı dil, Düşüş’ten önceki saf dil, meleklerin dili sayılıyordu. Batı’nın “Âdem dili”ni (Adamic Language) bulma çabası Yaratılış’taki anlatıdan geliyordu: “Rab Tanrı yerdeki bütün hayvanları ve gökteki bütün kuşları topraktan yarattı ve onlara ne ad vereceğini görmek için onları Âdem’e getirdi; Âdem her canlıya ne ad verdiyse, o onun adı oldu” (Yaratılış 2:19). Düşüş’ten önceki Âdem dilini aramalarının nedeni, 16. ve 17. yüzyılların Batı tarihinin Protestanlar ile Katolikler arasındaki çatışmayla ve bundan yararlanan güçler arasındaki uzun kıyımlarla dolu olması ve bunun nedenini dil ve kavram farklarına bağlamalarıydı. Bu düşünce Kutsal Kitap’taki Babil Kulesi anlatısıyla daha da pekişti: Yaratılıştan sonra insanlık tek bir dil konuşarak uyum içinde yaşıyordu; ama Tanrı insanlığın böbürlenip onun bilgeliğine ve otoritesine meydan okumak için Babil Kulesi’ni yaptığını görünce kuleyi yıktı, insanlığı birçok kabileye dağıttı ve bir daha asla birleşemesinler diye onlara farklı diller konuşturdu. Bu yüzden insanlığın bölünmüşlüğünü iyileştirmek için Aydınlanma düşünürleri kökensel dili, Âdem ile Havva’nın dilini bulmaya büyük çaba harcadı. Amaçları Protestanlar ile Katolikler arasındaki çatışmayı aşmak ve insan anlayışının alanını genişletmekti. Çin ideogramlarını Batı ülkelerinin ses yazılarından doğaya daha yakın bularak ve Âdem ile Havva’nın dilini bulmaya yardım edebileceklerini düşünerek onlara ilgi gösterdiler.
Dünyanın altı bin yıl dolaylarında olduğuna sıkı sıkıya inanan Batı
Tevrat’ın ilk kitabı ve Yahudi-Hristiyan Kutsal Kitabı’nın başlangıcı olan Yaratılış, Tanrı’nın göğü ve yeri yaratışının ayrıntılı betimlemesiyle açılır. En azından 18. yüzyıla dek Batılıların çoğu, Musa’nın onu Tanrı’dan doğrudan vahiy aldıktan sonra yazdığına bir olgu olarak sıkı sıkıya inanıyordu. İtiraz eden herkes, hayatını tehlikeye atan ağır bir suç işleyen bir sapkın ve dinden dönmüş biri sayılıyordu. Çok uzun süre, 18. yüzyılın başına dek, Batı uygarlığı Tanrı’nın doğayı ve insanı altı günde yarattığına sıkı sıkıya inandı. Eski Ahit yaratılışın sürecini ve süresini, ilk insan Âdem’in 930 yıl yaşadığını ve soyundan gelenlerin her birinin kaç yıl yaşadığını ayrıntılı biçimde kaydeder (Yaratılış 5). Yeni Ahit, İbrahim’den İsa’ya kralların ve peygamberlerin ayrıntılı soy kütüğüyle başlar. Bu temele dayanarak, Roma İmparatorluğu’nun Hristiyanlığı devlet dini ilan ettiği 4. yüzyıl dolaylarında, yaratılışın tarihini ciddiyetle hesaplayıp takvime yansıtma alışkanlığı doğdu. Başlangıçta çoğu kişi yaratılışın beş altı bin yıl önce olduğuna inanıyordu. Bizans İmparatorluğu’nun takvimi, İsa’dan 5.509 yıl önce gerçekleşmiş bir yaratılışı esas alıyordu. Bu, Eski Ahit’te betimlenen yaratılışın altı gününe ve Petrus’un ikinci mektubundaki “Rab’bin gözünde bir gün bin yıl gibi, bin yıl da bir gün gibidir” sözüne olan inanca dayanıyordu.396 “Altı bin yıl önceki yaratılış” Orta Çağ’dan sonra da sıkı sıkıya inanılmayı sürdürdü. Aydınlanma’nın sonu olan 18. yüzyıla dek evrenin MÖ 4000 dolaylarında yaratıldığı düşüncesi bir olgu olarak kabul ediliyor ve kesin bir tarih öne sürülüyordu: MÖ 18 Mart 3952. İsa’dan sonraki yıllar eklendiğinde yaratılış altı bin yıl öncesine gidiyordu. Reformcu Calvin “yaratılıştan bu yana beş bin yıldan biraz fazla zaman geçti” diye vaaz ediyor, Luther de “Musa’dan dünyanın altı bin yıl önce var olmadığını biliyoruz” diye vaaz ederek altı bin yıllık yaratılışı yayıyordu. Shakespeare de öyle; yapıtında şöyle yazar: “Zavallı dünya neredeyse altı bin yaşında.” Pek çok bilim insanı yaratılışın tarihini yeni bulunan olgulara göre durmadan güncelliyordu. Evrensel kütle çekimini bulan ve Kepler yasalarının ondan çıktığını göstererek güneş merkezliliği daha da sağlamlaştıran bilim insanı Newton (Isaac Newton, 1642–1727) da yaratılış dahil Kutsal Kitap’ın sayısız dogmasına sıkı sıkıya inanıyordu. Kutsal Kitap’ta yazdığı gibi yaratılışın tarihini hesapladı ve yeni bir tarih açıkladı: Dünya, o güne dek bilinenden biraz farklı olarak, yaklaşık 5.700 yaşındaydı.
Dünyanın sonunun ve İsa’nın dönüşünün tarihini ciddiyetle hesaplayan Batılılar
Dünyanın sonu kuramı, Yeni Ahit’te yazılı İsa’nın dönüşü ve Kıyamet Günü’ne dair dinsel inançtan geliyordu. Batı’da yalnızca Orta Çağ insanları değil, 18. yüzyıla dek pek çok Batılı da Kutsal Kitap’ın haber verdiği gibi dünyanın sonuna ve İsa’nın dönüşüne sıkı sıkıya inanıyordu. Kutsal Kitap bunu defalarca ve çok ayrıntılı biçimde açıkladığı için Orta Çağ Batılıları bunu Hristiyan imanının temel bir öğesi sayıyordu. Eskatoloji (eschatology), yani öbür dünya öğretisi, Orta Çağ papalığı tarafından toplumu istikrara kavuşturmanın ve papalık otoritesini korumanın etkili bir yolu olarak etkin biçimde kullanıldı. Papa III. Leo, 800’de Şarlman sayesinde Kilise’nin bütün Avrupa üzerindeki otoritesini güvenceye aldı; 11. yüzyılın sonundaki haçlı seferlerinden itibaren Kilise öbür dünya öğretisine dayanan endüljanslar bağışladı ve zamanla bunları satmaya başladı. 16. yüzyılın başında Katolik endüljans satışı dizginsizleşince Luther sonunda 1517’de buna karşı yürekle ayağa kalktı ve topraklarının servetinin endüljans alımı yoluyla Roma’ya aktığını görmekten hoşnutsuz olan prenslerin desteğini kazandı. Bu, Katolikliğe karşıt Protestanlığın doğuşu ve aralarındaki acımasız din savaşlarının başlangıcıydı. Rönesans’ta haber verilen dünyanın sonu tarihi durmadan ertelendi. 15. yüzyıl düşünürlerinin hesaplarına göre son 18. yüzyılın başı için ilan edildi; İsa’nın doğumundan sonraki iki bininci yılda başlayacağı da hesaplandı. Papalık 16. yüzyılın sonunda son konusundaki tutumunu son kez açıkladı: 1992’den önce son olmayacağını düşünüyordu. Reform’dan sonra her ülkede kraliyet iktidarı büyüdükçe İngiltere’nin I. Elizabeth’i, Fransa’nın III. Henri’si, Kardinal Richelieu ve başkaları toplumsal karışıklıkları önlemek için dünyanın sonunun yılını ilan ederek halkı yanıltmayı sıkı biçimde yasaklamaya başladı.397 Ama Kutsal Kitap’ta yüzden fazla kez anılan dünyanın sonu, hükümetlerin yasaklarına karşın kolayca ortadan kalkmadı. 18. yüzyılın başında Newton da dünyanın sonunun tarihini hesapladı ve dünyanın 2060’tan önce sona ermeyeceğini yazdı. Hesap, Batı’da Şarlman’ın Avrupa’yı birleştirdiği ve III. Leo’nun ilk gerçek papa olarak iktidar kazandığı 800 yılını çıkış noktası alıyor ve Eski Ahit’teki Daniel kitabında sonla ilgili verilen 1.260 günü 1.260 yıl sayarak 800 + 1260 = 2060 sonucuna varıyordu. Newton “İncil’in dünyanın sonundan önce yeryüzünün bütün uluslarında okunması gerektiğine ve bunun sondan önce gerçekleşeceğine” inanıyordu.398 Gerçekten de dünyanın sonu İsa’nın dönüşüne, Şeytan’ın yok edilmesine ve bütün iyilerin ödüllerini almak üzere diriltilmesine dair inançla bağlantılı olduğu için, tarihini önceden bildirmek Katolik otoritesini kuran Hristiyanlığın temel dogmalarından biriydi. Bu yüzden konu Roma papalığı tarafından son derece önemli sayıldı; reformcular için de aynı ölçüde önemliydi. Luther yerel prenslerin desteğiyle Roma Kilisesi’nin endüljans satışı, Kutsal Kitap’ı yorumlama tekeli ve başka pek çok kötülüğünü şiddetle kınadı, ama o da yer merkezliliğe, dünyanın sonuna ve İsa’nın dönüşüne sıkı sıkıya inanıyor, sonun gittikçe hızla yaklaştığına inanıyordu. Bu yüzden bazı Batılı düşünürler, Reform’dan doğan Protestanlığın endüljans satışının durdurulması, bireysel imana ve Kutsal Kitap’ı yorumlama hakkına değer verilmesi gibi önemli ilerlemeler sağladığını, ama yer merkezlilik ve dünyanın sonu gibi bilimdışı yanlarda zihnin yol göstericiliğini reddetmesi bakımından Katoliklikten pek farklı olmadığını düşünmeye başladı.
Böylece iyi ve kötü sorunuyla birlikte cennetin ve cehennemin varlığı, Aydınlanma’da bile Batılıların ve düşünürlerin çoğunca sarsılmaz bir olgu sayılıyordu. Ama Kutsal Kitap’ın yanılmazlığı sorgulandıkça ve yer merkezliliğe, yaratılışçılığa, yaratılışın tarihlendirilmesine, Nuh tufanına, Âdem’in diline vb. inançlar sarsıldıkça, cehennemin fiziksel varlığına inanç da dahil bu dogmalar da onlarla birlikte sarsıldı. Cennetin ve cehennemin varlığı, Batı uygarlığının temelinde bulunan iyi ve kötü kuramı, suç ve ceza ve yasanın rolü hakkında da sorular doğurduğu anlamına gelir. İşte burada Konfüçyüsçülüğün doğa felsefesine dayanan etiği ve doğanın Dao’suna dayanan eylemsizlik (wuwei, 無爲) düşüncesi Batılı düşünürleri güçlü biçimde çekmeye başladı.
4) Doğu’nun doğa felsefesine kapılan Batı Aydınlanması düşünürleri
Genellikle düşünüldüğünden çok daha derin ve geniş biçimde Doğu düşüncesi 17. ve 18. yüzyıllarda Batılı düşünürlerin saygısını gördü. Batı’nın Doğu düşüncesine ilgisi iki yönde ilerledi. Biri Bayle (1647–1706), Leibniz (1646–1716), Voltaire (1694–1778) ve başkaları aracılığıyla Konfüçyüsçülüğün siyaset ahlakıdır. Öteki de Quesnay (1694–1774), Gournay (1712–1759) ve Poivre (1719–1786) gibi Fransız fizyokrasi (Physiocracy) filozofları aracılığıyla Taoculuğun ekonomi politiğidir.
Konfüçyüsçülük bir vahiy dini değil, bir doğa felsefesidir. Konfüçyüsçülüğün amacı kendini yetiştirme yoluyla gerçekliğe katılmak, yani siyasal eylemdir. Kendini yetiştirmek (修身) ve halkı sevmek (愛民) Konfüçyüsçü felsefenin iki özüdür. Doğu’nun bu doğa felsefesi, vahiy dininden kurtulmaya çalışan 17. ve 18. yüzyılların Aydınlanma Batısı’nı büyük ölçüde etkiledi. Ama bu olgu, Batı’nın Sanayi Devrimi’nden sonra Doğu uygarlığını küçümseme eğilimi yüzünden büyük ölçüde unutuldu. Sanayi Devrimi’nden sonra Batılı düşünürler Doğu uygarlığını geri kalmış bir uygarlık sayan tarih felsefesi tartışmalarını benimsedi. Sanayi Devrimi’nden önceki Batı Aydınlanması’na dönün, Batılı düşünürlerin Doğu uygarlığına saygılı bir tutum gösterdiğini görürsünüz. Bunun temsilci figürü Voltaire’dir. Voltaire Konfüçyüs’ü “insanlığa en yararlı bilgeliği veren ve insanlığın bütün öğretmenleri arasında başkalarını aldatmaya kalkmayan tek kişi” diye yüceltti.399 Aydınlanma’da bu düşünürler vahiy dini yerine deizmi (Deism, 理神論) savunuyordu. Doğu düşüncesi Batılı deistleri nasıl bu kadar güçlü biçimde çekti? Çünkü Batılı düşünürler insan ile doğa arasındaki ilişkiye ve ona dayanan doğa felsefesine ancak 17. yüzyılda ilgi duymaya başladı. Oysa Doğu uygarlığı doğa felsefesini iki bin yıl önce kurmuştu. Bu yüzden pek çok Batı Aydınlanması düşünürü Batı deizminin modelini Doğu’nun Konfüçyüsçülüğünde ve Taoculuğunda aradı.
Aydınlanma’dan hemen önce Batılıların yaşadığı dünyanın arka planında Reform ve Protestanlar ile Katolikler arasındaki savaşlar ve kıyımlar uzun süredir sürüyordu. Fransa’da 1572’de Katoliklerin şafak vakti Protestanlara saldırıp onları katlettiği “Saint-Barthélemy katliamı” yaşandı; bütün Avrupa’da Protestanların ve Katoliklerin yandaşları arasında Otuz Yıl Savaşları (1618–1648) patlak verdi; Fransa’da da Protestan Huguenotlara inançlarını yaşama izni veren 1598 Nantes fermanı (Edict of Nantes) 1685’te kaldırıldı ve Protestanlar ile Katolikler arasındaki kanlı çatışma yeniden alevlendi. Bu, dinsel hoşgörüsüzlüğün insan hayatına büyük zararlar verdiği, doruğuna ulaştığı söylenebilecek bir dönemdi.
Doğu ile Batı ilk kez tam da bu dönemde bir düşünce alışverişine başlayabildi. Yani Doğu’nun Dao’su ile Batı’nın Tanrı’sı, Doğu’nun ve Batı’nın düşünürleri aracılığıyla temas kurup diyaloğa girdi. O dönemde Batı etiği, Protestan olsun Katolik olsun, tümüyle dinseldi: Etiğin Tanrı’dan ve dinden geldiği düşünülüyordu. Doğu etiği ise doğaldır: Doğada onun değişmez ilkesi olan Dao’yu bulur ve onu insan toplumuna uygular. Bu yüzden Batılı deistler Konfüçyüsçülükte Tanrı’nın karışmadığı doğalcı bir Doğu etiğiyle karşılaşınca şaşkınlıklarını ve saygılarını dile getirdi. Ayrıca o dönemin merkantilist ekonomi politik felsefesi altında devletin bireyin bütün ekonomik etkinliğine karışmasının doğal sayıldığı bir çağda yaşıyorlardı. Ama Doğu’da Taoculuğun eylemsizlik düşüncesi altında devletin bireylerin ekonomik etkinliğine karışmadığını ve ekonominin yine de başarılı olduğunu görünce, burada da şaşkınlıklarını ve saygılarını tutamadılar.
Daha 16. yüzyılda Doğu düşüncesine ilgi duyan bir Fransız filozof vardı: deneme yazarı Montaigne (1533–1592). Montaigne zamanının Batı dininin hoşgörüsüzlüğünü hümanizm adına eleştirdi ve bunu yaparken Avrupa’ya ara sıra ulaşmaya başlayan Doğu düşüncesini sık sık dayanak aldı. 1687’de Paris’te Konfüçyüsçülük üzerine Latince bir kitap, Confucius Sinarum Philosophus (Çinlilerin filozofu Konfüçyüs), yayımlandı ve Batılı aydınlar arasında geniş ölçüde okundu. 400 Bu arka plan üzerinde 17. ve 18. yüzyıllarda Doğu düşüncesini Batı’ya gerçekten tanıtmaya başlayan Fransız filozoflar arasında Bayle ve Malebranche vardır.
Bayle (1647–1706) yalnızca dinsel hoşgörüsüzlüğü değil, mutlak hakikati bulduğunu ileri süren her türlü metafizik ve dinsel iddiayı eleştirmeye ve onlara saldırmaya yoğunlaştı. Burada ona çok yarayan şey Doğu’nun doğa felsefesiydi: metafiziğe kayıtsız, her türlü dinsel eğilimden yoksun ve hakikate insanın ulaşamayacağını söyleyen “adlandırılabilen Dao, Dao değildir” önermesine dayanan bir felsefe. Gerçekten de Dao’nun bu tanımını benimseyen Bayle, “Tanrı insanın kavrayamayacağı bir alandadır” diye savundu.401 Böylece Bayle, 18. yüzyıl Aydınlanması’na önderlik eden Fransız “ansiklopedistler”in öncüsü olan Tarihsel ve Eleştirel Sözlük’ü yayımlamaya başlayan kişi oldu. Doğu düşüncesini deist sayan zamanının Avrupalı düşünürlerinden bir adım ileri gitti. Doğu düşüncesinin bir doğa felsefesi olduğunu cesaretle savundu ve onda insanlığın Batı tarzı bir din olmadan sağlam bir etik sistem kurabileceğinin kanıtını gördü.
Malebranche (1638–1715) küçük bir yapıt yazdı: Hristiyan bir filozof ile Çinli bir filozof arasında Tanrı’nın varlığı ve doğası üzerine söyleşi.402 Burada Konfüçyüsçü düşüncenin içerdiği Tanrı kavramını Spinoza’nınkiyle özdeş olarak açıklıyordu. Bu açıklama, dönemin Batılı düşünürlerinin Zhu Xi’nin li ve qi kuramı aracılığıyla Doğu’nun doğa felsefesi sistemini Spinoza’nın din anlayışıyla özdeşleştirmesinden geliyordu. Doğu’nun doğa felsefesi sistemi yalnızca Konfüçyüs’ün Konfüçyüsçülüğünün değil Taoculuğun da özü olan Dao kavramına dayandığı için, Doğu’nun Dao’su Spinoza’nın Tanrı’sıyla özdeşleştirilir oldu. Bu ışıkta Batı’nın vahiy dininin dogmatik ve akıldışı yanları öne çıkarıldı. Doğu ile Batı’nın diyaloğunda Batı’da sonunda, Doğu’nun Dao kavramını ilk kez kavrayan ve Doğu’nun Dao’sunu Batı’nın Tanrı’sıyla özdeşleştiren bir felsefe doğdu.
Onlar Fransa’da etkinken Almanya’da da Doğu uygarlığına derin bir ilgi duyan ve onu Batı uygarlığıyla eşit düzeyde karşılaştıran bir filozof çıktı: Leibniz (1646–1716). Leibniz’in Çin’e ilgisi o kadar derindi ki ona iki yapıt ayırdı. Biri Cizvit rahiplerinin raporlarına ve mektuplarına dayanan, 1697’de yayımlanmış Novissima Sinica’dır (Çin’den Son Haberler); öteki 1716’da yazılmış Çinlilerin Doğal Teolojisi Üzerine Söylev’dir. Leibniz burada Çin’in Yijing’ini, li ve qi kuramını ve başka şeyleri açıklıyor ve Doğu dininin “vahye değil zihne dayanan bir doğal din” kurduğunu düşünüyordu. Ve yukarıda gördüğümüz gibi, “insanlığın en parlak iki uygarlığı”nın “Avrasya kıtasının iki ucunda” bulunduğu ve bu iki uygarlık alışverişe başlayınca aralarında bulunan bütün öteki uygarlıkların da birlikte yüksek bir uygarlık düzeyine erişeceği vizyonuyla, Doğu ve Batı uygarlıkları arasındaki alışverişi genişletmek için gerçekten çalıştı.
Aydınlanma’dan önce ve sonra pek çok filozof Doğu düşüncesine ilgi gösterdi. Bunlar arasında Montaigne, Malebranche, Bayle, Wolff, Leibniz, Voltaire, Diderot, Helvétius, Quesnay ve Adam Smith vardır…. Christian Wolff’u (1679–1754) örnek alalım. O dönemde Alman akılcılığına önderlik eden ve Kant’ı çok etkileyen filozof Leibniz’in öğrencisiydi. Wolff Konfüçyüsçülüğü büyük bir hevesle inceledi ve özellikle Konfüçyüsçü etik felsefesine büyük saygı gösterdi. 1721’de Halle Üniversitesi’nde, dinsel bir vahiy olarak değil zihnin doğal bir dışavurumu olarak ortaya konan Konfüçyüsçü etiğin Hristiyan ahlak bilincine denk olduğunu açıkladı. Ve Konfüçyüsçülüğün akılcılığın ışığında da sağlam durduğunu, bunun da doğalcı bir ahlak bilincinin önemini gösterdiğini savundu. Bu konuşma Protestan inananları öfkelendirdi ve Protestanlar sonunda Wolff’u üniversiteden kovmayı başardı. Sonunda Wolff Prusya’dan sürüldü. 403
Paris’te profesör olan Fransız Cizvit tarihçi Du Halde (1674–1743), 1703’ten 1743’e kırk yıl boyunca Çin’e gönderilen Cizvit rahiplerinin raporlarını düzenli olarak derleyip yayımlayarak Doğu uygarlığını Batı’ya tanıttı. Voltaire ve Diderot’nun önderliğindeki Fransız ansiklopedistler gibi Batı Aydınlanması düşünürleri bu raporlardan Doğu hakkında pek çok bilgi edinebildi.404 1735’te Fransızca Çin İmparatorluğu’nun Betimlemesi’ni yayımladı; ertesi yıl İngilizceye çevrilen kitap bütün Avrupa’ya yayıldı ve büyük yankı uyandırdı. Du Halde burada Çin’in tarihini ve Doğu uygarlığının bütün yanlarını çok olumlu biçimde tanıtıp değerlendiriyordu. Aynı zamanda onu Batı’nın kurumları ve kültürüyle karşılaştırarak Batı’nın geri kalmışlığının altını çiziyordu.
Pek çok Aydınlanma düşünürü Batı uygarlığının sorunlarını kınayıp onlara saldırırken Doğu uygarlığının güçlü yanlarını dayanak alan birkaç kitap yayımladı ve Avrupa düşüncesi Doğu düşüncesine kapıldı. Batı’nın o zaman dikkat ettiği Doğu uygarlığı özellikleri şunlardı: deist bir kozmoloji; imparatorun danışmanlarının görüşünü dinledikten sonra hüküm sürdüğü etik bir yönetim sistemi; memurları aileye göre değil bireysel yeteneğe göre seçen devlet sınavları; az vergiyle çok altyapı sağlayan bir ekonomik gelenek; ve hükümetin bireylerin ekonomik etkinliğine karışmaması. Özellikle o zaman tanıtılan düşünce Pekin’deki Cizvit rahiplerinin temas kurduğu Çinli Konfüçyüsçü bilginlerin düşüncesi olduğu için ilgi Konfüçyüs üzerinde yoğunlaştı. Konfüçyüs “dünyanın şimdiye dek yetiştirdiği en büyük insan” diye övüldü, hatta “Aydınlanma’nın koruyucu azizi” (the patron saint of the Enlightenment) diye anıldı.405 Bunun nedeni Konfüçyüs’ün dönemin Batılı filozoflarının hedeflediği “doğa felsefesi”ni sistemleştirip açıklamış olmasıydı.
Rönesans’ın sonunda, Reform’la birlikte, düşüncede din ve dogmatik gelenek yerine zihni ve bireysel özerkliği vurgulayan bir hareket ortaya çıktı. 17. yüzyılın sonunda, Reform’dan sonra ve Aydınlanma’ya girilirken, artık dizginlenemeyen değişimler Batı düşüncesini silip süpürdü. Her şeyi zihinle yargılamaya çalışan Batı Aydınlanması’nda Batılı filozoflar, bin yılı aşkın süredir kendilerine tümüyle egemen olan vahiy dininin dogmalarını ve öteki özelliklerini sorgulamaya başladı. Bu dogmalara bağlılık yüzünden en küçük itirazın sapkınlık sayılmasından ve sapkınların odun ateşinde yakmak gibi uç yöntemlerle öldürülmesinden bıkıp usanarak hoşgörüyü güçlü biçimde savundular. Böylece hoşgörü (tolerance) Aydınlanma’nın şiarlarından biri oldu.
Batı deizmi 17. yüzyılın sonunda ortaya çıktı ve yüz yıl kadar Batı düşüncesine egemen oldu. Deizm 18. yüzyılın sonunda Fransız Devrimi sırasında doruğuna ulaştı ve devrim hükümeti deist bir tapınmayı, Yüce Varlık tapınmasını Fransız Cumhuriyeti’nin resmî tapınması olarak ilan etmeye kadar gitti. O dönemde kiliselerdeki, tek tanrıcılığı temsil eden azizlerin heykelleri yıkıldı. Deizm başta Fransa olmak üzere pek çok Batı Aydınlanması düşünürü tarafından geliştirildi. Batı Aydınlanması’nın öncüsü Voltaire de dahil Fransız düşünürler o zaman Doğu düşüncesinden büyük ölçüde etkilendi. Dünyada deist bir sisteme sahip tek bir uygarlık olduğunu, bunun da Doğu uygarlığı olduğunu; Doğu uygarlığının Kilise’nin ya da vahyin otoritesine değil her insanda bulunan zihin denen ışığa dayanan bir deizm olduğunu; ve Konfüçyüsçü etiğin vahye değil zihne dayanmakla birlikte Hristiyan öğretisiyle eşit değerde olduğunu düşünüyorlardı.406
Batı’nın neden Aydınlanma’ya ihtiyaç duyduğunu, yani Batı’nın neye karşı aydınlanması gerektiğini incelersek, 17. ve 18. yüzyıllarda Doğu uygarlığının pek çok bakımdan Batı’nın Aydınlanma sonrasına (post-enlightenment) çoktan ulaşmış olduğunu görürüz. Daha önce aktardığımız gibi MÖ 4. yüzyılda “yağmur duası yapılmasa da yağmur yağar” diyen Xunzi’nin felsefesi vardı: “Göğün işleyişinin değişmez yasaları vardır. Yao ve Shun (堯舜) gibi bilge krallar için var olmaz, Jie ve Zhou (桀紂) gibi zorbalar yüzünden de ortadan kalkmaz” (Xunzi, 17:1). Batı’nın, iki bin yılı aşkın süredir Batı uygarlığına derinden ve genişçe kök salmış dinin sayısız dogmasından ve hoşgörüsüzlüğünden kurtulup aydınlanmaya ihtiyacı vardı; ama Doğu uygarlığı bu dogmalardan ve bu hoşgörüsüzlükten zaten özgürdü.
Vahiy dini, doğal din, doğa felsefesi
Konfüçyüsçülüğün Aydınlanma’da Batı’da tanınmasının nedeni, temsil ettiği Doğu doğa felsefesi sisteminin vahiy diniyle kuşatılmış Batılıları çekmesiydi. Doğa felsefesi, Batı’nın Tanrı uygarlığından tümüyle farklı bir düşünce sistemine dayanır, çünkü bir peygamberin aktardığı sözlere değil doğa olaylarına dayanır. Hristiyanlığı belirten “vahiy dini”ne (revealed religion) karşılık Batılılar Konfüçyüsçülüğe “doğal din” (natural religion) der. Ama din sözcüğü Doğu uygarlığı için alışılmış bir anlatım değildir. Doğaüstü bir Tanrı, bir peygamber ve onu temsil eden rahip kastı dinin özüdür. Oysa Doğu’nun Konfüçyüsçülüğünde ve Taoculuğunda ne Tanrı, ne peygamber, ne de rahip kastı vardır; bunlar Tanrı’yı değil doğanın kendisini merkeze alır. Konfüçyüsçülük ve Taoculuk için doğru anlatım doğal din değil “doğa felsefesi”dir (natural philosophy). Doğal din Batı merkezli ve yanlış bir adlandırmadır.
Doğu’nun doğa felsefesi insan ile doğa arasındaki ilişkiyi Dao kavramıyla kurdu. İnsan doğanın Dao’suyla aracısız, doğrudan karşılaşır. Dao görünmeyene (不現), yani insan dilinde dile getirilemeyen kategoriye aittir. Batı ise insan ile doğa arasındaki ilişkiyi Tanrı denen doğaüstü bir varlık aracılığıyla kurdu. Bir aracı, peygamber, Tanrı’nın sözünü insana aktarır. Böylece peygamber aracılığıyla görünür kılınan Tanrı, görünene (示現), yani insanın dile getirebileceği kategoriye ait olur. Ve peygamberin çevresinde katı bir rahip kastı kurulur.
On dokuzuncu yüzyıldan sonra Batı’nın ezici bilimi ve tekniği, demokrasi ve piyasa ekonomisi kurumları Doğu’ya akınca, düşüncede de Batı’nın kurumları ve normları ölçüt hâline geldi. Batı uygarlığında din merkezî rolü oynadığı için Batılı düşünürler doğal olarak Doğu uygarlığında da onun merkezî rolü oynadığını varsaydı. Bu yüzden Batı uygarlığında dinin neden merkezî rolü oynar hâle geldiğini sormak yerine, Doğu uygarlığının hangi dinlere sahip olduğunu sordular. Bunun sonucunda Konfüçyüs’ün, Buda’nın ve ölümsüzlerin düşüncesinin Doğu uygarlığının merkezini oluşturduğunu gören Batılı düşünürler bunları din saydı ve onlara Konfüçyüsçülük, Budizm ve Taoculuk adlarını verdi. Ve Doğu ile Batı dinleri arasındaki farkları açıklamaya koyuldular. Ama Konfüçyüsçülük bir din değil, bir doğa felsefesi sistemidir. Batı dini yalnızca insan ile doğa arasındaki ilişkiyi değil, insanlar arasındaki ilişkileri de ayrıntılı biçimde düzenler. Batı uygarlığı Tanrı’nın verdiği vahye dayalı ve buyurucu bir etiğe, Doğu uygarlığı ise doğal ve deneysel bir etiğe sahip oldu.
Batılı düşünürler 17. ve 18. yüzyıllarda Konfüçyüsçülük aracılığıyla karşılaştıkları Doğu uygarlığının Tanrı’yla ilgisi olmayan, doğaya dayanan bir uygarlık olduğunu keşfetti. Ve Konfüçyüsçülük insan ile doğa arasındaki ilişkiyi kuran Taocu Dao kavramını doğal olarak olduğu gibi benimsediği için, Doğu kozmolojisinin de Batı’nınkinden farklı olarak insanı ve doğayı kavrayışında doğayı rahim edindiğini anladılar. 407 Doğu’nun doğa felsefesinin dayandığı evrenin Batı’nın Tanrı’sından farklı bir ilkeye sahip olduğu düşüncesi Batılı düşünürler için çok yabancı bir kavramdı. Ve Dao denen bu ilkenin insan için var olmadığı ve insan istedi diye mucizelerle bozulmadığı düşüncesi o dönemin Batılıları için çok devrimci bir kavramdı. Ama Doğu’da bu kavram iki bin yıldan uzun zaman önce, Taoculuğun Dao düşüncesi ve Konfüçyüsçülüğün ren (仁, insanseverlik) düşüncesi aracılığıyla, genel bir ilke ve Doğu uygarlığının temeli olarak çoktan kabul edilmişti. Çünkü Batılılar Yunan-Roma çağından beri tanrılara dayanıyordu, üstelik 1.300 yılı aşkın süre Hristiyanlığı devlet dini olarak benimsemişti.
Roma imparatoru Konstantin 313’te Milano fermanıyla Hristiyanlara zulmü yasakladı; ardından 380’de imparator Theodosius Hristiyanlığı Roma’nın devlet dini ilan etti. Bundan sonra Hristiyanlığın savunduğu Tanrı kavramı Batı uygarlığında insan sözlerinin ve eylemlerinin mutlak merkezi oldu. Bin yılı aşkın süre Batılılar, Kutsal Kitap’ta yazılı olandan azıcık farklı düşünen herkesin sapkınlıkla suçlandığı ve odun ateşine mahkûm edildiği bir zihin dünyasında yaşadı.
On dördüncü yüzyıldan on altıncı yüzyıla Rönesans’ta bu, büyük bir uyanışa, karakteri dinin boğucu egemenliğinden geri almaya yönelik bir harekete dönüştü. Batı düşüncesi, Orta Çağ din anlayışına dayanan dogmanın artık olduğu gibi geçerli olamayacağı bir duruma geldi. Batı, Rönesans hümanizminin, Reform’un ve Katolikler ile Protestanlar arasındaki bölünmenin, ardından da deizmin yayıldığı bir dönemden geçti. Sonra 18. yüzyılın sonunda Amerikan Anayasası’nın birinci değişikliği “devlet dini kurma yasağı maddesi”ni (Establishment Clause) içerir oldu. Hristiyanlığı 4. yüzyılda devlet dini ilan etmesinden on dört yüzyıl sonra Batı ilkesini değiştirdi: Hiçbir devlet dini kurulmamalıdır.
Batı Aydınlanması’nda dinin dogmalarından kuşku duymak, onları incelemek ve yeni kuramlar ileri sürmek Batı düşüncesinin yeni akımı oldu. Doğal olarak o zaman Batı’da bugün güçlükle hayal edebileceğimiz pek çok ilginç şey yaşandı. Böyle bir dönemde Doğu uygarlığı Batı’ya girince, onun pek çok yanı Batılı düşünürlere akılcı ve doğal göründü; saygılarını ve hayranlıklarını dile getirdiler ve onu Batı’nın akıldışı ve bilimdışı dogmalarıyla karşılaştırmaya başladılar.
Batı, her şeyin Tanrı’nın vahyiyle (ya da insanların Tanrı’nın vahyi olduğunu ileri sürdüğü insan düşünceleriyle) verilmiş normlar içinde, yani buyurucu biçimde düşünüldüğü, tasarlandığı ve yaşandığı bir yolu izlemişti. Yeryüzünde başka bir uygarlık bulunduğunu ve bu uygarlığın Tanrı’nın vahyine dayanan buyurucu bir uygarlık değil, doğayı gözlemleyen ve orada bulduğu ilkeleri ve etiği izleyen doğal ya da deneysel bir uygarlık olduğunu varsayalım. O zaman bu uygarlığın ne Batı’nın bin yıllık Orta Çağ düşüncesine ne de Batı’nın 17. ve 18. yüzyıllardaki Aydınlanma sürecine ihtiyacı olurdu.
Bu düşünce akımı zorunlu olarak Batı dininin Tanrı kavramını Kutsal Kitap’ın koyduğu normları izlemek yerine zihinle kavramaya yönelik bir hareket başlattı. Batı deizminin başlangıcı tam da budur. Siyaset ahlakı düzleminde deizm sözcüğü Batı’da ilk kez 1682’de ortaya çıktı. Merkezî düşüncesi, Tanrı’nın insan işlerine karışmadığıdır. Batı 17. yüzyılın sonundan önce insan işlerine karışan bir Tanrı kavramını merkeze alan Hristiyanlığın ezici etkisi altında yaşadığı için, deizmin 17. yüzyılın sonunda öne sürdüğü felsefe devrimciydi. Bundan önce hiç kimse Tanrı’nın insan işlerine karışmadığı düşüncesini ileri sürmeye cesaret edememişti.
Deizm, yaratıcının ya da Tanrı’nın doğanın takdirini çiğneyen hiçbir şey yapmadığını kabul ettiği için doğal bir Tanrı anlayışı ya da doğal bir din olarak da adlandırılır. Ve Doğu’nun Konfüçyüsçülüğünün ve Taoculuğunun bu doğal Tanrı anlayışına, bu doğal dine benzediği düşünülmeye başlandı. Bu yüzden Batı Aydınlanması’nda Doğu’nun Konfüçyüsçü ve Taocu düşüncesi Batılı düşünürleri güçlü biçimde çekti ve pek çok filozof deizm söz konusu olduğunda Doğu düşüncesinde Batı uygarlığının gelecekte tutması gereken yolu gördü.
Doğu uygarlığında, Batı Aydınlanması’ndan iki bin yıl önce, İlkbahar ve Sonbahar ile Savaşan Devletler dönemlerinde bir doğa felsefesi sistemi zaten gelişiyordu. Batı Aydınlanması’nın düşünürleri hedefledikleri deizm etiğinin Doğu’nun doğa felsefesinde gerçekleşmiş olduğunu keşfedince ona kapıldılar. Özellikle devletin ekonomi politik felsefesi konusunda “laissez-faire”in Doğu Taoculuğunda “eylemsizlik düşüncesi” olarak çoktan gerçekleşmiş olduğunu gördüler. Doğal olarak pek çok Batılı filozof Doğu uygarlığından etkilendi ve onu örnek almaya çalıştı.