Üçüncü Kısım Nereye gidiyoruz? · Bölüm 4

Yapay zekâ devrimi bizi nereye götürüyor? Kutuplaşma ile shuzhi (術治)

yaklaşık 84 dk · 44 not

1) İki ağızlı bir kılıç olarak yapay zekâ devrimi: Verimliliğin artması ve kutuplaşmanın derinleşmesi

Bugün yapay zekâ devriminin tam ortasındayız. Birkaç durumu ortaya koyarak insanın karşısına dikilen temel sorunun niteliğini kavramamız gerekir. En çok tartışılan sorunlar, yapay zekânın insanın yerini aldığı senaryo ya da yapay zekâyı denetleyen insanların öteki insanlara egemen olduğu senaryodur. Bu sorunlarla ilgili olarak mutlaka hesaba katılması gereken şey insan doğasıdır. Onlara ancak Homo sapiens olarak sahip olduğumuz insan doğasının çözümlenmesiyle yaklaşabiliriz.

İnsan doğasını tartışırken modern Batı felsefesinin babası denen Descartes’ın (1596–1650) düşüncesini incelememiz gerekir. Düşüncesinin doruğunda iki yapıt yayımladı: Yöntem Üzerine Konuşma (1637) ve Felsefenin İlkeleri (Principia Philosophiae, 1644). Burada “Düşünüyorum, öyleyse varım” önermesiyle insan zihnini her türlü düşüncenin kesin çıkış noktası yaptı. Doğanın matematiksel ve mekanik yasalarla açıklanabileceğini ve insanın akıl aracılığıyla doğaya egemen olabileceğini vurguladı. Madde dünyasını zihinden ayrı ve niteliği uzam olan bir töz (res extensa) olarak tanımladı ve doğayı mekanik yasalara göre devinen bir nesne olarak açıkladı. Tanrı’nın yetkinliğini örnek alan insan zihninin doğayı anlama ve denetleme yetisine sahip olduğunu düşünüyordu. Böylece doğa anlayışının özü olarak mekanist bir dünya görüşü önerdi. Doğanın karmaşık bir makine gibi olduğunu, ilkeleri bilinirse onun işlenip denetlenebileceğini açıkladı. Ayrıca insanmerkezcilik (anthropocentrism) içinde, insan aklının Tanrı’nın düzenini taklit etme gücüne sahip olduğunu ve bu yüzden doğaya egemen olma hakkını taşıdığını yorumladı.

Böylece Descartes modern bilimin gelişmesine büyük ve olumlu bir katkıda, aynı zamanda ideolojiler çağının insanmerkezciliğinin açılmasına olumsuz bir katkıda bulundu. Burada Descartes’ın insan doğası çözümlemesinin modern Batı felsefesine “akılcılık” biçiminde nasıl önderlik ettiğine dikkat etmek gerekir. Akılcılığı, Spinoza ve David Hume gibi ona karşı çıkan düşünürleri, önemlerine karşın Batı’da ezip geçmiş görünüyor. Ama ideolojiler çağının insanmerkezciliği insan toplumunu yıkımın eşiğine getirince zihni merkeze alan Batı düşünce sistemi ciddi biçimde sorgulandı. Bu iniş çıkışlara karşın Descartes’ın akılcılığı Batılıların zihninde hâlâ derinden kök salmış durumdadır. Ona dayananlar doğanın ya da insan doğasının insan gücüyle yeniden yapılabileceğini düşünmeyi sürdürür.

Yapay zekâ devrimi insanlığın zihinsel işlevlerine dokunan bir sorundur. Sanayi Devrimi bir “kas devrimi”, yapay zekâ devrimi ise bir “zihin devrimi”dir. Sanayi Devrimi, makinenin insanın bedensel emeğinin yerini alıp üretici gücü patlarcasına genişlettiği olaydı. Buhar makinesi, elektrik ve kitlesel üretim sistemleri sanayiyi insan “kası”nın yerine devindirmeye başladı. Sanayinin gücü, insanlığın Homo sapiens’in ortaya çıkışından beri dayandığı insan ve hayvan kaslarının yerini aldı. Yapay zekâ devrimi ise tersine bir “zihin devrimi”dir. Yapay zekâ insanın düşünsel ve bilişsel etkinliğine yardım ederek ya da onun yerini alarak yeni boyutta bir yenilik yaratır. Yapay zekâ devrimi insana özgü zihinsel yetileri genişletirken toplumu, ekonomiyi ve kültürü bütünüyle temelden değiştiren bir akımdır. Veri ve hesaplama altyapılarını, özerk karar almayı, fiziksel dünyayla bütünleşmeyi ve insan yaşama biçiminde değişimleri beraberinde getirir. Yapay zekâ devrimine nasıl bakmalı?

Yapay zekâ ne kadar gelişirse gelişsin, onu yaratan insan doğasının içinde devinecektir. Homo sapiens’i tehdit eden tehlike insanın yerini alacak, yani insan doğasını yeniden yapacak bir yapay zekâda yatmaz. Yapay zekâ insan doğasını yeniden kurabilseydi Homo sapiens’in tarihi orada biterdi. Homo sapiens’in biriktirdiği bütün dinler, etikler, evrim kuramları, bilimler ve felsefe sistemleri geçersiz olurdu. Bu artık Homo sapiens’in değil, yeniden başlayan yeni bir insan türünün tarihi olurdu. Homo sapiens’in bütün varlığının ve bütün düşüncesinin insan doğasıyla birlikte ortadan kalkması Homo sapiens’in ölümü demek olurdu. Homo sapiens olarak Konfüçyüs’ün ve Spinoza’nın felsefesini hatırlamalıyız: “Ölümü düşünmeye gerek yoktur. Bilgeliğimiz ölümün değil hayatın üzerine düşünmekten gelir.” Bu yüzden yapay zekânın insanın yerini alacağı varsayımı felsefenin alanına değil, bilimkurgunun alanına bırakılmalıdır.

Yapay zekâ devrimini denetleyen insanların öteki insanlara egemen olduğu senaryo da insan doğasından yola çıkılarak çözümlenmelidir. Yapay zekâ gelişse bile insan doğası sisteminin içinde devinecektir. Güçlü bir bencillik ve zayıf bir özgecilik ve onları yönetmeye çalışan etik ve yasalar: Bu sistem yapay zekâ devrimini de yönetmeyi sürdürecektir. Şimdiye dek hiçbir vahiy dini, hiçbir metafizik mantık, hiçbir ideoloji insan doğası denen doğa yasasından kaçarak insan dünyasına egemen olmadı. Yapay zekâ da bu sistemin içinde kalacaktır. Bu yüzden bazı insanların yapay zekâ aracılığıyla öteki insanlara tümüyle egemen olabileceği olasılığını da felsefenin alanına değil, bilimkurgunun alanına bırakmak daha iyidir.

Bu olasılıklardan çok, yapay zekâ devriminin getireceği sorunlar öngörmediğimiz türden olabilir. Sanayi Devrimi kimsenin öngörmediği iklim değişikliğini getirdi ve bu, hayatlarımız üzerinde geniş etkiler yapıyor. Sanayi Devrimi iklim değişikliğinin uzak nedenidir (遠因). Sanayi Devrimi olmasaydı iklim değişikliği de olmazdı. 18. yüzyılın sonunda Britanya’da başlayan Sanayi Devrimi kömür ve petrol gibi fosil yakıtların kullanımını patlarcasına artırdı; böylece atmosferdeki sera gazı yoğunluğu birden yükseldi ve bu, küresel ısınmanın ve iklim krizinin yapısal çıkış noktası oldu. Ama hiçbir insan bunu planlamadı ya da başkalarına egemen olmak için kullanmadı. Yalnızca iklim değişikliğinin insanlığı tam bir yok oluşa götürme olasılığı düşüktür, ama uygarlığın çöküşüne ve kitlesel bir nüfus düşüşüne yol açma tehlikesi pekâlâ vardır. Hayatta kalma koşulları kötüleştikçe yaşanabilir bölgeler deniz seviyesinin yükselmesi, sıcak hava dalgaları, kuraklıklar ve sellerle daralır. Tarımsal verimliliğin düşmesi ve su kıtlığıyla kitlesel kıtlıkların olasılığı da artar. Aynı zamanda iklim değişikliği bulaşıcı hastalık taşıyıcılarının yayılmasını mümkün kıldığı için salgınlar her an patlak verebilir.

İklim değişikliğine insan doğasından yola çıkarak yaklaşalım. İklim değişikliği, insan açgözlülüğünün servetini sonsuzca artırmaya çalıştığı insan doğasını denetlemedeki başarısızlıktan kaynaklanır. İnsan buna yetenekli olsaydı, bütün dünya sanayileşme ve ticaretle kaplanıp doğanın yağmalanmasına varmadan önce insan toplumu bunu yönetirdi. Sanayi Devrimi’yle sermaye ve teknik aracılığıyla büyütülen insan arzusu ve bencilliği doğanın sınırsızca sömürülebileceği yanılsamasını doğurdu ve sonunda iklim değişikliği sonucuna vardı. Son on yıllarda iklim değişikliği konusunda yinelenen uyarılara ve başımıza gerçekten gelen sorunlara karşın insanlık gelecek kuşakların hayatta kalma şansını güvenceye alma sorumluluğundan yüz çeviriyor.

Yapay zekâ devrimi insan doğasının yeniden güçlü biçimde kendini gösterdiği bir sahne oluyor. Çünkü Sanayi Devrimi de yapay zekâ devrimi de insan doğasını gösteren aynalar ve onu büyüten yükselticilerdir. Sanayi Devrimi insana pek çok iyilik getirdi. Aynı biçimde yapay zekâ devrimi de insana pek çok iyilik getirecektir. Ama aynı zamanda, Sanayi Devrimi insan açgözlülüğünü insanın denetleyebileceğinin ötesinde büyüttüğü gibi, sorun yapay zekâ devriminin insanın servete bağlılığını ve iktidar hırsını daha da büyük ve çıplak biçimde gösterecek olmasıdır. Yapay zekâ devrimi insanı daha özgür mü kılacak, yoksa daha bağımlı mı?

Sanayi Devrimi sırasında Luddit hareketini (Luddite movement, 1811–1816) yaşadık. Ludditler, gerçek olup olmadığı bilinmeyen ve dokuma tezgâhlarını kırmaya başladığı söylenen “Ludd” adlı bir kişiyi izleyen dokuma işçileriydi. Bu hareket Sanayi Devrimi’nin başında İngiliz işçilerinin makine kırma hareketiydi. Basit bir ayaklanmanın ötesinde işçi sınıfının yaşama hakkı mücadelesiydi. Luddit hareketine katılanlar, ilk kaygısı işsizlik ve yoksulluğun derinleşmesi, yani toplumun kutuplaşması olan insanlardı. Sonraki sendika ve demokrasi hareketlerinin zeminini hazırladıkları düşünülür. Aynı zamanda olumsuz yan durmadan büyüdü. Sendika ve demokrasi hareketlerine karşın zengin ile yoksul arasındaki uçurum sorunu Sanayi Devrimi’nden sonra fiilen derinleşti. İnsan doğasında içkin olan açgözlülük ve kutuplaşma o ölçüde genişledi.

Sanayi Devrimi’nin ve yapay zekâ devriminin tutacağı yönü insan zihninin tasarıları ya da metafizik buluşlar değil, sonunda insan doğası belirler. Yapay zekâ devriminin hangi yönü tutacağını, insan doğasının Sanayi Devrimi aracılığıyla nasıl işlediğine dair geçmiş örnek iyi gösterir. Yapay zekâ devriminin getireceği pek çok ilerlemeyi olumlu görmek ve onlardan keyif almak gerekir. Karşıt sesler de yükseliyor: “Bütün yapay zekâyı havaya uçurup geçmişe dönelim.” Bu, Sanayi Devrimi sırasında ortaya çıkan Luddit hareketiyle aynı doğrultudadır. Ama Sanayi Devrimi’ni görmezden gelemediğimiz gibi yapay zekâyı da görmezden gelemeyiz. Bu geleceğin büyük eğilimidir ve geride kalmamak gerekir. Ama zengin ile yoksul arasındaki uçurumun derinleşmesinin, yani orta sınıfın daralmasının ulusların içinde ve arasında yol açtığı istikrarsızlığı nasıl yöneteceğiz?

Sanayi Devrimi ve yapay zekâ devrimi: Kutuplaşma, kamu yararını hiçe sayarak özel çıkarın peşine düşmekten doğar

Kutuplaşma, kamu yararı görmezden gelinerek özel çıkarın peşine düşmenin haklı gösterilmesinden doğar: Bu, özel çıkar ile kamu yararının yakınsaması kuramıdır. Büyük şirketler özel çıkarlarının peşine düşse bile bu özel çıkarın sonunda kamu yararı olarak geri döneceğini ve herkese yarayacağını söyleyen kuramdır. Ama Sanayi Devrimi’nin ve yapay zekâ devriminin gösterdiği, bu varsayıma karşıt bir durumdur. Zenginlerin daha zengin, yoksulların daha yoksul olduğunu ve orta sınıfın zayıfladığını gösterir. Sonuçta kutuplaşmanın özü, kamu yararını çiğneyen ve özel çıkarın peşine düşmeye izin veren bir ekonomi politik sistemdedir.

Kutuplaşmanın özüne bakalım. Sanayi Devrimi bir kapitalist sınıf oluşturdu. Bunlar buhar makineleri, dokuma tezgâhları, demiryolları gibi yeni sanayilere yatırım yapan ve muazzam servetler biriktiren girişimciler ve fabrika sahipleriydi. Dokuma, çelik ve demiryolu sanayicileri Sanayi Devrimi’nden sonra “sonradan görme zenginler” olarak yükseldi. Bundan önce soylular ve toprak sahipleri toplumun üst sınıfını oluşturuyordu; Sanayi Devrimi’nden sonra “sanayi kapitalisti” (industrial capitalist) yeni üst sınıf olarak yerini aldı. Sanayi Devrimi milyonerleri ortaya çıkardı ve toplumun kutuplaşmasına ve iklim değişikliğine yol açtı.

Sanayi Devrimi “milyoner”i (Millionaire) doğurdu. Sanayi Devrimi’nden sonra uluslar arasındaki paradigma yağmadan ticarete geçerken, bir milyonerin servetinin bin katına sahip “milyarderler” (Billionaire, bir milyar dolar ya da daha fazlasına sahip olanlar) çoğalıyor. Ardından yapay zekâ devrimiyle yüz milyar dolar ya da daha fazlasına sahip olanlar, “yüz milyarderler” (Centibillionaire) ortaya çıkıyor. Kaç yüz milyarder var? Dünyada on altı tane sayılıyor ve hepsi Batılı. Bu, özel çıkar ile kamu yararının yakınsadığı söylenen bir ekonomi politik sistemde doğar.

Uluslararası yardım ve kalkınma örgütü Oxfam’ın ve Dünya Eşitsizlik Laboratuvarı’nın (WIL) son raporlarına göre en zengin on kadar kişinin sahip olduğu servet, dünya nüfusunun en yoksul yarısının (yaklaşık dört milyar kişi) servetini aşıyor. Bu, dünya eşitsizliğinin tarihsel bir doruğa ulaştığını gösterir. Bu eşitsizlik oranı her yıl hızlanıyor. Ve uçurum durmadan derinleşiyor. Kutuplaşma artık daha fazla büyüyemeyeceği bir duruma ulaşıyor. İnsan doğasında içkin olan açgözlülük ve egemenlik genişlemeyi sürdürüyor.

Bunlar geleceğin sermayesini yöneten “yapay zekâ kapitalistleri” (AI capitalist) olur. Yapay zekâ devriminden en çok yararlanan sanayiler arasında yarı iletkenler, veri merkezi inşası, elektrik donanımları ve batarya malzemeleri vardır. Bu yapay zekâ kapitalistleri karşısında sanayi kapitalistleri, yani dokuma, çelik ve demiryolu sanayicileri güçlerini yitirir. Yapay zekâ kapitalistleri verileri tekellerine alır. Sanayi Devrimi’nde sermayenin özü toprak ve makineyse, bugün veriler ve algoritmalardır. Platform egemenliğine sahip olurlar, çünkü küresel platform şirketleri yapay zekâ teknolojisiyle piyasaları ele geçirir. Her şeyden önce servetin yoğunlaşmasını güçlendirirler. Bir avuç girişimci ve yatırımcı astronomik varlıklar biriktirerek toplumsal kutuplaşmayı derinleştirir. Servetlerinin gücü öylesine astronomiktir ki siyasal ve toplumsal etkiyi ele geçirirler. Yapay zekâ kapitalistleri basit ekonomik iktidar sahipleri olarak değil, siyaseti, etiği, hatta kültürü yönlendiren yeni bir egemen sınıf olarak yükselir.

Milyarderlerin ardında işsizlik ve yoksulluğun derinleşmesi pusuda bekler. Teknolojinin kendisinden çok, bölüşümdeki adaletsizliğe ve sosyal güvenlik ağlarının yetersizliğine karşı tepki toplumsal sorunların merkezi olur. Yapay zekâyı kullanan şirketlerin, hükümetlerin ve iktidar gruplarının onu özel çıkarları için toplumu egemenlik altına almanın bir aracı olarak kullanma olasılığı sorun olur. En çok yüz milyardere sahip olan ABD’de bunu en büyük sorun olarak görüp düzeltmeye çalışanlar da vardır. Bir toplum ya da devlet çöktüğünde büyük şirketler de sonunda onunla birlikte çöker. Bunlar bu “ilişkisellik”in gerçeğini görebilecek geniş bir görüşe sahip insanlardır.

Warren Buffett’ın çabaları bunun iyi bir örneğidir. Buffett “zenginlere vergi indirimi”ne karşı çıkmış ve tersine zenginlere vergi artışını güçlü biçimde savunmuş bir insandır. Çalışanlarının kendisinden daha yüksek bir vergi oranı ödediği gerçeğini eleştirerek çok yüksek gelirlilerin daha fazla vergi ödemesi gerektiğini vurguladı. 2011’de New York Times’ta yayımlanan “Stop Coddling the Super-Rich” (Süper zenginleri şımartmayı bırakın) başlıklı yazısında ABD’nin bütçe açığını kapatmak için zenginlere vergi artışı çağrısında bulundu. Ödediği gelir vergisi oranının (%17,4) büro çalışanlarınınkinden (%33–41) düşük olduğunu vurguladı. En zengin 400 vergi mükellefinin ortalama vergi oranının 1992’de %29,2’den 2008’de %21,5’e düşmesini eleştirdi. Yazısına “daha yüksek vergi oranlarının ne yatırımı ne de istihdam yaratmayı engellediği” düşüncesini de ekledi.

Savı, Obama yönetimi döneminde “Buffett kuralı” (Buffett Rule) denen bir politika önerisine dönüştü: yılda bir milyon dolar ya da daha fazla geliri olan çok yüksek gelirlilerin en az orta sınıfla aynı vergi oranını ödemesi gerektiği ilkesi. Bu, zenginlere yönelik vergi indirimlerini azaltmaya ve vergi adaletini güçlendirmeye yönelik bir girişimdi. Gerçekleşmedi; bireyciliğe dayanan Batı ekonomi politik sistemi yüzünden. Karşıtları damlama etkisi denen şeyi öne sürerek bireycilik yoluyla servet yaratılmasını savunmayı sürdürdü. Sonunda Buffett kuralı yasalaşamadı. ABD’nin ötesinde dünyada bir “küresel servet vergisi” tartışılmaya başlandı. G20 uzlaşmasıyla (2024) “çok büyük servetler”e uluslararası bir asgari vergi oranı uygulayan bir plan tartışıldı; amaç vergi kaçakçılığını önlemek, eşitsizliği hafifletmek ve iklim ile yoksullukla mücadele için kaynak sağlamaktı. Şirketlere yönelik %15’lik küresel asgari vergi (最低限稅, Global Minimum Tax) uygulama aşamasına girdi. Ama asıl önemli olan, bireysel servetlerin küresel ortak vergilendirilmesi siyasal uzlaşma sağlanamadığı için suya düştü. Bütün bunlar Batı’nın bireyci sistemi içinde yaşandı. Bu düşünceler pek çok çabaya karşın hükümet politikasına dönüşemediği için başarısız oldu. Bu, bireycilik ve özel çıkar ile kamu yararının yakınsaması mantığına sahip Batı felsefe sistemi içinde güçlükle ayakta kalabilecek bir çabadır.

Yapay zekâ devrimiyle ilgili olarak ABD’li senatör Sanders’ın en çok dikkat ettiği konu tam da kutuplaşmanın derinleşmesidir. Sorunu, yapay zekâ devriminin insan doğasının yeniden kurulmasını mümkün kılıp olumlu biçimde işleyecek olmasında değil, insan doğasındaki bencilliğin dışavurumu olan egemenliğin genişlemesinde görür. Ekonomik eşitsizliğin derinleşmesi konusunda yapay zekânın kitlesel iş kayıplarına yol açabileceği ve yararlarının büyük olasılıkla birkaç büyük şirkette ve “milyarderler sınıfı”nda toplanacağı uyarısında bulundu. Burada var olan ekonomik kutuplaşmayı daha da derinleştirebileceği kaygısını dile getirir. Yapay zekânın yalnızca ekonomiyi değil, siyaseti, eğitimi, çevreyi, hatta savaş yapma biçimini bile değiştirebileceğini vurguladı. Özellikle “robot askerler” gibi askerî kullanımların toplumsal istikrarsızlığı ve iktidarın yoğunlaşmasını derinleştirebileceğini düşünüyor. Sanders, yapay zekânın “devrimci ve dönüştürücü bir teknoloji” olduğunu kabul etmekle birlikte, Kongre’yi ve toplumu tartışmada ve düzenlemede çok geride kalmakla eleştirdi. Veri merkezlerinin inşasına bir moratoryum (moratorium) getirilmesini istemeye kadar gitti ve toplumsal uzlaşmanın ve düzenleme sistemlerinin yapay zekâ gelişiminin hızına yetişmesi gerektiğini vurguladı. Sanders’ın görüşü, yapay zekâ devriminin yalnızca bir teknik ilerleme sorunu değil, toplumsal iktidar yapılarını ve eşitsizliği genişletebilecek tehlikeli bir katalizör olduğudur. Sanayi Devrimi işçi sınıfı ile kapitalist sınıf arasındaki uçurumu derinleştirdiği gibi, yapay zekâ devrimi de benzer bir kutuplaşma mekanizmasını genişletebilir.

Kutuplaşmayla başa çıkmanın yolu servetin bölüşümündedir. Bu bizi kâr arayışı ile açgözlülüğü ayırmak gerektiği önermesine götürür: Kâr arayışını nasıl güvenceye alıp açgözlülüğü nasıl yöneteceğiz? Bu soru bizi bir kez daha kamu yararı ve özel çıkar sorusuna getirir. Kamu yararı güvenceye alınırsa kutuplaşma azalır, yani orta sınıf korunur; ama özel çıkarın peşine düşmeye izin verilirse kutuplaşma artar ve orta sınıf küçülür. Orta sınıfın daralması Batı’nın belirgin özelliğidir. Kutuplaşma orta sınıfın ücretlerinin durgunlaşması ve hayat pahalılığının artmasıyla kendini gösterir. Verimlilik düzenli olarak arttı, ama ücretler ona ayak uyduramadı. Konut, eğitim ve sağlık giderlerinin fırlamasıyla orta sınıfın gerçek satın alma gücü azalır. Batı’da otomasyon ve küreselleşme yüzünden imalat sanayisinin ve geleneksel sanayilerin işleri yurt dışına taşınıyor ya da otomasyonla ikame ediliyor. Orta sınıfı ayakta tutan istikrarlı “ara beceri işleri” ortadan kalkıp yerlerini güvencesiz hizmet işlerine ve düşük ücretli emeğe bıraktıkça servet uçurumu derinleşir.

Gayrimenkul, hisse senetleri vb. varlıkların fiyat artışı yalnızca varlık sahibi üst sınıfa yarar. Orta sınıf servet biriktirmekte zorlanır ve borca (öğrenim kredileri, konut kredileri) daha çok bağımlı olur. Politikalar ve vergi yapısı bakımından vergi ve sosyal politikalar üst sınıfın lehine tasarlanır ya da orta sınıfı yeterince korumaz. Özellikle ABD’de sağlık ve eğitim giderlerinin yükü o kadar ağırdır ki orta sınıf kolayca alt sınıfa itilir. 1970’lerden beri ABD’de ve öteki Batı ülkelerinde orta sınıfın payı düzenli olarak azalıyor. Bu, derinleşen bir kutuplaşmayla kendini gösterir: Üst sınıfın zenginleştiği, alt sınıfın daha güvencesiz olduğu ve orta sınıfın yavaş yavaş ortadan kalktığı bir yapı ortaya çıkar. Toplumsal etkileri siyasal kutuplaşmaya, toplumsal istikrarsızlığa ve demokrasinin temellerinin zayıflamasına yol açar. Batı’da orta sınıf dört eksenin aynı anda etkisiyle çöküyor: ekonomik yapının değişmesi (otomasyon ve küreselleşme), hayat pahalılığının artması, servet uçurumu ve politikaların başarısızlığı.

2) “Batı uygarlığı nasıl çökebilir”: Orta sınıfın ortadan kalkması

Batı’nın piyasa ekonomisi sistemi devletçilik (statism) denen açgözlülük karşısında büyük bir başarı kazandı. Ama zamanla kabileciliğin (tribalism) açgözlülüğü Batı’nın piyasa ekonomisini tehdit etmeye başladı. Batı kabileciliği Batı’nın bireycilik (individualism) felsefesinin bir uzantısıdır. Batı’nın laissez-faire’i bireysel özerkliği başıboş bırakarak özerkliğin özgürlüğe dönüştüğü bir süreçten geçti. Bu, birey ve grup düzeylerinde özel çıkar ile kamu yararının yakınsaması kuramıyla birleşince özel çıkarın kamu yararından önce geldiği olguyu doğurur. Kamu yararı ile özel çıkarın yakınsaması kuramı zorunlu olarak sonunda bir ülkenin ekonomik sisteminde zengin ile yoksul arasındaki uçurumu derinleştirir. Kralların ulusun ekonomisini kendi özel çıkarları için yönetip halkla aralarındaki gelir uçurumunu derinleştirdiği devletçilik olgusu, bugün kabileciliğin önderlerinin kralların yerine özel çıkarlarının peşine düşüp halkla aralarındaki gelir uçurumunu derinleştirdiği bir olguya dönüşüyor.

“How Western Civilization Could Collapse” (Batı uygarlığı nasıl çökebilir) başlıklı bir makale geleceğe bakarak Batı ekonomi politiğinin karşı karşıya olduğu sorunları ortaya koydu. 459 Demokrasi, bireysel özgürlük ve toplumsal hoşgörü gibi değerler üzerine kurulmuş Batı uygarlığının otuz yıl içinde, bir kuşak içinde bir bunalımla karşılaşabileceğini açıklar. İki neden öne sürer: Batı uygarlığı küresel ısınma dahil ekosistemin yıkımıyla ya da zengin ile yoksul arasındaki uçurumun derinleşmesine göz yumarak çökebilir. Gelişmiş ülkelerin seçkin grupları yalnızca kendi servetlerinin peşinden koşmayı sürdürmeyi amaçlayıp insanlığın geri kalanının hayatına kayıtsız kaldığında böyle bir toplum sonunda geriler. Bu sorun bir ülkenin iç meselesi olarak kalmaz. Ulusların içinde zengin ile yoksul arasındaki uçurumun derinleşmesi zorunlu olarak uluslar arasındaki uçurumun derinleşmesine yol açar. Sonunda bütün yeryüzünün sorunu olur.

Zengin ülkeler ile yoksul ülkeler arasındaki uçurum her gün biraz daha derinleşiyor. Zengin ülkeler her gün daha zengin oluyor, yoksul ülkeler için ise yalnızca ayakta kalmak her gün biraz daha zorlaşıyor. 460

Gelişmiş ülkeler, her biri kendi içindeki zengin ile yoksul arasındaki uçurumun derinleşmesiyle uğraştığı için dünyanın sorunlarına kendini verecek durumda değil. Dünya sorunlarını bir yana bıraksak bile gelişmiş ülkelerin yalnızca iç sorunları yüzünden belirleyici bir bunalımla karşılaşma olasılığı yüksektir. ABD ve Birleşik Krallık örneğini alırsak, zengin ile yoksul arasındaki uçurumun bugünkü eğilimi sürerse 2050 dolaylarında ABD’de ve Birleşik Krallık’ta orta sınıf ortadan kalkmış olacak ve nüfusları iki parçaya bölünecek: zenginler ve çok yoksullar.

2050 dolaylarında ABD ve Birleşik Krallık temelde yalnızca iki toplumsal sınıfı olan ülkeler hâline gelecek. Küçük bir seçkin grup iyi yaşayacak, ama geri kalanların çoğu gittikçe zorlaşan hayat koşullarıyla karşılaşacak… Hoşnutsuzluk ve korku içinde yaşayarak dine, ırka ya da ulusa sarılacaklar. Zenginler sahip oldukları servete daha da sıkı sarılacak ve yoksulların çoğunu her zamankinden daha çok çalıştıran bir sisteme geçecek.461

Böyle bir ülkede iki uçta duran insanlar birbirleriyle amansız bir mücadeleye girer ve ülke bir ülke olarak işleme yetisini yitirir. Demokrasi, bireysel özgürlük ve hoşgörü gibi değerler gittikçe ihmal edilir. Bu, Batı’nın düştüğü “gelişmiş ülke tuzağı”dır. Gelişmiş ülke tuzağının ne anlama geldiğini, o sırada Lüksemburg başbakanı olan Jean-Claude Juncker’in (1995’ten 2013’e on dokuz yıl başbakan, ardından Avrupa Komisyonu başkanı) avro bunalımı patlak vermeden önce, 2007’de söylediği bir söz tam olarak vurgular: “Hepimiz ne yapılması gerektiğini biliyoruz, ama bunu yaptıktan sonra nasıl yeniden seçileceğimizi bilmiyoruz.” (We, heads of government all know what to do, we just don’t know how to get reelected when we do it.) Juncker’in sözleri, her şeyden önce Batılı gelişmiş ülkelerin taşıdığı devasa borçları, bunlara bağlı sosyal harcamaları ve bunları düzeltemeyen siyasal sistemleri hedef alır.

Bundan kaçınmak için gelişmiş ülkeler “zengin ile yoksul arasındaki uçurumun derinleşmesinden ve borçla finanse edilen bir refah devletinin sürdürülmesinden” çıkmalıdır. Bunu yaparlarsa Batı uygarlığının çöküşünden kaçınabilirler. Ama zaman insan eylemini sonsuza dek beklemez. Pek çok bilim insanı bugünkü durum değişmezse çöküşe varacağını öngörüyor. Bunlar arasında Batı uygarlığı çökerse Çin gibi güçlü ülkelerin ayakta kalacağını düşünenler de var.462

Batı uygarlığı gerilese bile Doğu uygarlığı neden ayakta kalabilir? Doğu’nun neden şaşırtıcı bir ekonomik büyüme gerçekleştirdiğini, yeryüzünde orta gelir tuzağından çıkan tek bölge olduğunu ve demokratik bir piyasa ekonomisini başarıyla kurduğunu incelemek gerekir. Amerikalı araştırmacı Lawrence E. Harrison “Culture Matters” (Kültür önemlidir) adlı denemesinde Doğu’nun Konfüçyüsçü kültür alanını örnek alarak bir ülkenin kültürü ile ekonomik gelişmesi arasındaki sıkı bağ üzerine keskin bir görüş dile getirir.

Singapur, Hong Kong ve Tayvan tropik kuşaktadır… Olağanüstü ekonomik gelişmeleri, Konfüçyüsçü kültür alanındaki Japonya’nın ve Kore’nin ekonomik başarısını yineler… Tropik Tayland’daki, Endonezya’daki, Malezya’daki ve Filipinler’deki Çinli azınlıkların ekonomik başarısı da Konfüçyüsçü kültürün önemini gösterir. Peru’daki ve Brezilya’daki küçük Japon azınlıklar için de durum aynıdır. 463

Latin Amerikalı araştırmacılar eskiden “bahaneler” öne sürüyordu: Ekonomik gelişme iklim, sömürge geçmişi, egemenlik yapıları (dependence theory) ya da ırk ayrımcılığı yüzünden zordu. Profesör Harrison, Latin Amerika’daki Doğu Asyalılara, Çinlilere, Korelilere ve Japonlara bakılınca bunların hiçbirinin neden olamayacağını açıklar. Ekonomik gelişmenin yalnızca kurumlarla ya da yalnızca modellerle gerçekleştirilemeyeceğini, başka bir deyişle kurumları ve modelleri kültürün belirlediğini gösterdi.464

Bütün yeryüzüne bakıldığında Batı’ya yalnızca Doğu’nun yetiştiğini, Doğu ve Batı dışında henüz hiçbir ülkenin ne ekonomik gelişme ne de demokrasi bakımından gelişmiş ülke olmadığını açıklar. Sonuçta insanlığın yalnızca yüzde 30 kadarının gelişmiş demokrasilerde yaşadığını, geri kalan yüzde 70 için gösterilen çabaların yarım yüzyılı aşkın çabaya karşın sonuç vermediğini vurgular. 465

İspanya, Portekiz, Kore, Tayvan, Singapur ve Hong Kong gibi yalnızca bir avuç ülke Rostow’un kalkınma planına göre gelişmiş ülkeler arasına katıldı. Bugünkü altı milyar kadar insandan yalnızca bir milyar kadarı gelişmiş demokrasilerin safındadır. 466

Gerçekten de başta Japonya olmak üzere Doğu Asya ülkelerinin, ardından Kore, Tayvan, Hong Kong ve Singapur’dan oluşan dört ejderin ve Çin’in ekonomik gelişmesi hızı ve genişliği bakımından tarihte eşi görülmemiş bir şeydir. Batılı araştırmacılar buna toplu olarak “Konfüçyüsçü çalışma ahlakı” (Confucian Work Ethics) der ve onu Batı kapitalizminin yükselişi sırasında Batı’nın sahip olduğu “Protestan çalışma ahlakı” (Protestant Work Ethics) denen şeyle karşılaştırır.

Konfüçyüsçü çalışma ahlakının özellikleri olarak çalışkanlığı, tutumluluğu, eğitim tutkusunu, mütevazı bir hükümeti, “ertelenmiş tatmin” (deferred gratification ya da deferment of present pleasure for greater future gain) geleneğini ve etkili hukuk ve sosyal güvenlik sistemlerini sayarlar. Sonuçta “Konfüçyüsçü” ülkeler ekonominin ve demokrasinin başarısının bütün koşullarına tümüyle sahip olduklarını kanıtladı. Doğu Asya’nın bu yükselişi, Doğu’nun hiçbir zaman ekonomik gelişme gerçekleştirip Batı’ya yetişemeyeceğini söyleyen Max Weber’in görüşünü gölgede bırakır.467 Bu tümüyle Batılı bir önyargıdır ve ekonomi politik düşüncesinin özünü çarpıtır.

Bütün Doğu Asya ülkeleri eğitimin, gelişmenin, çalışma ahlakının, liyakatin, çalışkanlığın ve tutumluluğun dile getirdiği Konfüçyüsçü değerleri paylaşır. Ekonomik büyümeleri, Max Weber’in Konfüçyüsçülük ve Taoculuk adlı kitabında savunduğu şeyin ne kadar zorlama olduğunu ortaya çıkardı. Weber, Kalvinizmde görülen “seçilmişler arasında olup olmadığından emin olamamaktan doğan gerilim” olmadığı için Çin’de kapitalist büyümenin olanaksız olduğunu savunuyordu. 468

Doğu’nun Konfüçyüsçü çalışma ahlakı insanın kendisi için uygulandığından, dinsel kuramdaki değişimlerle ya da dünyanın sonu öğretilerinin haber verdiği yazgıyla ilgisi olmaksızın içsel bir gereksinimle işler; bu yüzden sağlam bir uygarlık temeline sahip olduğu düşünülebilir. Batı basını Doğu Asya değerleri olarak “eğitimi, çalışkanlığı, tutumluluğu ve gelecekte daha büyük bir başarı için bugünkü hazzı erteleme tutumunu” anar.469 Batı istatistikleri de Avrupalılar, Amerikalılar ve Doğulular arasında Amerikalıları ölçü aldığında Avrupalıların Amerikalılardan yüzde 20 kadar az, Doğuluların ise yüzde 30 kadar fazla çalıştığını belirtir ve Doğu’nun çalışma ahlakını en güçlüsü olarak betimler.

Pek çok uzman Doğu Asya’da ekonomik gelişmenin gerçekleşmemesinin nedeninin tam da Konfüçyüsçü düşüncede olduğunu düşünüyordu… Bu görüş 20. yüzyılın ortasında bile yaygındı. Ama Doğu Asya’da ekonomik bir sıçrama için gerekli öğeleri, yani güçlü bir eğitimi, başarma duygusunu, liyakati, çalışkanlığı ve tutumluluğu ortaya çıkarmakta belirleyici rolü bu aynı kültürel ve siyasal önderliğin oynadığı görülmeye başlandı. 470

Genel olarak din üzerine araştırmalar Protestan, Yahudi ve Konfüçyüsçü toplumların Katolik, İslami ve Ortodoks toplumlardan daha fazla ekonomik gelişmeyi destekleyici öğeye sahip olduğunu, bu son grubun ise ekonomik gelişmeyi engelleyen öğeler gösterdiğini bulur.471

Sonuçta 19. yüzyılın ortasından 20. yüzyılın sonuna dek Batı’nın, açık bir neden olmaksızın, Doğu uygarlığında yalnızca Doğu’nun neden Batı tarafından ezildiğini açıklayan kusurları bulmaya çalıştığı düşünülebilir. Özellikle 20. yüzyılın ortasına dek Doğu’nun ekonomik gelişmede ve demokraside geri kalmasının nedenlerini Konfüçyüsçülüğün ve Taoculuğun modernlik öncesi, akıldışı, bilimdışı ve demokratik olmayan niteliğinde bulmaya yoğun biçimde çalışıldı.472 Ama Doğu’nun ekonomik gelişmede, demokraside ve toplumsal gelişmede sürüp giden atılımlarına dikkat eden Batı, Doğu’nun tinsel kültüründe içkin olan ekonomi politik düşüncesinin değerini ancak 21. yüzyılın başında yavaş yavaş tanımaya başladı: Konfüçyüsçülük (eğitime ve liyakate değer verme geleneği, evrensel etik, çalışkanlık ve tutumluluk kültürü), Taoculuk (hafif vergilerle ve mütevazı bir hükümetle bireysel ekonomik girişimi güvenceye almak, doğa ile insan arasındaki uyum), Budizm (merhamet düşüncesi, mülke bağlanmamanın değeri) ve başkaları.

Doğu’nun bu güçlü yanları rastlantıyla doğmadı. Siyasal bir kararla ya da bir kararlılıkla da yaratılamaz. Tarihe ve geleneğe sinmiştir. Doğu’nun Batı’dan farklı, kendine özgü derin ve geniş bir kültürel arka planı ve felsefi bir temeli vardır. Yani ekonomi politik düşüncede Doğu kabilecilikten Batı’dan daha sıkı biçimde sakınır. Doğu çalışma ahlakının niteliği Doğu’nun ve Batı’nın ekonomik gelişme modellerinde bulunur. Fark şudur: Doğu insan doğasının bencilliğini yöneterek ekonomik gelişmeyi arayan bir model, Batı ise onu başıboş bırakarak arayan bir model gösterir.

Ulus devletlerin kurulmasında Batı’dan iki bin yıl önde olan Doğu’da, ulus devletlerin kuruluşuyla birlikte ortaya çıkan ekonomi politik düşüncesinde bulunacak bir bilgelik ve politikalar vardır. Singapur’un merhum başbakanı Lee Kuan Yew, Doğu düşüncesinde bulunan, Batı’nınkinden farklı ekonomi politik düşüncesini iyi açıklar. Batı’nın yaşadığı ve komünizmin ortadan kalkmasıyla ABD’nin başına gelen ekonomi politik sorunları şöyle açıklar:

Bir toplumun başarılı olması için rekabet yoluyla yetenekli insanları yetiştirirken herkese de fırsat vermesi gerekir. Yani rekabet ile iş birliği bir arada var olmalıdır. Komünizmde olduğu gibi herkes benzer sonuçları paylaşırsa ilerleme olmaz. Komünizmin ortadan kalkmasının nedeni budur. Öte yandan yalnızca yetenekleri geliştirmeye yoğunlaşılırsa, başaranlar her şeyi alır ve başaramayanların hiçbir şeyi kalmazsa zengin ile yoksul arasındaki uçurum gittikçe derinleşir. Sonunda, Amerika’da olduğu gibi, toplumun dengesi ve hakkaniyeti bozulur. 473

Bu koşullarda zengin ile yoksul arasındaki uçurum sorununu çözerken ekonomik gelişmeyi gerçekleştirmenin yolunun Doğu’nun ekonomi politik felsefesinde bulunduğunu düşünür ve yin ile yang kuramını tanıtır. Bir ülkede ekonomik bakımdan güçsüzlere destek ile ekonomik gelişmeyi gerçekleştirenlerin hakkını vermek yin ile yang felsefesine göre uyumlu kılınmalıdır. Yani rekabet ile iş birliğini bir arada var etmek gerekir:

En iyi yol Doğu’nun yin ile yang kuramında bulunur. Hem rekabetin hem iş birliğinin peşine düşmek gerekir… Bu, Batılı liberallerin yaptığından farklıdır. Onlar halkı her türlü utancı bir yana atmaya ve sosyal yardımı bir hak olarak durmadan talep etmeye kışkırtır. Sonunda o ülkenin sosyal harcamaları patlar.474

Bu koşullarda kültürün temel göreviyle karşı karşıyayız: Doğu kültürünün temel güçlü yanlarını, eğitime değer verme, liyakat, çalışkanlık ve tutumluluk ve kendini yetiştirme geleneklerini nasıl koruyacağız? Bu durum “Batı modelinde etiğin dışlanması ile Doğu modelinde etiğin merkezî rolü”nü gösterir; 21. yüzyılda Doğu’nun ve Batı’nın ekonomi politik gerçekliklerini ayıran en önemli etken de budur. Etiği dışlayıp esas olarak yasaya dayanan Batı ekonomi politik sistemi, askerî-sınai-parlamenter kompleksin özel çıkarının peşine düşmesine yol açar.

Çıkar gruplarının özel çıkar arayışı minben’i tehdit ediyor

Yasaları yapan parlamento halka hizmet eden kamu yararının peşine düşmelidir. Bundan önce önemli bir aşama daha vardır: Halk, kamu yararı için çalışacak kişileri temsilci olarak seçmelidir. Demokrasinin ve minben’in (民本), yani halk için yönetimin iskeleti budur. Ama parlamento yeniden seçilmelerini kamu yararından önce tutan temsilcilerle dolarsa demokrasi ve minben anlamını yitirir. Sonunda karar veren halkın seçimidir. Çalışkanlığı ve tutumluluğu savunan biri ile siyasal gücüyle önce sonuçları güvenceye alacağını vaat eden biri arasında halk ikinciyi seçen bir doğa gösterir. Bir savaş, başka bir dünyadan gelen bir istila ya da bir gezegen çarpışması gibi olağanüstü bir durum olmadıkça halk anında sonuç vaat edeni seçer.

Milletvekillerinin özel çıkarı kamu yararından önce tutma eğilimi ile halkın kamu yararını önce tutan temsilciler yerine anında özel kazanç vaat eden temsilcileri yeğleme eğilimi: Bu iki eğilim aynı madalyonun iki yüzüdür. O madalyon, insan doğasının en güçlü gücü olan bencilliktir. Halkın da milletvekillerinin de kendini korumak için bencilliği özgecilik olan kamu yararından önce tutması insan doğasıdır. Barış uzadıkça kamu yararı yerine özel çıkarın peşine düşülen bir durum açılır; hukukun üstünlüğü ve liberal demokrasi o zaman tehdit altına girer. Kuvvetler ayrılığının sütunlarından biri çökerse sistem iki ayak üzerinde duramaz ve demokrasi anlamını yitirir.

Halkın parlamentosuna verdiği destek çok düşüktür. Kore’de de ABD’de de yüzde 20 dolaylarındadır. Halk milletvekillerinin kamu yararından çok özel çıkarlarına, yani yeniden seçilmeye yoğunlaştığını durmadan görür. Kore’de şirketlerin ya da kuruluşların bağışları yasadışıdır. Ama ABD’de ve öteki gelişmiş Batı ülkelerinde bağışlara geniş ölçüde izin verilir. Özellikle ABD’de şirketlerin siyasal eylem komiteleri (PAC, political action committee) aracılığıyla dolaylı destek kurumsal olarak serbesttir. Bir ABD’li seçilmişin yeniden seçilmesinin birinci etkeni seçim için gerekli paradır: bireylerin ya da iş insanlarının bağışları. Seçilmişler bağışçılarının ihtiyaç duyduğu kazançları büyütmek için yasayı kullanır, bağışçılar da seçilmişlerin yeniden seçilmek için ihtiyaç duyduğu parayı sağlar. Pek çok seçilmiş, bir önderin (junzi, 君子) vasfına sahip liderler olmadan önce kendini koruma içgüdüsüne sadık insanlar, yani katılımcılardır (xiaoren, 小人). Bağışçı komitelerinin ya da iş dünyasının desteği onlar için doğrudandır. İş dünyası ile parlamento birleşince yürütme çoğu zaman onları izlemekten başka bir şey yapamaz. Sonunda iş dünyasının, parlamentonun ve yürütmenin kabilecilik yoluyla kamu yararını görmezden gelip önce kendileri ayakta kalmak için özel çıkarlarının peşine düştüğü olgu büyüyor.

Kabileciliğin kamu yararına zarar vermesi olgusu merkantilist sistemde de yaygındı. Adam Smith, merkantilist politikanın temsilci figürü sayılan Colbert’in (Jean-Baptiste Colbert, 1619–1683) politikasını olumsuz değerlendirdi. Colbert XIV. Louis’nin yanında 1665’ten 1683’e on sekiz yıl maliye genel denetçisi olarak görev yaptı. Korumacılığı izledi ve onu kral ile girişimciler arasında kazanç paylaşmanın aracı olarak kullandı. Gerçekten de Colbert’in maliyede aldığı ilk önlemlerden biri Venedik’ten cam eşya ithalatının yerini tutacak bir kraliyet ayna manüfaktürü kurmaktı. Yedi yıl sonra manüfaktür kabul edilebilir cam eşya üretmeye başlayınca Venedik’ten her türlü cam eşya ithalatını yasakladı. Merkantilist politika altında her ülke geleceğini ithalatı azaltma ve ihracatı artırma yarışında gördüğü için aşırı bir korumacılık ve ithal ikameci sanayilerin geliştirilmesi izlendi. Ama bu ekonomi politik sistem altında kabileci açgözlülük doğal olarak serbestçe büyüdü. Yani sözü edilen kraliyet manüfaktürü gibi kuruluşlar devletten tekelci koruma ve ayrıcalıklar aldı. Ve devlet, yani kraliyet hanedanı, bu şirketlerden vergiyle ya da başka uygun biçimlerle gelir elde ettiği bir ilişki kurarak sonunda yalnızca sıradan halkın feda edildiği bir durum yarattı.

Hükümetin, kralın ya da parlamentonun ticareti kısıtlamak, düzenlemek ve yönlendirmek için çıkardığı kuralların, yasaların, fermanların, kararnamelerin ve kamusal buyrultuların çoğunun sonunda ya siyasal yanılgılar olduğunu ya da kamu yararı güzel adı altında kurnaz insanlarca özel kazançları için yapıldığını düşünmekten başka çaremiz yoktur.475

Kabileciliğin kamu yararına zarar verme eğilimi merkantilizm ve ardından Sanayi Devrimi boyunca güçlendi. Adam Smith, Mancur Olson, Başkan Eisenhower ve son dönemin finans iktisatçıları tam da kabileciliğe karşı bu kaygıyı dile getirir. Adam Smith bir ülkenin tüccarlarının ve imalatçılarının hepsinin tekel yoluyla daha fazla kâr peşine düşebildiği için yabancı rakipleri dışlamaya çalıştığını, bu politikaların kurbanının da sonunda sıradan insanlar olduğunu düşünüyordu. Bu yüzden devletin müdahalesini dışlayarak halkın ekonomik etkinliğinde laissez-faire’i ve ulusun ticaretinde merkantilist korumacılık yerine serbest ticareti savunmaya başladı.476 Adam Smith her bireyin bencilliğini devletçilikten kurtarırken aynı zamanda kabileci açgözlülükten kaygılanmaya başlar:

Aynı meslekten insanların, eğlenmek ya da hoş vakit geçirmek için bile olsa, bir araya gelip de sohbetin sonunda halka karşı bir komploya ya da fiyatları yükseltmek için bir dolaba varmadığı pek nadirdir.477

Bir adım daha ileri giden Adam Smith, bu kabileci açgözlülüğü yasayla yönetmenin çok zor olduğunu da ortaya koyar:

Bu toplantıları uygulanabilir ya da özgürlük ve adaletle bağdaşan bir yasayla önlemek gerçekten olanaksızdır. Ama yasa aynı meslekten insanların ara sıra bir araya gelmesini önleyemese bile, en azından bu toplantıları kolaylaştıracak hiçbir şey yapmamalı, onları gerekli kılacak bir şey ise hiç yapmamalıdır.478

Olson da “özel çıkar grupları” (special interest group) dediği kabileci açgözlülüğün demokrasiyi tehdit etme olasılığına karşı uyarır. Demokratik sistemin devletçiliğin özel çıkarının peşine düşmesini önlemek için iyi yapılmış düzeneklere sahip olduğunu, ama kabileciliğin özel çıkarının peşine düşmesini önlemenin çok zor olduğunu düşünür. Yani kuvvetler ayrılığı liderin özel çıkarının peşine düşmesini iyi önler, ama iş dünyası ile parlamentonun özel çıkarlarının peşine düşmek için birleşmesi karşısında pek bir rol oynamaz.

Demokrasi, liderlerinin toplumun artı sermayesini keyfî olarak çekip kullanmasını önlemek için çok elverişli bir konumda olsa da, uzun süredir istikrarını koruyan bir demokraside özel çıkar gruplarının ülkenin bütün ekonomi politikasını yönlendirmesini engellemek çok zordur.479

Olson “bireylerden oluşan grupların kamu yararı için değil, özel çıkarları için çalıştığı” gerçeğini de açıkça görüyordu. Bu yüzden özel çıkar gruplarının hazırladığı ekonomi politikalarının kamu yararına zarar vereceğini kaygıyla öngörüyordu:

Özel çıkar gruplarının hazırladığı ekonomi politikaları korumacı ve bilimin ve tekniğin ilerlemesine düşman olmaya yatkındır. Ama doğaları gereği bu politikalar kazançları çıkar grubunda toplarken maliyetini bütün halka eşit biçimde ödetir. Bu mantığa göre çıkar gruplarının politikalarına karşı halkın direnişi büyük olmaz. Bu yüzden zamanla bu özel çıkar grupları gittikçe büyür ve ülkenin ekonomisi sonunda geri kalır.480

Bu pek çok biçim alabilir. Başkan Eisenhower, görevdeyken, kamu yararını gözeten devlet yönetiminin, amacı yalnızca bu grupların çıkarının peşine düşmek olan ordu ile şirketler arasındaki sıkı bağlardan kayda değer biçimde etkilendiğini gördü. Bu yüzden sekiz yıl sonra başkanlıktan ayrılırken 1961’deki ünlü konuşmasında tam da “askerî-sınai kompleks”e (military industrial complex) karşı bir uyarı bıraktı:

Hükümet kurullarında askerî-sınai kompleksin, istenmiş olsun ya da olmasın, haksız bir etki kazanmasına karşı uyanık olmalıyız. Yanlış yerleşmiş bir iktidarın felaket getirecek biçimde yükselme tehlikesi vardır ve sürecektir. Bu birleşimin ağırlığının özgürlüklerimizi ya da demokratik süreçlerimizi tehlikeye atmasına asla izin vermemeliyiz.481

Bu askerî-sınai kompleks sonunda etkisini parlamento aracılığıyla kullandığı ve bu yüzden yürütmenin gücünün de işe karışması gerektiği için ona “askerî-sınai-parlamenter kompleks” (military-industrial-congressional complex) da denmeye başlandı. Demokratik devletlerin içinde doğan bu kaygı, kamu yararının yalnızca devletçi açgözlülük kurumsal olarak dizginlendiği için korunmadığı, artık devletçiliğin değil kabileciliğin açgözlülüğüyle zarar gördüğü bir duruma geldiğimizi iyi gösterir. Eisenhower’ın dönemi, finans piyasalarının bugünkü sıçramaları yapmasından önceki 1950’lerdir. İkinci Dünya Savaşı sırasında çok büyümüş olan askerî-sınai kompleks, kabileci açgözlülüğün başlıca öznesi olma yerini artık “finans-hükümet kompleksi”ne (finance-governmental complex) bırakmıştır. Bu, Sanayi Devrimi’nden sonra bir finans devrimi denebilecek kadar güçlü, ekonomik sistemin merkezini imalat sanayisinden hizmetlere kaydıran bir değişimdir:

Son otuz yılda gelişmiş ülkelerin çoğunun finansında gerçek bir devrim yaşandı. 1970’te ABD’de borsada işlem gören hisselerin toplam değeri ile ABD’nin ekonomik üretimi arasındaki oran 0,66’ydı. 2000’de bu oran hızla büyümüş ve ABD’de borsada işlem gören hisselerin toplam değeri gayrisafi yurt içi hasılanın (GSYH) 1,5 katına ulaşmıştı. 482 (2025’te 2,1 kat.)

Piyasa ekonomisinde çok uluslu şirketlerin, uluslararası finans şirketlerinin, onlara hangi ad verilirse verilsin, peşine düştüğü kabileci açgözlülük artık piyasa ekonomisinin kendisini tehdit eder hâle geldi. Özellikle finans şirketleri, dünya ölçeğindeki piyasalarla usta işletim sistemleri aracılığıyla iş görerek hiçbir verimliliği olmayan bir kâr ve açgözlülük arayışı yoluna girdi. Dünya piyasa ekonomisi üzerindeki etkileri durmadan büyüdü; öyle ki 21. yüzyılın ekonomi politik sistemine “kumarhane kapitalizmi” (Casino Capitalism) denmeye başlandı. Rajan ve başka iktisatçılar, iş insanları bir araya geldiğinde kamu yararına karşı komplo kurmak ve özel çıkarlarının peşine düşmek için güçlerini birleştirdiklerini ortaya koydu. Bu iktisatçılar devletin sorumsuzluğunu teşhis eder: “Ama çok sık ve pek çok ülkede, iş insanlarının adil rekabeti engellemeye yönelik bu komploları sonunda devletin yardımını görür.”483

Askerî-sınai-parlamenter kompleks, yani özel çıkar grupları, artık sözle anlatılamayacak bir güç ve etki kazandı. Finans dünyası hükümetle güçlerini birleştirerek “adil rekabet” denen kamu yararına zarar veren bir “finans-parlamento ya da finans-hükümet kompleksi”ne dönüştü. Kapitalizm, yani piyasa ekonomisi sistemi, insanın şimdiye dek yarattığı kurumlar arasında üretim ve bölüşümün en etkili yoludur. Ve onun kökünde rekabet vardır. Ama rekabet iş insanlarının sonsuz açgözlülüğünü yönetip dizginlediği için yerleşik bütün iş insanlarına bir engel olur.484 Bu yüzden çıkar grupları, yani kabilecilik, rekabeti dizginlemek ve her grubun çıkarının peşine düşmek için ellerinden geleni yapar. Kabileciliğin en büyük sorunu toplumun kutuplaşması olarak ortaya çıkar. Halk zengin ile yoksul arasındaki uçurumun derinleşmesinden zarar görür. Orta sınıf küçülür ve halk aşırı bir servetin tadını çıkaran zenginler ile yoksullar arasında bölünür. Devlet kamu yararını korumazsa kamu yararı kimin sorumluluğu olur?

Laissez-faire’in tuzağı: “Bekçileri kim bekleyecek?”

Laissez-faire bireyin ekonomik özerkliğini devletçilikten (statism) kurtardı. Ona dayanan kapitalizm faşizm ya da komünizm gibi ideolojilerin güdümlü ekonomi sistemlerini yenebildi. Ama laissez-faire, iş dünyası ile parlamentonun birleşmesi yoluyla özel çıkarın peşine düşen kabilecilik (tribalism) karşısında güçsüzlüğünü gösteriyor. Demokrasinin temel ilkesine göre parlamentoyu oluşturan partilerin halkın çıkarının, yani kamu yararının peşine düştüğü varsayılır. Ama çoğu zaman dünyanın sayısız partisinin kamu yararının peşine düşmekten çok iktidarı yeniden ele geçirmeyi, yani partinin çıkarını öne koyduğu görülür. Temsil ettikleri şey halkın çıkarı değil, ait oldukları grubun, partinin çıkarının peşine düşen kabileci bir açgözlülüktür. Batı’nın laissez-faire’ini bayrak edinir ve başarılarının kamu yararına dönüştüğünü ileri sürerler. Ama halkı temsil eden partiler bencilliklerini ya da açgözlülüklerini başıboş bırakırsa kamu yararını kimse korumaz. Bu bekçisiz bir durumdur. Laissez-faire Batı ekonomi politik sisteminin tuzağı olur.

Batı ekonomi politik sisteminin böylece karşı karşıya olduğu sorunlar Batı demokrasisinin ve piyasa ekonomisinin temellerini tehdit ediyor. Bu bunalım sonunda tek bir soruya indirgenir; Romalı şair Juvenalis’in sorduğu soruya: “Bekçileri kim bekleyecek?” 485 Demokrasinin temel öncülü, iktidar sahiplerinin ya da partilerin yaptıklarını son kertede seçmenlerin, yani halkın denetleyip değerlendirdiği ve yargıladığıdır. Ama Roma’nın imparatorluk döneminde imparatorun muhafızları en çok parayı veren komutanı ya da generali tahta çıkardığı gibi, halk borç alarak bile olsa sosyal yardımları artıran siyasetçileri seçerse, böylece partiler iktidarı yeniden ele geçirmek için sosyal yardımları artırma yarışına girerse ve halk tehlikeyi görmeden gözünün önündeki sosyal yardımı yeğlerse, demokrasinin temel öncülü çöker. Gerçekten de avro bunalımı sırasında Batı ülkelerinin liderlerinin ve halklarının yapması gereken açıktı: sorunun niteliğini duyurmak, halkı temel bir çalışma ahlakına dönmeye çağırmak ve halkın böyle siyasetçileri lider olarak seçmesi. Ama bu olmadı. O zaman Batı’nın demokratik yönetiminin çıkış noktası olan parti siyasetine ilişkin sorular doğar.

Doğu’da 11. ve 12. yüzyıllarda bir parti siyaseti girişimi ve kabileci açgözlülük üzerine bir tartışma yaşandı. Song döneminin reformcusu Ouyang Xiu (歐陽修, 1007–1072) bir dizi reform denedi: memurların kamu hizmetine sadık olmaları için maaşlarının artırılması, yasanın etkin biçimde uygulanması, kayırmacılığın kaldırılması ve devlet sınavlarına hükümetin pratik yönetimi için gerekli derslerin eklenmesi.486 1045’te imparatora bir dilekçe sundu. Savı “Hizipler Üzerine” (朋黨論) adlı denemesine dayanıyordu: “Önder ilke uğruna hizip kurar, katılımcı ise kendi kazancı için hizip kurar” diyerek hiziplerin kurulmasına izin verilmesi gerektiğini savundu. 487 Yani modern tarzda bir parti siyaseti öneriyordu.

Gerçekten de 11. yüzyılda Song döneminde şansölye Wang Anshi’nin (王安石, 1021–1086) çevresinde modern bir sosyalizm biçimi sayılabilecek politikalar izlendi. Muhafazakâr sayılabilecek politikaları ise tersine Sima Guang (司馬光, 1019–1086) yürüttü. İki güç arasında rekabet ve karşılıklı denetim vardı. Sonunda Ouyang Xiu’nun düşüncesi, yani hiziplerin kurulması, başka bir deyişle parti siyaseti benimsenmedi. Bunun nedeni, önder düzeyine ulaşabilenlerin çok az olduğu ve insanların çoğu katılımcı olarak kaldığı için parti insanlarının da sonunda özel çıkara düşeceği yargısıydı. Parti siyasetinden yana sav sonunda Yeni Konfüçyüsçülüğün ustası Zhu Xi (朱熹, 1130–1200) tarafından kesin biçimde gömüldü. Zhu Xi hiziplerin kurulmasını şiddetle eleştirdi ve hiziplerin sonunda kamu yararından çok grubun özel çıkarının peşine düştüğünü savundu. (Bin yıl sonra modern devletlerde bu savı yeniden sınayan örnekler ortaya çıkıyor. Kore’de, ABD’de ve Birleşik Krallık’ta halkın parlamentoya desteği yüzde 20 dolaylarından çıkamıyor. Bunun nedeni, milletvekillerinin halka hizmet eden kamu yararından çok kendi yeniden seçilmeleri olan özel çıkara yoğunlaştığının bütün halkça bilinir hâle gelmesidir.)

Kabilecilerin özel çıkar arayışını dizginleme sorumluluğu kime düşer? Sonunda hükümete. Siyaset sanatıyla yönetim demek olan shuzhi (術治) kavramının yönetme sanatında önem kazanmasının nedeni budur: Çünkü piyasanın adil rekabet denen kamu yararının peşine düşmesi zordur ve hükümetin yönetimi gereklidir. İktisatçılar, finans devriminin damgasını vurduğu 21. yüzyıl dünya ekonomisinde herkesin adil rekabetten yararlanması gerektiğini, ama bunun korunmasının zor olduğunu vurgular. Sorunun, “adil rekabet denen kamu yararını korumak gibi önemli bir işe pek az teşvik bulunması” olduğu paradoksunun altını çizerler:

Piyasalar özgür değildir ve pratikte pek özgür de olamaz, çünkü piyasalar çok kırılgan bir siyasal temele dayanır. Rekabetçi piyasalardan herkes yararlanır, ama sorunun düğümü ekonomik sistemi rekabetçi ve oyunu adil tutma çabasından kimsenin pek bir şey kazanmamasıdır. Kapitalistler bile adil rekabeti desteklemekten kazanç sağlayamaz. Ne yazık ki kapitalistler hükümetten onları rekabetten korumasını durmadan ister ve kapitalizmin en kötü düşmanı tam da böyle olurlar.488

Büyük şirketlerin özel çıkar arayışı 21. yüzyılın başında piyasa ekonomisinin en büyük kaygısı oldu. Özellikle kamu yararını görmezden gelip yalnızca kendi kazancının sonsuzca peşine düşen finans sermayesinin ve finans şirketlerinin açgözlülüğü üzerine haberler her gün birbirini izliyor. Batı’nın piyasa ekonomisi buna karşı hiçbir önlem almamış durumda. Batı’da kabileci açgözlülükte temel bir sorun görmek yerine, Adam Smith’ten beri piyasa ekonomisi düşüncesine göre, “kabilelerin açgözlülüğünün, istemeden de olsa, görünmez el tarafından kamu yararını yaratmaya yönlendirildiği” ilkesine temel felsefe olarak hâlâ inanılıyor gibi görünüyor. Bugün açığa çıkan temel sorunlar bu temel ilkenin birkaç istisnası ya da çevresel sorunlar olarak görülüyor gibi.

Bazı yasal denetimler dışında ulus aşırı büyük şirketler, özellikle finans şirketleri, işlerini etik bakımdan kabul edilemez biçimde yürütüyor ve hükümetler hiçbir önlem almıyor. 2008 finans krizi sırasında ve sonrasında sıradan insanlar, hükümetin desteğiyle, yani halkın vergileriyle ayakta kalan büyük finans şirketlerinin muazzam maaşları ve ikramiyeleri aralarında paylaştığını gördü. Hükümetler özel bir önlem almazken, büyük şirketlerin toplumsal sorumluluğuna ilişkin bilinç yalnızca birkaç yıldır, özellikle Birleşmiş Milletler çevresinde yayılıyor. Yani “kurumsal sosyal sorumluluk” (KSS, Corporate Social Responsibility), “paylaşılan değer yaratma” (CSV, Creating Shared Value) ya da “çevresel, sosyal ve kurumsal yönetişim” (ESG, Environment, Social and Corporate Governance) gibi hareketler bir ölçüde ilgi çekiyor. Bu hareketler, şirketlerin yasal bir yükümlülükleri olmasa da etik bir sorumluluk duygusuyla kabileci açgözlülüklerini kendiliğinden dizginlemelerini istiyor. Ama bu hareketler şirketlerin kuruluşunun temel amacı olan kâr arayışı karşısında güçlerini yitiriyor. İkincil bir düzeyde kalmaktan başka yapacakları bir şey yok. Bu yüzden bu yeni hareketlerin hâlâ “elimizden geldiğince başkalarına da yardım edelim diyen hayırseverlik düzeyinde” kaldığı da düşünülüyor.

Sonuçta finans devrimiyle birlikte güçlü finans kapitalistleri ile onlara bağlı siyaset dünyası arasındaki ilişkiler sistemi demokratik piyasa ekonomisinin en kötü düşmanı olarak ortaya çıktı. Onu yönetecek kuralları koymak, orta yolu bulup korumak kadar zordur:

Rekabetçi piyasalar kuralların yokluğu ile boğucu sayıda kural arasındaki ince bir orta yoldan oluşur. Kapitalizmin en iyi işlediği durumun çok istikrarsız olmasının nedeni tam da bu orta yolun zemininin çok dar olmasıdır. Bu durum kolayca kazanılmış çıkarların, kazanılmış çıkarlar tarafından, kazanılmış çıkarlar için işleyen bir sistemine dönüşür. Tarihsel olarak tanıdığımız kapitalizm bu türden bir kapitalizmdi. Ve ne yazık ki böyle bir kapitalizm yeryüzünün pek çok yerinde hâlâ yaygın.489

Batı’nın kabilecilik karşısında felsefi hazırlıksızlığı daha laissez-faire’in başlangıcında bir sorundu. Çünkü laissez-faire’in amacı, hükümetin topyekûn müdahalesini içeren merkantilizm karşısında bireysel özgürlüğü güvenceye almaktı. Laissez-faire “bireysel ekonomik etkinliğin özgürlüğünü olabildiğince güvenceye alan ve devletin müdahalesini olabildiğince dışlayan ekonomik düşünce” olarak tanımlanır. Özel çıkarın insan doğası sayesinde kamu yararını yarattığını söyleyen felsefe sistemi etkisini gösterir. Sonuçta Batı’nın laissez-faire’i, eylemsizlik (wuwei, 無爲) düşüncesinden farklı olarak, bireysel özerkliğe “özgürlük” veren modeli vurgular oldu. Sonuçta Adam Smith’in savunduğu laissez-faire’den temelden kuşku duymak gerekir: Onun “kabilelerin açgözlülüğünün, istemeden de olsa, görünmez el tarafından kamu yararını yaratmaya yönlendirildiği” felsefesinden kuşku duymak.

3) Shuzhi (術治): Kamu yararını özel çıkardan korumaya yönelik bir felsefe

Özel çıkar ile kamu yararının çatışması kuramı ile yakınsaması kuramı, Doğu ile Batı arasındaki “insan doğası” felsefesi farkından doğar. Doğu insan doğası kuramında, insan doğası güçlü bir bencillik ve zayıf bir özgecilikten oluştuğu için onun yönetilmesi gerektiği tutumunu benimser. Batı’da Adam Smith’in ve başkalarının insan doğası kuramı ise tersine insan doğasının iyi olduğunu söyleyen felsefeden yola çıktı; bu yüzden insan eylemine bırakan bir laissez-faire’i temel alır. Bu yüzden Doğu’nun insan doğası kuramı, insan doğasının yönetimi düzeyinde Batı siyaset felsefesine karşıt bir siyaset felsefesi önerir. Bu siyaset felsefesi liderin yönetme gücü için gerekli bir öğe olur. Doğu’nun değer verdiği yönetme sanatı kavramı tam da budur. İnsan doğasının ışığında, bir ekonomi politik sistemde kamu yararının ancak shuzhi (術治) felsefesi kullanılarak savunulabileceği düşüncesidir.

Savaşan Devletler döneminin legalistleri, legalist düşünceyi birleştiren yazılar bırakan bir düşünür yetiştirdi: Han Feizi. Savaşan Devletler döneminin yüzyılları boyunca yedi devlet hayatta kalmak için güçlerini artırmanın yollarını denedi. Shi (勢, konumun gücü), yasa (法) ve shu (術, siyaset sanatı) kullanan shi ile yönetim, yasayla yönetim ve shu ile yönetim öne çıktı. Han Feizi kitabında hükümdarın gücüne (勢) dayanarak yasaları ve kurumları (法) etkili biçimde işletmesini sağlayan sanatı (術) bütünlüklü biçimde açıkladı. Han Feizi bir kralın ülkeyi yönetirken ve memurlarıyla ilişkisinde kamu yararı ile özel çıkarın çatıştığını aklında tutması gerektiğini düşünüyordu. Savaşan Devletler döneminde geniş ölçüde yayılmış shuzhi kavramını benimsedi.

Shuzhi felsefesini Shen Buhai’nin (申不害) siyaset düşüncesinden aldı. Kral yasayı koyarken devletin yasalarının, memurların zihninde kamu yararını yerine getirirken özel kazanç sağlama düşüncesini bıraktıracak biçimde konması ve yönetilmesi gerektiğini düşünüyordu. Aynı zamanda liderin örnek olması gerektiğini vurgular.

Yasalar ve kurallar özel kazanç sağlama düşüncesini bıraktıracak biçimde yapılmalıdır. Yasalara ve kurallara iyi uyulursa özel kazanç sağlama alışkanlığı ortadan kalkar. Yönetimde özel çıkar yasayı yıkan nedendir… Kral yasaları ve kuralları hiçe sayıp memurları keyfine göre ödüllendirirse, memurlar kamu yararını bırakıp kendilerini kralın keyfini tatmin etmeye adar. (Han Feizi, 45:6)

Shen Buhai, Savaşan Devletler döneminde Han (韓) devletinin şansölyesiydi ve bir xingming (刑名) ustası olarak bilinir. MÖ 4. yüzyılda yaşadı. Shu’ya (術, siyaset sanatı) değer veren legalist bir düşünür olarak hükümdarın bakanlarını yönetirken xingming aracılığıyla iktidarını güvenceye alabileceğini düşünüyordu. Hükümdarın buyruklarını ya da makamları belirten ming’in (名) ve bakanların bunları iyi yerine getirip getirmediğini inceleyen xing’in (刑, 形 diye de yazılır) devlet yönetiminin özü olduğunu düşünüyordu. Bu, fiilen yapılanı (xing, 刑, yani 形) makam adıyla ve sözle (ming, 名) örtüştüren siyasal ilkeye yoğunlaşır. İlke, bakanların makamlarına uygun işi yapması ve sözleri ile eylemleri ayrıştığında cezalandırılmasıdır. Böylece hükümdar bakanlarını değerlendirmek için nesnel ölçütler kuruyor ve iktidarın denetimini elinde tutabiliyordu. Shuzhi’nin özü sonunda en önemli olan şudur: memurların ya da bakanların kamu yararına zarar verip vermediğini ve özel çıkarlarının peşine düşüp düşmediğini incelemek ve bunu düzeltmek. Liderin bakanlarını ele aldığı xingming sanatının (術) zengin bir ülkeye ve güçlü bir orduya giden kestirme yol olduğunu savunuyordu. Shuzhi düşüncesi Savaşan Devletler dönemi boyunca Çin’de ve Doğu’da personel yönetiminin ve bürokrasinin kurulmasına yol açtı.

Shen Buhai felsefesinin özü, bakanlara özel çıkarlarının peşine düşme yönündeki sürekli ayartıyı bıraktırıp kamu yararının peşine düşürerek ülkeyi zengin ve güçlü kılmaktır. Shen Buhai bakanların sözleriyle eylemlerinin uyuşmasını vurguluyor ve bunu kurumsal ve yönetsel bir yönetimle sağlamaya çalışıyordu; bakanların davranışını yasaya ve kurumlara göre değerlendirerek, başarıyı ödüllendirip hataları cezalandırarak öngörülebilir bir düzen kurmaya çalışıyordu. Sima Qian’ın Tarihçinin Kayıtları, Shen Buhai’nin xingming biliminin (刑名之學) Huang-Lao düşüncesine (黃老思想) dayandığını düşünür.490 Shen Buhai legalist düşünceyi ve Taocu düşünceyi birleştirerek ülkeyi yönetmeye çalışıyordu.

Shuzhi’nin rolü, ulus devlet kuruldu ve bürokratik ve yönetsel kurumlar yerleşti diye sona ermez. Shuzhi’nin temel öğeleri insan doğası kuramından geldiği için insan toplumundan kurumlarla ortadan kalkmaz, işlemeyi sürdürür. Shuzhi, özel çıkar ile kamu yararının çatışması kuramına dayanan bir ekonomi politik felsefesini Doğu uygarlığına derinden yerleştirdi. Önemi toplumsal kurumların gelişmesi sürecinde tersine artar, çünkü özel çıkarı kamu yararından ayırmak daha da zorlaşmıştır. Ekonomi politik önem kazandıkça yalnızca memurların değil iş dünyasının açgözlülüğünü yönetme sorumluluğu da hükümete ve halka düşer. Çünkü parlamento ile iş dünyası arasındaki bağlar yoluyla özel çıkarın peşine düşülen durumlar çoğalır.

Doğu ülkelerinde shuzhi kültürü güçlü kalmaya devam ediyor. Shuzhi’ye devlet yönetiminde özellikle değer veren bir ülke örneği olarak Singapur anılabilir. Başbakan Lee Kuan Yew iktidarının başında, Şubat 1960’ta, her şeyden önce memurların özel çıkarlarının peşine düşmesini yasaklayan shuzhi önlemini aldı. “Yolsuzluğu Önleme Yasası”nı ilan etti. İngiliz sömürge yönetiminin 1952’de yolsuz memurları soruşturmak için kurduğu “Yolsuzluk Uygulamalarını Soruşturma Bürosu”na güçlü soruşturma ve yargı yetkileri verdi. Yolsuzluk Uygulamalarını Soruşturma Bürosu (貪汚調査局, Corrupt Practices Investigation Bureau) Singapur’un yolsuzlukla mücadelede uzmanlaşmış soruşturma kurumudur. Doğrudan başbakana bağlıdır ve polisten ya da savcılıktan daha bağımsız çalışır. Memurlar, şirketler ve bireyler dahil bütün toplumdaki yolsuzluk eylemlerini soruşturan ve dürüst bir toplumu koruyan merkezî kurumdur. Singapur dünyanın en dürüst ülkesi oldu. Memurlara özel çıkarın peşine düşmeyi yasaklarken onlara dünyanın en yüksek maaşlarından birini güvenceye alarak devleti başarıyla yönetti. Bu, Doğu’ya özgü shuzhi kavramına ağırlık verilerek devletin yönünün belirlendiği bir başarı örneğidir.

Shuzhi kavramı Doğu’yla sınırlı değildir. Batı’da kamu yararı ile özel çıkarın yakınsaması kuramının sorunlarını vurgulayarak bu sorunun devlet yönetimi üzerindeki muazzam olumsuz etkisinin altını çizen bir lider vardı. Başkan Eisenhower 17 Ocak 1961’de başkanlıktan ayrılırken bir veda konuşması yaptı. Burada askerî-sınai kompleksin kabileci davranışının özel çıkarın peşine düşerek kamu yararını gözeten devlet yönetimine büyük sorunlar çıkardığı uyarısında açıkça bulundu. Askerî-sınai kompleksin davranışının kamu yararını görmezden gelip özel çıkarın peşine düşen bir kabilecilik olduğunu ve hükümetin onun karşısında duyduğu güçsüzlük sorununu vurguluyordu.491 Savunma ile iş dünyasının birleşmesinin demokratik kurumları ve halkın özgürlüğünü aşındırabileceği uyarısında bulundu.

Böylece, Doğu uygarlığının “kamu yararı ile özel çıkar çatışır” felsefesine göre shuzhi ile karşılanması gereken olgunun Batı’da da yaşandığının altını çiziyordu. Adam Smith’in ve başkalarının sağladığı “kamu yararı ile özel çıkar yakınsar” felsefi kuramına inanan Batı ekonomi politik sistemi shuzhi sorunu karşısında temelde savunmasızdır. Bu yüzden kabileci davranış Batı’da yayılmayı sürdürüyor. 2007–2008 küresel finans krizi ve 2009–2011 avro bunalımı basit finans ya da ekonomi sorunları değildir. Altlarında, piyasa ekonomisi düşüncesine ve piyasa ekonomisini yöneten sistem olarak demokrasiye ilişkin, ekonomi politik düzeyinde temel ve felsefi sorunlar yatar. Batı şişkin bir hükümeti, ağır vergileri, çok sayıda düzenlemeyi, zengin ile yoksul arasındaki uçurumun derinleşmesini ve borçla genişletilen bir refah devletini sürdürmeye devam ediyor. 2007–2008 finans krizinin nedeni kabilecilikti: finansçıların, parlamentonun ve yürütmenin birlikte kendi çıkarlarının peşine düşmesi. ABD sonunda bu finans krizine hiçbir çözüm önermedi ve onu geçici önlemlerle geçiştirdi. Bu, krizden beş yıl önce, 2003’te yayımlanmış en çok satan Saving Capitalism from the Capitalists’in (Kapitalizmi kapitalistlerden kurtarmak) zaten vardığı sonuçtur: “Piyasa ekonomisine yönelik en büyük tehdit sosyalizme dönüş değildir. Asıl tehdit piyasa ekonomisi sistemi içinde özel çıkarın peşine düşmek isteyen kabilecilikten gelir.”

Shuzhi felsefesi Doğu’nun ve Batı’nın büyük şirketler ile basın arasındaki el altından ilişkiyi nasıl ele aldığında da kendini gösterir. ABD’de ve genel olarak Batı’da büyük şirketlerin medya kuruluşlarını satın alıp kullanmasına serbestçe izin verilir. Doğu ise büyük şirketlerin medyayla birleşmesine izin vermez. Bunda, Batı’nın ileri sürdüğü gibi “basının denetlenmesi ya da liberalizmin zedelenmesi”ni mi, yoksa “kabileciliğin özel çıkar arayışının yönetilmesi”ni mi görmek gerektiğini iyi incelemek gerekir. Doğu’nun ikincisini seçmesinin nedeni tam da shuzhi kavramıdır.

Askerî-sınai kompleks, ordu ile sanayi arasındaki kabileci çıkar arayışı için basının ve kamuoyunun önemini bildiğinden onlardan yararlanmaya yönelik gittikçe büyüyen ve güçlenen bir arzu taşır. ABD’nin güçlü büyük şirketleri medya kuruluşlarını satın almak için birbiriyle yarışıyor. Batı da bu soruna ilgi göstermeye başladı. Başkan Biden Ocak 2025’te Başkan Eisenhower’ınkine çok benzeyen bir veda konuşması yaptı. Burada son zamanlarda ABD’de büyük şirketlerin medya kuruluşlarına sahip olmak için yarıştığı duruma dikkat çekti ve bu büyük şirketler ile medya arasındaki bağın demokrasiyi tehdit edecek ölçüde şaşırtıcı güçte bir etki yaptığının altını çizdi.

Ekonomi politik konusunda “Washington uzlaşması” ile “Pekin uzlaşması”nı karşılaştıran çözümlemeler de Doğu ve Batı uygarlıklarının bu farklı yüzünü gösteriyor olarak görülebilir. Genel olarak birincisi ekonomik gelişmeyle birlikte liberal demokrasi modelini, ikincisi ise ekonomik gelişmeyle birlikte otoriterlik modelini öne çıkarır. Bugünkü eğilim Batı’nın liberal düşüncesine dayandığı için bu model karşılaştırmaları Batı merkezli olabilir. Ama Doğu’nun ve Batı’nın ekonomi politik gelişme modelleri, özgürlüğe yoğunlaşarak çözümlemekten çok kendini koruma ilkesine yoğunlaşmak isteyen bir uygarlık yanı taşır. Özel çıkar ile kamu yararının çatışması kuramı ile yakınsaması kuramı önemli bakış açıları olur. İkincisini izleyen Batı ekonomi politik düşüncesinde shuzhi bakış açısı değer verilmeyen bir kavram olur. Ama kamu yararına zarar verip özel çıkarlarının peşine düşen memurlara ve yöneticilere karşı uyanık olan shuzhi, toplumsal yapılar karmaşıklaştıkça daha da önemli bir sorun hâline geliyor.

Kabileci davranış demokrasinin özü olan siyasal partiler için de olduğu gibi geçerlidir ve sorun olur. Demokraside halkın yetenekli insanları lider olarak seçmesi ve bu liderlerin kamu yararı, yani halk için çalışması öncülüne uyulması önemlidir. Ama Batı’nın siyasal sistemlerinde kamu yararının önceliği öncülü yavaş yavaş silikleşiyor. Sorunu çözmek için Batı şeffaflığı artırmak gibi siyasal kurumları iyileştirmeyi ve yurttaşların siyasete daha çok katılmasını sağlamanın yollarını deniyor. Çünkü demokrasinin durmadan geliştiğini ve bu yüzden sorunun düzeltilebileceğini düşünüyor.

Ama askerî-sınai kompleks, finans krizi ve parlamentoların kamu yararından çok özel çıkarın peşine düşme eğilimi göz önüne alınınca, sorun yalnızca sistemi iyileştirerek çözülebilecek türden değildir. Onu her türlü sistemden önce kaçınılmaz bir insan doğası sorunundan geliyor olarak görmek gerekir. İnsan ne yaparsa yapsın sonunda insan doğasını izlediğinden, siyasetçiler de sonunda kamu yararından çok kendini korumaya (parlamentarizmde yeniden seçilmeye) çekilir. Shuzhi kavramı olmadığı için Batı’nın ekonomi politiği ve demokrasisi farkında olmadan temel sorunlarla karşılaşıyor. Bu da sonunda zengin ile yoksul arasındaki uçurumun durmadan derinleşmesini denetleyememeye varıyor. Batı kabilecilik karşısında, yani finansçıların, parlamentonun, hatta yürütmenin her birinin kendi çıkarlarını genişletme eğilimi karşısında büyük bir sorun duygusu hissetmiyor.

Batı ülkelerinin çoğunun kamu borcu GSYH’ye oranla ekonomilerinin kaldıramayacağı kadar büyüktür. Böyle giderse geri kalış ve gerileme apaçıktır; yine de Batı’da ne siyasetçiler ne de seçmenler bunu düzeltmek için kararlılık ya da enerji gösteriyor. Bu, Batı ülkelerinin ekonomi politik düzeyinde taşıdığı sorunların özüne işaret eder: Batı’nın gösterdiği gelişmiş ülke tuzağının ta kendisi.492 Bu da Doğu’nun insan doğası kuramının geliştirdiği shuzhi kavramının “yokluğu”yla doğrudan bağlantılıdır.

Shuzhi ve eylemsizlik düşüncesi ile laissez-faire

Doğu, Batı’nın yasayı merkeze alan siyasal sistemini izlerken “shuzhi” kavramını unutmuş görünüyor. Ama sözcüğe doğrudan dikkat edilmese ve o anılmasa da önemi Doğu kültüründe olduğu gibi canlı kalıyor. Kamu yararını özel çıkara karşı korumak gerektiğini söyleyen shuzhi felsefesi öyküler ve dizeler aracılığıyla Doğu kültürüne derinden yerleşmiştir. “Özelden yüz çevirip kamusala yönelmek” (背私向公), “kendini yenip kamuya hizmet etmek” (克己奉公), “önce kamu, sonra özel” (先公後私), “önce kaygılanmak, sonra sevinmek” (先憂後樂) ve “kamuyu bahane ederek özel kazanç peşine düşmek” (憑公營私) gibi özdeyişler ve öyküler kullanılmaya ve saygı görmeye devam ediyor.493

Shuzhi kavramı kamu yararının korunması olarak ortaya çıkar. Özel çıkar ile kamu yararının yakınsamasını savunan Batı sistemi karşısında Doğu, onların çatışması felsefesini ekonomi politik sisteminin çıkış noktası yapar. Shuzhi kavramı, insanın bireylerde, gruplarda ve devlet önderlerinde aynı biçimde bulunan bir insan doğası tarafından yönetildiğini söyleyen felsefeye dayanır. Yani bütün insanlar kamu yararından çok özel çıkarın peşine düşme eğiliminde olan bir insan doğasıyla doğar. Bu yüzden bu insan doğasının başıboş bırakılmaya değil, yönetilmeye ihtiyacı vardır. Eylemsizlik düşüncesi shuzhi’nin peşine düştüğü kamu yararının yönetimi felsefesini temsil eder.

Eylemsizlik düşüncesine göre bu dünyanın bütün siyasal partilerinin ve bütün özel çıkar gruplarının sonunda kabileci bir bencilliğin peşine düşme eğiliminde olduğu düşünülür. Sonunda yasanın sınırladığı şeyi dolanarak kendi açgözlülüklerini en üst düzeyde genişletmeyi hedefleme eğilimi gösterirler. Sonuçta Profesör Olson’un dikkat çekici bir kavrayışla vurguladığı gibi, bütün insanlar olabildiğince büyük bir sızdırmayı, yani ağır vergiler toplamayı arayan “yerleşik haydut” doğasını içgüdü olarak taşır. Bu yalnızca devletçi hükümdar için değil, kabileciliğin dile getirdiği partilerin ve büyük şirketlerin açgözlülüğü için de geçerlidir. Kamu yararı ancak bu içgüdüyü dizginleyen bir düzenek varsa bireyin ekonomik özerkliği korunarak sürdürülür.

Doğu’nun ve Batı’nın ekonomi politik sistemlerinde neden bu kadar farklı olgular doğdu? Adam Smith’in kabileci açgözlülük karşısında kaygısını erkenden dile getirdiği doğru olsa da, Batı’nın piyasa ekonomisi düşüncesi, Adam Smith’te görüldüğü gibi, başından beri özünde bireyin devletin açgözlülüğüne karşı laissez-faire savunusuna dayanıyordu; bu yüzden kabileci açgözlülükten yeterince sakınması zordu. Bu yüzden bireylerden oluşan grupların, örneğin özel çıkar gruplarının, kabileciliğinin açgözlülüğünün sorun çıkaracağını vurgulamakla yetindi ve hiçbir felsefi soru ortaya koymadı. Yani devletçi açgözlülüğün kötü, bireyci bencilliğin iyi olduğunu söyleyen kendi içinde çelişkili ikiliğe takılıp kalarak kabileci açgözlülükten yalnızca ilkede iyi olan bireyci bencilliğin kısmi bir sapması olarak sakındı. Ama bugün ekonominin boyutu büyüyüp küreselleşme yayılınca, etkisi ülkelerin çoğununkini kıyaslanamayacak ölçüde aşan ulus aşırı şirketler ve ulus aşırı finans şirketleri doğdu. Bu ulus aşırı şirketlerin açgözlülüğünün piyasa ekonomisine yönelttiği tehdit geçmişteki devletlerin açgözlülüğünden daha ağır hâle geldi.

Batı’da bireysel bencillik Adam Smith’ten beri sağlıklı ve olumlu sayıldığı için, bireysel bencilliğin uzantısı olan çok uluslu şirketlerin açgözlülüğü temel bir sorun olarak değil, belirtisel bir tedaviyle, sorunlar çıktıkça yalnızca yerel çareler önerilerek ele alındı. ABD çevresinde gelişen tekel karşıtı hukuk ve benzerleri budur. Burada felsefi bir sorun söz konusudur. 21. yüzyılın başında kabileci açgözlülüğün zararları iki düzeyde öylesine apaçık oldu ki artık görmezden gelinemez hâle geldi: Biri ekonomide ulus aşırı şirketlerin açgözlülüğü, öteki siyasette partilerin iktidarı elde tutma açgözlülüğüdür. Birincisi piyasa ekonomisini, ikincisi demokrasiyi tehdit eder. Ve bu iki açgözlülük birbirine bağlıdır: Bir madalyonun iki yüzüdür.

Batı’da Adam Smith’in görünmez elinin sorunu kutuplaşma biçiminde gittikçe büyüyor. İnsan bencilliğinin görünmez el aracılığıyla kamu yararını yarattığını söyleyen kuramda bir sorun ortaya çıktı. Adam Smith görünmez eli, yani kamu yararının bencillikten doğmasını, bir “doğa yasası” olarak tanımlamak istiyordu: Özel çıkar ile kamu yararının bir bekçi olmadan bile kendiliğinden yakınsadığını söyleyen kuram. Ama tersine bencillik kamu yararına değil kutuplaşmanın derinleşmesine bağlanıyorsa, bütün Batı ekonomi politik sisteminde bir sorun doğar. Doğu’nun eylemsizlik düşüncesinin savunduğu gibi özel çıkar ile kamu yararı çatışıyorsa, özel çıkarın kamu yararına varmasını sağlamak liderin sorumluluğudur. Ama Batı ekonomi politik sisteminde lider kabileciliğin gücü karşısında güçsüzdür ve bekçilik edemez. Bekçileri kimin bekleyeceği sorusunun yanıtı tam da burada kalmaz.

Doğu’nun devletçilikle yüzleşme biçimi Batı demokrasisinden farklıydı. Minben’e dayanıyordu. Doğu eylemsizlik düşüncesine dayanarak devletçiliğe yasa ve etikle karşılık veriyordu. Ama kral pratikte yasaya tabi değildi. Bu durum, eylemsizlik düşüncesinin laissez-faire biçiminde Batı’ya girdiği 18. yüzyılda bile değişmedi: Hukukun üstünlüğü eksikti. Minben etiğine dayanan Doğu düşüncesi 17. yüzyıla dek Batı’nın merkantilizminden daha elverişli bir ekonomi politik sisteme sahipti. Ama özsel bir sorunu vardı: Lider karşısında “bekçileri kim bekleyecek?” sorusu ortada duruyordu, çünkü lider üzerindeki denetimler yalnızca etiğe dayanıyordu. Bu noktada Batı’nın yasa kavramı iktidar değişimi konusunda Doğu’nun etiğinden daha kesin sonuçlar getirdi.

Liderlerin değiştirilmesi kurumu olmayan, kalıtsal bir liderin yeteneğine göre ölene dek iktidarı elinde tuttuğu bir sisteme bağlı kalan Doğu, lidere aşırı bağımlı hâle geldi. Bu sistem binlerce yıl sürdü. Bu yüzden bilginlerin etiğe dayanan denetim ve denge kavramı yeteneksiz bir kalıtsal liderin yasadışı zorbalığında sınırlarına dayanıyordu. Yirminci yüzyıla girerken Doğu liderlerin yasa yoluyla değiştirilmesi kurumunu Batı’dan ithal etti ve demokrasinin felsefe sistemini minben’e bağlamaya çalışıyor. Doğu’nun büyük bölümü liderlerin barışçıl yoldan değiştirilmesini başarıyor görünüyor. Etik düzlemde bu kısmen hazırlanmıştı, çünkü Mengzi daha MÖ 4. yüzyılda gök buyruğunun el değiştirmesi (易姓革命) kavramını önermişti. Hükümdar erdemi yitirirse artık hükümdar olmayı hak etmediğini ve değiştirilmesi gerektiğini savunuyordu. Halkın en değerli, devletin ondan sonra, kralın ise en hafif olduğunu savunarak bu buyruk değişimini haklı gösteriyordu. Mengzi halkın temel olduğunu söyleyen minben’i ve devletin ancak halka hizmet ederek gelişeceğini söyleyen halka hizmet düşüncesini vurguluyordu.

Batı liderlerin barışçıl yoldan değiştirilmesi kurumunu yasayla çözdü. Batı liderlerin değiştirilmesini demokratik kurumlarla kurdu ve yürütme, yasama ve yargı arasında denetim ve dengeyle yönetme deneyini sürdürüyor. Ama hukuken lider olmayan başka bir sorunla karşılaşıyor. Ayrılmış kuvvetler arasındaki bu denetim ve denge sistemini yıkma olgusuna lider değil kabilecilik yol açıyor, çünkü büyük şirketlerin iş dünyası yasamayla el ele veriyor. Laissez-faire’in başıboş bırakma modeli devletçilik sorununu çözdü, ama kabilecilikte sorunlar doğuyor ve hiçbir çare göstermiyor.

Eylemsizlik düşüncesi, hukukun üstünlüğüne dayalı davranışı aşan, insan davranışı üzerine temel bir felsefi düşüncedir. Batı’nın laissez-faire düşüncesinden başka bir düzeydedir. Eylemsizlik düşüncesi Taoculuğun temel düşüncesidir. Ekonomide eylemsizlik düşüncesi doğanın ekonomik davranışını insanın ekonomik davranışından ayırır. Doğanın ekonomik davranışı dengeye yoğunlaşır: Ekosistemin ilkesi budur. Ama insanın ekonomik davranışı farkları derinleştirir, yoksulu daha yoksul, zengini daha zengin yapar. Doğanın davranışı ile insanın davranışının farklı olduğunu vurgular, çünkü doğada bulunmayan insan açgözlülüğü işbaşındadır.

Doğa fazla olanı azaltır, az olanı çoğaltır. İnsan ise fazla olanı daha da çoğaltır, az olanı daha da azaltır. (Daodejing, 77)

Doğu ile Batı ekonomi politikte temel bir farkı işte burada gösterir. Doğanın ekonomik davranışı, Mandeville’in gösterdiği gibi, arıların dünyasını ve bütün hayvanlar dünyasını kapsar. Oysa 18. yüzyıl Batısı’nda moda olan felsefenin ana teması insanın arıların davranışını izlemesi gerektiğiydi. Ana teması bencilliğe övgüydü: doğanın ekonomik davranışını olduğu gibi insanın ekonomi politik davranışına uygulamak. Batı’nın “görünmez el”i rolünü işte burada oynamaya başlar: İnsan da arılar gibi bireysel bencilliği izlerse kamu yararının görünmez el tarafından kendiliğinden yaratılacağı düşüncesi.

Niyetinde hiç yer almayan bir amacı gerçekleştirmeye görünmez bir el tarafından… yönlendirilir… Yalnızca kendi kişisel çıkarını gözetirken çoğu zaman toplumun çıkarı için çalışır. (Adam Smith, Ulusların Zenginliği, IV. kitap, 2. bölüm)

Ama Doğu uygarlığından bakıldığında insan doğası doğanın ekonomik davranışını izlemez. İnsan doğası insanın ekonomik davranışını biçimlendirir. Hayvanlar dünyasında “açgözlülüksüz bir bencillik” işler ve ekosistemin ilkesi böyle doğar. Ama insan dünyasında başka hiçbir hayvanın sahip olmadığı “açgözlülüklü bir bencillik” işler. Açgözlülük insan ekonomisinde “kapan el” olur. Ekonomide insanın bulunduğu her yerde kapan eller kaçınılmaz olarak doğar. Batı yalnızca devletçiliğe yoğunlaştı, ama bu kapan el devletçilik (statism), kabilecilik (tribalism) ve bireycilik (individualism) alanlarında kamu yararına zarar veren bir el olur. Batı laissez-faire düşüncesini kurarken merkantilizm denen hükümetin aşırı devletçiliğine karşı çıkmak için yalnızca devletçiliğe yoğunlaştı. Ama kapan el insan doğasında içkin olduğu için devletçilikle, yani hükümet lideriyle sınırlı değildir. Kabilecilik ve bireycilik için de aynı ölçüde geçerlidir.

Doğu’nun eylemsizlik düşüncesi Batı’nın laissez-faire’inden felsefi olarak işte burada ayrılır. Eylemsizlik düşüncesinin özlerinden biri, herkese yarayan kamu yararının özel olarak korunması gerektiğidir, çünkü özel çıkar, yani bireysel açgözlülük tarafından kolayca zarar görebilir. İnsan doğasına bakılırsa bireysel çıkar kolayca açgözlülüğe, yalnızca istisna olarak özgeciliğe doğru evrilir. Bu yüzden toplumun dengesi için bireysel çıkarı “etik” yoluyla açgözlülüğe değil özgeciliğe yönlendirmeye çalışmak gerekir. Doğu uygarlığının merkezindeki etik kültürü buradan doğar. Doğu uygarlığının “kamu yararını bahane ederek özel çıkarın peşine düşmeye karşı uyanık olan shuzhi” kavramına değer vermesinin nedeni budur.

4) Shuzhi’nin özü: Kâr arayışı ile açgözlülük nasıl ayırt edilir?

İnsanın ekonomik etkinliğinde kâr arayışı ile açgözlülüğü ayırt etmek gerekir. Kamu yararını özel çıkardan korumak isteyen shuzhi felsefesinin özü tam da kâr arayışı ile açgözlülüğün ayrımındadır. Ama yasa onları ayırt edemez. Batı’nın ekonomik bakış açısı ile etik bakış açısını ayırma yönünde güçlü bir eğilimi vardır. Doğu’da ise iki bakış açısı bağdaştırmacılık (syncretism) yoluyla derin bir ilişki içinde kalır. Taocu ve Konfüçyüsçü felsefelerin özü, ekonomide etiğe değer veren “ekonomi politik” bir niteliktir. Bir lider, Taoculuğun bilgesi ya da Konfüçyüsçülüğün önderi (君子), kendini etik olarak kurmadan lider olamaz. “Önder erdemi arar; katılımcı kazancı arar.” “Dao’yu kavrayan lider açgözlülükten özgürdür.” Konfüçyüsçülüğün ve Taoculuğun bu etik düşüncesi Doğulu liderin ilk erdemi olur. Batı ekonomiyi etiği uzak tutarak yasayla yönetmek ister. Ama yasa açısından bir sorun vardır: Bu, kâr arayışının nereye kadar gittiğini ve açgözlülüğün nerede başladığını yasanın belirleyemediği bir alandır.

Kâr arayışı ekonominin özüdür. Xunzi’nin ve Adam Smith’in ilan ettiği gibi bencillik insanın ekonomik etkinliğinin köküdür. Locke bunu şöyle dile getirdi: “Arzunun olmadığı yerde çalışkanlık da olmaz” (Where there is no desire, there will be no industry). Bu yüzden bencillik, kâr arayışı meşru kabul edilmelidir. Ama bencilliğin kamu yararına zarar vermesi ve açgözlülüğe dönüşmesi önlenmelidir. Sorun buradadır. Açgözlülük yönetilmelidir. Kâr arayışını meşrulaştırmada Batı’nın laissez-faire’i rolünü iyi oynar. Ama laissez-faire bekçisi olmadığı için açgözlülüğe av olur.

Kâr arayışı ile açgözlülüğü ayırt edememe eğilimi, yasayı etikten önce tutan Batı’da sık sık ortaya çıkar. Batı’da “Açgözlülük iyidir” (Greed is good) anlatımı ortaya çıkar. Wall Street yatırımcısı Boesky bunu 1986’da Kaliforniya Üniversitesi Berkeley’deki bir mezuniyet konuşmasında kullandı: “Açgözlülük gayet iyidir… açgözlülük sağlıklıdır. Açgözlü olup yine de kendinizle barışık olabilirsiniz” diye açıkladı. Anlatım 1987 yapımı Wall Street filminde Gordon Gekko karakterinin repliği olarak ünlendi. Batı’da açgözlülüğün yalnızca bireysel başarıya değil ekonomik gelişmeye de katkıda bulunduğu ileri sürülür. 1980’lerden beri bu anlatım Amerikan finans kapitalizminin ruhunu temsil eden bir formül olarak yerleşti.

Batı’da “Açgözlülük iyidir” anlatımı hem açgözlülüğü yüceltmek hem eleştirmek için anılan simgesel bir formül oldu. Açgözlülüğün ekonomik dinamizmi ve yeniliği canlandırabileceğini söyleyen serbest piyasa kapitalizmi mantığını içerir. Bireysel kazancın peşine düşen açgözlülüğün şirketlerin büyümesini, rekabeti ve verimliliği artırıp bütün toplumun zenginliğini çoğaltabileceği savı, özel çıkarın kamu yararını yarattığını söyleyen Adam Smith’in “görünmez el” kuramıyla ve “şirketin toplumsal sorumluluğu kârını artırmaktır” diyen Milton Friedman’ın mantığıyla aynı damardandır. Açgözlülük aslında başkalarına ve topluma zarar verebilen aşırı bir arzudur. Ama aynı zamanda insan arzusu gelişmenin ve başarının itici gücüdür ve bu karışıklık buradan doğar. Etikten çok yalnızca yasaya dayanan Batı’da bu daha da merkezî bir sorun olur.

“Açgözlülük iyidir” sözü kapitalizmin olumlu yanını vurgular, ama aşırı açgözlülüğün eşitsizliğe, çevre yıkımına ve toplumsal istikrarsızlığa yol açabileceği gerekçesiyle eleştirilir. Ama açgözlülük (greed) de kâr arayışı (profit-seeking) da “daha fazlasını isteme” arzusundan yola çıktığı için sınır bulanıktır. Aynı eylem bağlama göre açgözlülük ya da meşru bir kâr arayışı gibi görünebilir. Örneğin bir şirketin kârını en üst düzeye çıkarması iktisat açısından olağan bir etkinliktir, ama toplumsal sorumluluğu görmezden gelirse açgözlülük diye eleştirilir. Açgözlülük ile kâr arayışı arasındaki ayrım mutlak değildir, toplumsal normlara ve değerlere göre değişir. Yani etiğin alanına girer.

Şirket etkinliğinin özü olan kâr arayışı meşru bir ekonomik davranış olarak kabul edilir. Bir şirketin temel amacı hissedarları ve paydaşları için kârı en üst düzeye çıkarmaktır. Ama açgözlülüğe dönüşünce önlenmesi gerekir. Oysa açgözlülük açık bir hukuki tanımı olmayan etik ve ahlaki bir kavramdır. Bu yüzden birini yalnızca “açgözlü” olduğu gerekçesiyle mahkemede cezalandırmak ya da yaptırıma bağlamak zordur. Yasa daha çok yasadışı eylemleri (fiyat anlaşması, tekel gücünün kötüye kullanılması, dolandırıcılık, haksız ticaret vb.) düzenler, “açgözlülük” denen güdüyü doğrudan düzenlemez. Hukuken “açgözlülük” ayrıca tanımlanamaz ve yaptırım ancak yasadışı bir sonuç doğduğunda mümkündür. Ama toplumsal ve etik düzlemde bir şirket basit kâr arayışını aşan bir “açgözlülük” gösterdiğinde eleştiriler ve düzenleme talepleri büyür. Etik düzlemde kâr arayışı ile açgözlülük ayırt edilebilir. Kamu yararının sonsuz bir sahip olma ve egemen olma arzusunun dışavurumuyla zarar görmesi açgözlülüğün ta kendisidir. Bu yüzden açgözlülük yasa tarafından sonradan, yasadışı bir sonuç doğduğunda cezalandırılır. Ondan önce insan toplumu “etik”e dayanır.

Hukukun üstünlüğünü iskelet edinen Batı uygarlığında yasa insan davranışının en önemli dayanak noktası sayılır. Batı’dan çok etkilenmiş olan Kore’de de “hukukun üstünlüğü”nü dile getirmek bir tür moda oldu. Ama etik hukukun üstünlüğünden daha az önemli değildir. Doğu uygarlığının etiğe neden yasadan çok değer verdiğini anlamak gerekir. Bunun nedeni, Batı’nın özel çıkar ile kamu yararının yakınsaması kuramının her şeyin yasayla çözülebileceğini düşünmesi, Doğu’nun onların çatışması kuramının ise toplumsal düzenin ancak etiğe ağırlık verilerek korunacağını düşünmesidir. Batı, insan doğasının bencilliği ile özgeciliğinin dışa vurulmasında özgeciliğin sonunda “kendiliğinden üstün geleceğini” düşünür; Doğu ise zayıf özgeciliğin güçlü bencillikle ancak bu bencillik etik ve yasayla yönetilirse “denge” kurabileceğini düşünür.

Doğu’nun ve Batı’nın yasa ve etik gelenekleri mutlak değildir. Yani onlara benimki doğru, seninki yanlış diyen bir mutlaklık verilemez. Onlarda her bölgenin jeopolitik niteliğinin yansımasını görmek daha yerindedir. Doğu Asya’da liderin “erdem (德)” ve “ahlaki meşruiyet” sahibi bir insan olması gerektiğini söyleyen Taocu ve Konfüçyüsçü ideal etik bir bilinç olarak ortaya çıktı. Zenginliğin özel arzuya bağlı olduğu ve kamusal önderlikle çatıştığı düşünülüyordu. “Zenginler siyasete katılırsa özel çıkarlarının peşine düşer” duygusu vardı. Liderin erdemleri olarak hükümdarlar tutumluluğa ve dürüstlüğe değer veriyordu; aşırı zenginlik tersine güvensizlik uyandırıyordu. Sima Qian zenginlik ile insan doğası arasındaki ilişkiyi Tarihçinin Kayıtları’nda ortaya koyar (Tarihçinin Kayıtları, 129:29): “Genel bir kural olarak, bir başkasının serveti kendininkinin on katı olunca insan onu kötüler; yüz katı olunca ondan korkar; bin katı olunca onun işini görür; on bin katı olunca onun kölesi olur. Her şeyin yasası budur.” Batı’da da sık sık şu söz yinelenir: “Her büyük servetin ardında bir suç gizlidir” (Behind every fortune there is a crime).494

Batı’da fetih kültürünün jeopolitik geleneği yüzünden Yunan-Roma çağından beri soylular ve zenginler siyasal iktidarı çoğu zaman tekellerinde tuttu. Zenginlik iktidarın ta kendisinin temeliydi. Orta Çağ’dan sonra da feodal beyler, ticaret kapitalistleri, bankerler gibi zengin sınıfların siyasal etki kullanması doğal karşılandı. Modern demokrasi çağında bile kapitalizmin gelişmesiyle birlikte “zenginlik ile iktidar birbirinden ayrılmaz” gerçeği kurumsallaştı. Batı’da siyasal liderler büyük ölçüde büyük servet sahiplerine ve şirketlerin desteğine bağımlıdır. Yardımlaşma ruhuyla liderler onların çıkarlarını yasayla destekler. Ekonomi politik felsefesinde damlama etkisi kuramı zenginlik ile iktidar arasındaki bağı korur hâle gelir.

Doğu’nun etiği ve Batı’nın yasası, ekonomi politik sistemlerinin iskeletidir. Ama Doğu etiği öne çıkarırken etiği ve yasayı uygun biçimde birlikte kullanan bir sistem kurdu. Xunzi daha milattan önce toplumsal düzenin korunması için insan doğasının “etik ve yasa” ile yönetilmesi gerektiğini savunuyordu. Doğu’nun bu bağdaştırmacılığı (syncretism) Doğu uygarlığında etiği öne çıkarıp yasayla tamamlayan “dışta Konfüçyüsçü, içte legalist” (外儒內法) anlayışıyla ya da eylemsizliği öne çıkarıp yasayla tamamlayan Huang-Lao düşüncesiyle (黃老思想) dile gelir. Batı ise vahiy dininin, metafiziğin, ideolojinin vb. etkisiyle yasaya fazlasıyla dayanır ve özellikle ekonomi politik düzeyinde etiğe neredeyse hiç ilgi göstermez. İnsan toplumunun hukukun üstünlüğüyle çözülmesi zor pek çok sorunu vardır. Etiğin devreye girmesi gerekir.

Konfüçyüs de İsa da sorunu yasaya götürmeden önce etikle çözmeye öncelik verdi. İkisi de, denebilir ki, yasayı son başvuru yolu olarak görüyor ve insan toplumunun sorunlarını önce etik uzlaşma ve ahlaki uygulamayla çözmesi gerektiğini düşünüyordu. “Yasadan önce etik” düşüncesi şuradan gelir: Toplum yalnızca yasayla yönetilirse geriye yalnızca zorlama ve ceza kalır, insanların kendiliğinden gelen ahlaklılığı ortadan kalkar. Bu da bütün toplumu sorunları daha da zorlaştıran bir yapıya sürükler.

Ekonomi politik konusunda kâr arayışı yasayla güvenceye alınır, açgözlülük de etikle dizginlenir. Adam Smith’in görünmez el kuramı insanın ekonomik etkinliğini etikten kurtarma rolünü oynar hâle gelir. Açgözlülük olduğu gibi kalır. Görünmez el kuramı sonunda iş dünyası ile parlamentonun birleşmesi yoluyla kutuplaşmaya yol açar, çünkü iş dünyası ile liderler aynı gemidedir. Ama Doğu’nun kapan el kuramına göre liderin ilk görevi kutuplaşmayı önlemek gibi etik bir sorumluluktur. Yani kutuplaşmaya değil orta sınıfın korunmasına yoğunlaşmalıdır. Doğu tarihinde de kral kutuplaşmaya ortak olup zenginliğin tadını çıkardığında hanedan yıkılıyor ve onun yerini alacak yeni bir hanedan ortaya çıkıyordu. Yeni hanedan işe vergileri büyük ölçüde düşüren önlemlerle kutuplaşmayı ortadan kaldırmaya yoğunlaşarak başlıyordu.

İnsan bencilliğinin yönetimi: Doğu’nun ve Batı’nın iki felsefe sistemi, Doğu’nun kapan eli ile Batı’nın görünmez eli arasında geçerliliğini kanıtlayan, orta sınıfı yaratan ve koruyan olandır. Ulusal ekonomi ne kadar büyürse büyüsün, zengin ile yoksul arasındaki uçurumun durmadan derinleştiği bir ülke düzgün işleyemez. Devlet ancak orta sınıf sağlamsa bütün etkinliğini gösterebilir. Oysa Batı’nın ekonomi politiği zenginleri zenginleştirmeye alışkındır. Bireyciliğe dayanan görünmez el zenginler yaratır; mantık, bu zenginlerin yarattığı ekonomik etkinliğin damlama etkisi vb. yoluyla orta sınıfı doğurduğudur. Gerçekten öyle mi?

Batı’nın değerleri felsefi olarak bireye dayanır. Batılılar için din, metafizik hakikat, yasa vb. başkalarıyla ilişkilerden önce gelir. Ama bu düzeneklerde içkin olan değerler önemli olsa da, bu düzeneklerden başkalarına egemen olmak ve kendini büyütmek için yararlanma arzusunun da işbaşında olabileceğine dikkat etmek gerekir. Ekonomi politik terimleriyle çözümlendiğinde Batı parlamentolarının çıkardığı pek çok yasa, pek çok erdemi öne sürerken, sonunda kabileciliğin servetini artırıp zengin ile yoksul arasındaki uçurumu da derinleştirir. Zenginler daha zengin olur, orta sınıf da küçülüp zayıflar.

Batı ekonomi politiğinin felsefi açıdan bireyci bencillik karşısında düşünsel olarak savunmasız olduğu düşünülebilir, çünkü piyasa ekonomisinin yönelimi bireysel bencilliğin başıboş bırakılması yönünde belirlenmiştir. Bunun nedeni, birkaç kez gördüğümüz gibi, Adam Smith’in piyasa ekonomisi felsefesine göre bireysel bencilliğin ona hiçbir etik reçete verilmeden başıboş bırakılmasıdır. Elbette Hristiyanlık insan doğasını ilk günah bilinciyle sorgular, İnciller de maddi zenginliğe karşı açıkça uyarır ve onu etik düzlemde sorgular. Ama modern Batılı ekonomi politik düşünürlerinin çoğu etiğin ekonomi politik düşüncesiyle ya da bireyci bencillikle hiçbir ilgisi olmadığını düşünmüş görünüyor. Çünkü Adam Smith gibi iyi sayılan bir insan doğasından yola çıkarlar.

Doğu’nun Konfüçyüsçülüğü ve Taoculuğu ise tersine insan doğasına ve bencilliğe karşı etik düzlemde uyanıklığı ve onların yönetimini öz edinir. Bencilliği başıboş bırakan ya da teşvik eden Batı ekonomi politik tutumu ile ondan sakınan ya da onu yöneten Doğu ekonomi politik tutumu açıkça ayrılır. İnsan doğasının en güçlü yanı bencilliktir. Lider bu bencilliğin özünü kavramalıdır. “Bencil arzudan kurtulan Dao’nun kaynağını görür. Bencil arzu içinde olan yalnızca Dao’nun görünüşlerini görür” (Daodejing, 1). Xunzi insan doğasına karşı uyanıklığıyla liderlere ve halka toplumsal düzeni korumanın çıkış noktasını gösterir: “İnsan doğası kazancı ve hazzı arzular; onu izleyince insanlar çatışır ve yol vermek ortadan kalkar. Yalnızca insan doğasını izleyen insanlar kolayca kıskançlığa ve nefrete düşer, içtenlik ve güven ortadan kalkar” (Xunzi, 23:1). Xunzi özellikle bencilliğin başıboş bırakılmasının toplumu karışıklığa sürüklediğini ortaya koyar: “İnsan doğası kendi hâline bırakılır ve herkes yalnızca duygularına göre yaşarsa, insanlar kavgaya ve yağmaya dalar, toplumsal düzen ortadan kalkar ve dünya kaosa düşer” (Xunzi, 23:1).

Batı’da bireyci bencillik etikle düzenlenmediği için “yasanın yasaklamadığı her şey meşru olarak serbesttir” mantığı uygulanır. Bunun sonucunda bireyci bencillik Batı’nın piyasa ekonomisinde daha da güçlü biçimde işler. Konfüçyüsçü düşüncenin tamamı, insanın toplumsal hayat için ihtiyaç duyduğu etiğin ve onu benimsemek için gerekli kendini yetiştirmenin bir açıklaması olarak görülebilir; Taoculuk da etiğin ve ahlakın önemini durmadan vurgular. Bu yüzden Doğu ve Batı uygarlıkları insan doğası için çok farklı reçeteler öne sürer. Özellikle ekonomi politik konusunda Batı düşüncesi yasaya dayanır ve etiği temelden dışlar; Taoculuğa ve Konfüçyüsçülüğe dayanan Doğu düşüncesinde ise özü yasadan çok etik oluşturur. Konuşmalar tam da etiğin yasadan önce korunması gerektiğini açıklar: “Halkı yasalarla yönetir ve cezalarla düzende tutarsanız ondan kaçar ve utanç duymaz; erdemle yönetir ve törelerle düzende tutarsanız utanç duygusu kazanır ve kendini düzeltir” (Konuşmalar, 2:3).

Batı’da bugün bile ekonomi politik ele alınırken yasaya yoğunlaşılır. Etik çoğu durumda dışarıda bırakılır. Doğu’da ise çalışkanlık, tutumluluk ve hırssızlık gibi bir etik ekonomi politiğin merkezinde yer alır. Doğu ekonomi politiğinin çalışma ahlakı bencilliğe karşı uyanıklıktan gelir. Toplumsal hayatta insan eğitim ve kendini yetiştirme yoluyla çalışkanlığı ve tutumluluğu aramalı, bencilliğin dışavurumunda açgözlülük yerine merhameti ve alçakgönüllülüğü benimsemelidir. “Dao’yu kavrayan lider açgözlülükten özgürdür. Elde edilmesi zor mallara değer vermez” (Daodejing, 64). Böyle bir lider “insanları yönetmek ve Göğe hizmet etmek için tutumluluk kadar iyisi yoktur. Tutumlu olmak, Dao’yu erkenden izlemektir” diye düşünür (Daodejing, 59). İnsanlarla ilişkisinde lider üç şeye önem verir: “Üç hazineyi değerli tutun. Birincisi merhamet, ikincisi tutumluluk, üçüncüsü alçakgönüllülüktür” (Daodejing, 67). Taoculuk liderin örnek olmasına en büyük önemi verir. Lider zenginliğin tadını çıkarır ve onunla övünürse o ülkenin halkı çalışkanlık ve tutumluluk ruhunu bırakır.

İnsan doğası ve çalışkanlık ile tutumluluğun etik kültürü

Doğu’nun etiği merkeze alan uygarlığı rastlantıyla doğmadı. Siyasal bir kararla ya da bir kararlılıkla da yaratılamaz. Tarihe ve geleneğe sinmiştir. Doğu ile Batı arasındaki fark, felsefi düşüncede Doğu’nun ilişkiselliği ile Batı’nın bireyciliği kavramları arasındaki farktan gelir. Güçlü bir bencillik ve zayıf bir özgecilikle doğan bir insan doğasında toplumsal düzen ancak çalışkanlık ve tutumluluğun etik kültürü öne konarak korunur. Doğu’nun etik kültürünün Batı’nınkinden farklı bir felsefi arka planı vardır. Max Weber (1864–1920) 1904’te yayımladığı Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu (The Protestant Ethic and the Spirit of Capitalism) adlı yapıtında Protestan çalışma ahlakını açıkladı. Protestan çalışma ahlakını kapitalizmin tinsel dayanağı olarak yüceltti. Ama Weber’in çalışma ahlakı kökeninde Doğu’nun çalışma ahlakından büyük ölçüde ayrılır.

Protestan çalışma ahlakı: 16. yüzyıl Batı Reform’undan sonra ortaya çıkan Protestanların “çalışkanlık ve tutumluluk tutumu”nun, cennete gitmenin koşulu olan Tanrı’nın lütfunu (grace) aldığının işareti olarak bireyde kendini gösterdiğine inanılıyordu. Bu yüzden herkes dinsel coşkuyla “çalışkanlık ve tutumluluk tutumu” edinmeye başladı.495 Ve sav, bu çalışkanlık ve tutumluluk ruhunun sermaye birikimine ve yatırımın artmasına yol açarak Batı kapitalizmini mümkün kıldığıdır. Bu düşüncenin Orta Çağ’dan Yeni Çağ başlarına dek süren Batı eskatolojisiyle kayda değer bir bağı var gibi görünüyor. Dünyanın sonu gelip İsa döndüğünde yalnızca kutsananların kurtulacağına inanıldığı için, hararetli bir çalışmanın işaretini göstermeye çalışılmış olması kuvvetle olasıdır.

Ama bugün Batı’da bile dinsel bir dünyanın sonuna ciddi olarak inanan pek az kişi var. O zaman Püriten çalışma ahlakı ortadan kalkar, çünkü çok çalışanların Tanrı’nın lütfunu alıp cennete gideceği inancının dayanağı ortadan kalkar. Bu değişim zaman bakımından ustası Adam Smith olan modern iktisadın bencilliği başıboş bırakmasıyla çakıştı; böylece Batı’da, Doğu’dan farklı olarak, “hazzın, her mümkün olduğunda, hemen tadını çıkarma” (instant gratification) tutumu tüketim kültürüyle birlikte ortaya çıktı. Niall Ferguson 2011 tarihli Civilization: The West and the Rest (Uygarlık: Batı ve geri kalanlar) adlı kitabında tam da Batı’da çalışma ahlakı ile dindarlık arasındaki bağıntıyı açıklar. Yani Avrupa’nın çalışma ahlakının Amerika’nınkinden çok daha zayıf olduğu ve Avrupalıların Amerikalılardan daha az dindar olduğu sonucuna varır. Amerikalıların Avrupalılardan yaklaşık yüzde 20 fazla çalıştığını, kiliseye gitme oranının da Avrupalılarda yüzde 10 dolaylarındayken Amerikalılarda yüzde 36’ya ulaştığını gösteren istatistikler sunar. 496

Doğu’nun Konfüçyüsçü çalışma ahlakı ise tersine insanın kendisi için uygulandığından, dinsel kuramdaki değişimlerle ya da dünyanın sonu öğretilerinin haber verdiği yazgıyla ilgisi olmaksızın içsel bir gereksinimle işler; bu yüzden sağlam bir temele sahip olduğu düşünülebilir. The Economist Asya değerleri olarak “eğitimi, çalışkanlığı, tutumluluğu ve gelecekte daha büyük bir başarı için bugünkü hazzı erteleme tutumunu” anar. 497 Ferguson da yukarıda anılan kitabında Avrupalılar, Amerikalılar ve Doğulular arasında Amerikalıları ölçü aldığında Avrupalıların Amerikalılardan yüzde 20 kadar az, Doğuluların ise yüzde 30 kadar fazla çalıştığını belirtir ve Doğu’nun çalışma ahlakını en güçlüsü olarak betimler.

Çalışma ahlakından ekonomi politiği en doğrudan etkileyen şey çalışkanlık ve tutumluluktur: insanın ne kadar çok çalıştığı ve ne kadar çok biriktirdiği. Bu bakımdan Doğu’nun çalışma ahlakı bireylere, kabilelere ve devlete uygulanır ve Batı’yla karşılaştırıldığında çok yüksek yatırım ve tasarruf oranları gösterir. Ferguson kitabında Batı’nın çok yüksek kamu borcunu ve sorunlarını karşılaştırır. Amerikalı ekonomi gazetecisi ve yazar Paul Blustein, ABD’nin yabancı malları istediği kadar basabildiği dolarlarla satın almayı sürdürdüğünü ve bunun olduğu gibi ABD borcu olarak biriktiğini vurgular. 498 Ferguson ABD borcunun 2001’de GSYH’nin %32’siyken 2011’de %66’ya fırladığını saptıyor ve bugünkü hız sürerse 2021’de %90’a, 2031’de %150’ye, 2047’de %300’e çıkacağını öngörüyordu. ABD’de sorunu daha da ağırlaştıran, bu devasa kamu borcunun yaklaşık 100 trilyon dolarlık sağlık sigortası, sosyal güvenlik ve emeklilik yükümlülüklerini içermemesidir; bu yüzden ABD’nin kamu maliyesi çok ağır durumdadır. Ferguson onun Yunanistan’ın güçlükler yaşadığı zamankinden daha kötü durumda olduğu teşhisini koyar.499

Bütçe açığı ile ticaret açığının aynı anda ortaya çıktığı ikiz açıklar (twin deficit) denen durum bir ülke için katlanılmaz bir ekonomik bunalım başlatır. Yalnızca ABD gibi rezerv para birimine sahip ülkeler istisnadır, çünkü para basmayı sürdürebilirler. ABD’nin ikiz açıklar biriktirirken gücünü korumasının nedeni budur. Bu durum ne zamana dek sürebilir?

Aydınlanma’nın Batılı düşünürlerinin en tuhaf ve anlaşılması en güç buldukları şey, Doğu uygarlığının Tanrı kavramı olmadan mükemmel bir etik sisteme sahip olmasıydı. Bireyci bencillik konusunda Batı’nın onu başıboş bırakması Batı’nın tüketim ve borç kültürünü doğurdu; Doğu’nun bireyci bencilliği yönetme ve dizginleme düşüncesi ise Doğu’nun çalışkanlık ve tutumluluk kültürünü doğurdu. Doğu, uygarlığının temelindeki etikte, Batı’nın ekonomi politik sistemine göre temel unsurlarında güçlü yanlara sahiptir. Bu güçlü yanlar çalışma ahlakı bilinciyle kendini gösterir. Doğu’nun kökte Batı’dan daha güçlü bir rekabet gücüne ve daha parlak bir geleceğe sahip olması tam da bu çalışma ahlakı bilinci sayesindedir. Ekonomi politikte etiğin önemli olmasının nedeni budur. Çalışkanlık ve tutumluluk ya da örnek olmak yasayla belirlenemez. Bunlar etiğin alanına girer.

Bu çalışma ahlakının kökleri derindir. Yukarıda gördüğümüz Fransız fizyokrat düşünürlerden Poivre 18. yüzyılın ortasında Doğu’yu gezdi ve Doğu’nun çalışma ahlakı üzerine şunları yazdı:

Tembeller en ağır küçümsemenin nesnesiydi. Aylak, toplumun bir üyesi olduğu hâlde onu bir asalak gibi kemiren biri sayılırdı. Hükümet de bu aylakları rahat bırakmazdı… Geleneksel olarak herkesin çalışması beklenirdi ve halk arasında, ülkenin bir köşesinde biri çalışmazsa öbür köşesinde birinin aç kalacağı ve zarar göreceği düşüncesi derin ve yaygın biçimde yerleşmişti.500

Poivre’ın 18. yüzyılda Doğu’da keşfedip hayran kaldığı derin köklü çalışma ahlakı, etiğe ağırlık veren Doğu’nun eğitimine, ölçülülüğüne ve kendini yetiştirmesine değer verir. Bu yüzden Doğu’da eğitimin önemi erkenden vurgulandı. Konfüçyüs şunları vurguluyordu: “Doğaları bakımından insanlar birbirine yakındır; eğitimle birbirinden çok uzaklaşırlar” ve “Eğitimde hiçbir sınıf ayrımı olmamalıdır.” İnsan doğasına dayanan Doğu eğitimi çalışkanlık ve tutumluluğun etik kültürüne ve liderlerin yetiştirilmesine yoğunlaşır.

Doğu’nun tinsel kültüründe, yani Konfüçyüsçülükte (eğitime ve liyakate değer verme geleneği, evrensel etik, çalışkanlık ve tutumluluk kültürü), Taoculukta (hafif vergiler ve mütevazı hükümet ekonomi politik düşüncesi, doğa ile insan arasındaki uyum) ve Budizmde (merhamet düşüncesi, mülke bağlanmamanın değeri) içkin olan değerler sistemi, Batı felsefesinin ihmal ettiği etik değerleri öz edinir. Tek sözcükle bu, çalışkanlık ve tutumluluktur. Eğitimin vurguladığı çalışma ahlakı yasanın değil etiğin konusudur. Etiğin üzerinde durduğu şey tam da açgözlülüğe karşı uyanıklıktır. Kâr arayışı ile açgözlülük arasındaki ayrıma etik yoluyla yaklaşılabilir. Ve böyle bir etik bilinç, lider örnek olmazsa topluma yerleşemez.

Liderin örnek olması: önder (君子) ve bilge (聖人) düşüncesi

Doğu uygarlığı liderlerin nasıl yetiştirileceğine ve ülkeyi nasıl yönettirileceğine yoğunlaşır. Taoculuğun bilge düşüncesi Konfüçyüsçülüğün önder (君子) düşüncesine benzer. Konfüçyüsçülüğün önder düşüncesi ahlaki yetişmeyi ve toplumsal sorumluluğu yerine getiren ahlaklı insanı vurgular; Taoculuğun bilge düşüncesi ise doğayla bir olan ve eylemsizlik yoluyla kendiliğindenliği gerçekleştiren ideal insanı önerir. Ama ikisi de lideri belirtir. Doğu düşüncesi, Konfüçyüsçülükte önder ile katılımcı (xiaoren, 小人), Taoculukta bilge ile halk karşıtlıkları aracılığıyla, katılımcıyı ya da sıradan halkı, yani kitleleri değil, önderi ya da bilgeyi izletmeye yönelik liderin rolünü vurgular. Ekonomi politik açıdan liderin etik rolüne verilen ağırlık Doğu eğitiminde özellikle önemlidir.

Liderin etik rolü özellikle önder ile katılımcıyı karşı karşıya koyan ilişkisellik (relationalism) sisteminde vurgulanır. Batı eğitimde ve insanın yetiştirilmesinde bireyciliği (individualism) izleyerek bireysel yetkinliği vurgular. Antik Yunan’da da, Platon’da ve Aristoteles’te görüldüğü gibi, eğitimin önemi vurgulanıyordu, ama eğitim ağırlığı bireyin bilgi edinmesine, mutluluk arayışına vb. veriyordu. Aristoteles’in etiği adalet, cesaret, ölçülülük, cömertlik ve orta yol öğretisi gibi erdemleri vurgular, ama bu etik değerlerin bireysel mutluluğu nasıl getirdiğini mantıksal olarak açıklar; bu etik değerlerin eğitimle nasıl geliştirilip topluma katkıda bulunabileceğine ağırlık vermez. Batı’da 17. yüzyılda yayımlanan Spinoza’nın Etika’sı da aynı biçimde, Konfüçyüsçülüğün Konuşmalar’ı ya da Taoculuğun Daodejing’i gibi çalışkanlığı, tutumluluğu ve topluma hizmeti merkeze alan bireysel bir erdemi geliştirmeyi ve eğitmeyi değil, Tanrı’nın ve insan doğasının özünün araştırılması yoluyla “özgür insan”ı (free man) amaçlar. Doğu’nun felsefe sistemi ise tersine şeylerin “öz”ünü açığa çıkarmayı değil, “uygulama”yı amaçlar. İyi liderler yetiştirmeye yoğunlaşır.

Duymamak duymaktan aşağıdır, duymak görmekten, görmek bilmekten, bilmek eylemekten aşağıdır. Öğrenmenin amacı uygulamadadır. (Xunzi, 8:9)

Eğitimin ağırlığını her bireyin erdeminin geliştirilmesine veren düşünce Batı’da Locke ile başlar. MÖ 5. yüzyılda kurulan bu Doğu eğitim felsefesi Batı’da ilk kez iki bin yıl sonra Locke (1632–1704) tarafından dile getirildi: “Karşılaştığımız bütün insanların onda dokuzu, iyi ya da kötü, yararlı ya da yararsız, eğitimleri sayesinde neyseler odur.” Ve Konfüçyüs gibi “bütün insanların eşit doğduğuna” inanıyordu.501 Ama Doğu’nun eğitim felsefesi ile Locke’unki arasında önemli bir fark vardır. Batı felsefesine bağlı bir Batılı düşünür olarak içgüdünün önemini küçümsedi ve insan doğası kuramının sınırı burada görünür. Locke’a göre eğitimin sorunu içgüdünün rolünü tanımamasıdır. İnsanlar eşittir ve eğitim önemlidir, ama insan doğası kuramında zihnin olanaklarını abarttı ve zihnin içgüdünün sınırlarını aştığını düşündü. Çünkü Locke’un değer verdiği özgürlük gibi değerler kendini koruma içgüdüsünün üstüne çıkamaz. Zihnin insana verdiği özgürlük çok önemlidir. Ama özgürlük hayatta kalma denen içgüdü ilkesini aşamaz.

Doğu uygarlığında amaç bencilliği etik düzlemde yönetmek ve ondan sakınmaktır. Sonuçta yasanın ve kuralların karara bağlayamadığı açgözlülük ile kâr arayışı arasındaki sınırı etik olarak çözen yanıt, Doğu’nun önder ve eylemsizlik düşüncelerinin özünün ta kendisidir. Doğu uygarlığı bu çok yararlı kavramları 2.500 yıl önce kurdu ve onlardan yararlanıyor. Önder (君子) tam da arzu edilen lider imgesidir: halkın çıkarını kendi çıkarına yücelten bir lider, kişisel bencillikten kurtulmuş bir insan. Katılımcı ise tersine insanların çoğunu belirtir: nerede olursa olsun kendi bencilliğini öne koyan biri. Önderlik etmeye elverişli değildir, ama tarih çoğu zaman katılımcıların önderlik konumlarında bulunduğunu gösterir. Doğu’da önder ve bilge olarak tasvir edilen etik lider imgesi modern ekonomi politiğe büyük bir katkı yapabilir. Liderin en iyi erdemi servet değil etik olur.

Önder doğru olanı düşünür; katılımcı kazancı düşünür. (Konuşmalar, 4:16)

Önder erdemi gönlünde tutar; katılımcı malı gönlünde tutar. (Konuşmalar, 4:11)

Önder düşüncesi ile eylemsizlik düşüncesi birbirine bağlıdır. İkisi Doğu uygarlığına insan eyleminin yapay yanını en aza indirmeye çalışan bir ekonomi politik felsefesi yerleştirdi. Bu felsefe özellikle liderin müdahalesine karşı uyarır. Daodejing’in “liderin kendine ait planları yoktur, halkın planlarını kendi planları yapar” (Daodejing, 49) savı liderin bencilliğini yönetmeyi amaçlar. Bu yüzden “lider devleti eylemsizlikle yönetirse halk kendiliğinden gerçekleşir” (Daodejing, 57) savı tam da devletçilik denen bencilliğin yönetimidir. Bu, Sima Qian’ın Tarihçinin Kayıtları’ndaki savıyla aynı damardandır: “Devleti yönetmenin en iyi yolu halkın istediğini yapmasına izin vermektir… En kötüsü kazanç peşinde halkla yarışmaktır” (Tarihçinin Kayıtları, 129:1). Bunların hepsi milattan önce Doğu’nun ekonomi politik düşüncesi olarak yerleşmiş felsefelerdir; Batı’da böyle bir ekonomi politik felsefesi ancak Yeni Çağ başlarında, Doğu’dan iki bin yıl sonra ilk kez ortaya çıkar.

Doğu’da da Batı’da da ekonomi politikte içkin olan en büyük ikilem kazanç arayışı ile açgözlülüğü ayırt etmektir. Kazanç arayışı piyasa ekonomisinin itici gücüdür. O olmadan piyasa ekonomisi ayakta duramaz. Aynı zamanda kamu yararını engelleyen bencillik ya da açgözlülük mutlaka yönetilmelidir. Oysa ikisi arasındaki sınırı netleştirmek olanaksızdır. Özellikle onu yasalarla ya da kurallarla düzenleyemezsiniz. Bu yüzden bu alanda etik devreye girer. Önemli olan liderin örnek olmasıdır. Yasa ne kadar iyi olursa olsun lider onu türlü yollarla çiğnerse yasa hiçbir işe yaramaz. Bir liderde en çok göze çarpan servet biriktirmesidir. Zenginlerin güçlükle lider, liderlerin de güçlükle zengin olduğu bir etik ilke olmalıdır. Yasa türlü yollarla dolanılabilir, ama servet sonunda mutlaka görünür ve etik olarak haklı gösterilemez.

Bencilliğin yönetimi konusunda Taoculuk liderin rolünün önemini vurgular. Devletin ancak lider özgeciliği devlet yönetiminin temeli yaparsa ayakta kalıp gelişebileceğini açıklar. Etik aydınlanmış kişisel çıkar olur.

Bilge kendisi için biriktirmez. Başkaları için ne kadar çok harcarsa o kadar çok kucaklar.

Başkalarına ne kadar çok verirse o kadar çok sahip olur. (Daodejing, 81)

Konfüçyüsçülük de Taoculuk da etik ile siyaseti ayrılmaz bir bütün olarak görür ve etik ideali önder (君子) ve bilge olarak tasvir eder; 21. yüzyıla uygulandığında önder ve bilge tam da arzu edilen lider olur. Lider serveti değil, çalışkanlık ve tutumluluk üzerine kurulmuş bir örnekliği öne koymalıdır. “Lider gerçek olanı biriktirmeye heveslidir. Servet biriktirmeye hevesli değildir” (Konuşmalar, 15:32). Bu yüzden lider kendi servetini biriktirmez, yeteneklerini başkalarına hizmet için paylaşmaya yoğunlaşır. “Lider kendisi için biriktirmez. Başkaları için ne kadar çok harcarsa o kadar çok kucaklar. Başkalarına ne kadar çok verirse o kadar çok sahip olur” (Daodejing, 81).

Böylece Doğulu lider için etik ölçütler başarıdan ya da zaferden önce gelir. Doğu’da ilişkisellik, Batı uygarlığının bireyciliğinin yerine işleyen bir uygarlık oluşturur. Lider özgeciliği (aydınlanmış kişisel çıkar, enlightened self-interest), örnek olmayı ve dürüstlüğü ölçüt edinir. Böyle bir lider imgesi Batı’da da yok değildir:

Öldüğünde bütün varlığı yaşadığı evden ibaretti… 1953’te kamu görevinden ayrıldığında tek geliri ayda 112 dolarlık bir askerî emekli maaşıydı. Büyük bir şirket ona çok iyi ücretli bir görev önerdiğinde şöyle yanıt verdi: “İstediğiniz ben değilim. İstediğiniz başkanlık makamı, o da bana ait değil. Amerikan halkına aittir ve satılık değildir.”502

Başkan Truman’ın etiği tam da budur. Bu ruh Batı’da da büyük saygı görür. Roma döneminin örnek devlet adamı ve yurttaşı olarak yüceltilen Cincinnatus tam da böyle bir figürdür. Roma’da en yüksek iktidarla hizmet ettikten sonra görevinden ayrılınca evine döndü ve hayatının geri kalanını sıradan bir köylü olarak yaşadı. İktidara göz dikmeyen ve kendini kamu yararına adayan efsanevi Romalıdır; ABD’nin ilk başkanı George Washington’ın saygı duyduğu bir figürdür. 1790’da Amerika’da Cincinnati adlı bir kent resmen kuruldu. Ama dürüst, çalışkan ve tutumlu liderin bu imgesi Batı’nın genel lider imgesi değildir. İskender’den Sezar’a, modern hanedanlardan Napolyon’a dek Batı’nın eski liderleri birer muzaffer ve fatihti ve aynı zamanda muazzam servetlere sahipti. Bu lider imgesini izleyen modern Batılı liderler zengindir. Ama Mengzi’nin vurguladığı gibi lider zengin olup kazanç peşinde koşarsa, yardımcıları, daha da ötesinde bütün halk lideri örnek alıp kazanç ve zenginlik peşinde koşar. Sonunda bu lider imgesini izleyen bütün halk etik ideallerin peşine düşmek yerine “servet ve şöhret” (Wealth and Fame) ister olur.

Doğu’da halk çalışkanlığı ve tutumluluğu hâlâ erdem sayar; model de liderlerin dürüst olması ve emekli olduktan sonra bile zenginlikten uzak, sakin bir hayat yaşamasıdır. Ve şimdilik bu felsefe pratikte genel olarak geçerliliğini koruyor. Doğu’da zenginler güçlükle siyaset yapabilir ve zenginler basını ele geçiremez. Bu, Musk, Bezos, Murdoch ve Ellison gibi en zenginlerin büyük medya kuruluşlarına sahip olup onları genişlettiği ABD ile karşıtlık oluşturur. “Medyayı denetleyen dünyayı yönetir” yargısının arka planı budur.

Doğu’nun ekonomi politik düşüncesinde kâr arayışı ile açgözlülük arasındaki sınırı etik çizer. Büyük bir şirketin bir medya kuruluşunu ele geçirmesi Doğu’da özerkliği çiğneyen bir açgözlülük, Batı’da ise özgürlüğü kutlayan bir kazanç arayışıdır. Zenginlerin lider olması ya da liderlerin zengin olması Doğu’da eylemsizlikten uzaklaşan bir özerklik ihlali, Batı’da ise özgürlüğün peşine düşen bir laissez-faire’dir. Bu ayrımlar Batı’nın kasıtlı eylem (youwei, 有爲) düşüncesine dayanan sisteminde yasanın düzenleyemeyeceği bir alandır. Doğu’nun eylemsizlik düşüncesine dayanan sisteminde ise etiğin özüdür.

Halkın çalışkanlık ve tutumluluk ruhu ile liderin dürüst yoksulluğunun örnekliği geleneği: Korunması gereken budur. Doğu ekonomi politiğinin bireyci bencilliğe etkili biçimde karşılık verebilmesi bundandır; Doğu’nun piyasa ekonomisinin temel unsurlarında Batı karşısındaki üstünlüğünü koruyabileceği nokta da tam budur. Düşünce açısından, Batı’nın ekonomi politik modelinde içkin olan bencilliğin başıboş bırakılması tüketim ve borç ekonomik sistemiyle, Doğu’nun ekonomi politik temel unsurlarında içkin olan bencilliğin yönetimi ise çalışkanlık ve tutumluluk ekonomik sistemiyle bir madalyonun yüzlerini oluşturur. Hiçbir toplumda herkes zengin olamaz. Ama toplum yoksullara yardım etmek için iş birliği yapabilir. Böyle iş birliği yapan bir toplumda lider kamu yararını savunmalı ve çalışkanlık ve tutumlulukta örnek olmalıdır. İlişkisellik budur.

Batı ekonomisi bireyciliğe dayanarak, insanlar zenginleşince zengin ile yoksul arasındaki uçurumun damlama etkisiyle kapanacağı mantığını öne sürer. Yani avantajlar ve kaynaklar üst katmanlarda (zenginler, büyük şirketler vb.) toplanınca yatırım, tüketim ve istihdam yoluyla sonunda alt katmanlara (sıradan insanlar, küçük ve orta ölçekli şirketler vb.) damlayacağını ve bütün ekonominin büyüyeceğini söyleyen kuramdır. Oysa bu, Yunan-Roma çağından Yeni Çağ başlarındaki dünyanın fethi çağına dek Batı ekonomisini uzun süre ayakta tutan “fetihçi devlet” ekonomisinde açıklanabilen bir kuramdır. Batı’nın kendisi Yeni Çağ başlarında “ulus devlet” ekonomik sistemine geçtikten sonra açıklanamaz. Üst katmanlara destek kabileciliğe götürür ve sonunda yalnızca orta sınıfı yoksullaştırıp üst ve alt katmanlar arasındaki uçurumu derinleştirir.

Çalışkanlık ve tutumluluğun siyaset ahlakı ve ekonomi politik modeli Doğu uygarlığında derinden ve genişçe içkindir. Özellikle liderin örnek olması geleneği, ilişkiselliğe dayanan bir felsefe sistemi olarak Batı’nınkinden çok daha sağlıklı ve sağlam görülebilir. Ama Doğu bireyciliğe dayanan Batı kurumlarını ve normlarını öğrenirken kendi çalışkanlık ve tutumluluk kültürünü ve geleneğini bırakırsa, çalışkanlık ve tutumluluk ulusundan tüketim ve borç ulusları grubuna geçecektir. Doğu o zaman çalışkanlık ve tutumluluğa dayanan çalışma ahlakıyla birlikte geleceğini de yitirecektir. Tersine Doğu, Batı’nın demokratik piyasa ekonomisi kurumlarını öğrenirken kendi çalışkanlık ve tutumluluk ruhunu ve eğitime ve liyakate değer verme geleneğini koruyabilirse, gelecek için öne çıkarabileceği bir ekonomi politik kültür sistemine sahip olacaktır. Dahası Doğu, insanlığın karşı karşıya olduğu altüst oluşları, yani kutuplaşmayı ve yapay zekâ devrimini daha iyi yönetmeye katkıda bulunacaktır.

Notlar

  1. 459
  2. 460
  3. 461

    How Western civilisation could collapse, BBC, 18 April 2017

    ↩
  4. 462

    Ibid.,

    ↩
  5. 463

    Lawrence Harrison and Samuel Huntington, eds., Culture Matters: How Values Shape Human Progress, Basic Books, 2000, New York, Introduction 28

    ↩
  6. 464

    Ibid, Introduction 18

    ↩
  7. 465

    Ibid, Introduction 17

    ↩
  8. 466

    Ibid, Introduction 17

    ↩
  9. 467

    Harrison, Lawrence E.; Clark, Gregory; Boettke, Peter J.; Robinson, James A. (2007-01-08). How Much Does Culture Matter? (Cato Unbound) (Kindle Locations 132-137). Cato Institute. Kindle Edition.

    ↩
  10. 468

    Harrison, Lawrence E.; Clark, Gregory; Boettke, Peter J.; Robinson, James A. (2007-01-08). How Much Does Culture Matter? (Cato Unbound), Op.cit., Kindle Locations 132-137

    ↩
  11. 469

    The Economist August 20th, 2011

    ↩
  12. 470

    Harrison, Kindle Locations 137-143

    ↩
  13. 471

    Harrison, Kindle Locations 117-119

    ↩
  14. 472

    Harrison, Kindle Locations 137-143

    ↩
  15. 473

    Allison, Graham. Lee Kuan Yew: The Grand Master’s Insights on China, the United States, and the World (Belfer Center Studies in International Security) (pp. 123-124). The MIT Press. Kindle Edition.

    ↩
  16. 474

    Ibid

    ↩
  17. 475

    George Whatley and Benjamin Franklin, Principles of Trade, March 1777, in The Works of Benjamin Franklin vol., II. By Jared Sparks, Boston, Hilliard, Gray and Company, 1840, p.401

    ↩
  18. 476

    Smith, Adam (2002-06-01). An Inquiry into the Nature and Causes of the Wealth of Nations (p. 321). Public Domain Books. Kindle Edition.

    ↩
  19. 477

    Smith, Adam (2002-06-01). An Inquiry into the Nature and Causes of the Wealth of Nations, Op.cit., pp. 84-85

    ↩
  20. 478

    Ibid

    ↩
  21. 479

    Mancur Olson, “Dictatorship, Democracy, and Development”, The American Political Science Review 87 (Sept. 1993), s. 574–575

    ↩
  22. 480

    Ibid.

    ↩
  23. 481
  24. 482

    Rajan, Raghuram; Zingales, Luigi (2003-02-18). Saving Capitalism from the Capitalists: How Open Financial Markets Challenge the Establishment and Spread Prosperity to Rich and Poor Alike (p. 68). Crown Publishing Group. Kindle Edition.

    ↩
  25. 483

    Rajan, Raghuram; Zingales, Luigi (2003-02-18). Saving Capitalism from the Capitalists: How Open Financial Markets Challenge the Establishment and Spread Prosperity to Rich and Poor Alike. Op.cit., p 276

    ↩
  26. 484

    Ibid. 1, s. 44

    ↩
  27. 485

    “Bekçileri kim bekleyecek?” (Quis custodiet ipsos custodes?) sorusunu Romalı şair Juvenalis Hicivler’inde sorar. Soru, bir kadının davranışlarını gözetlemek için bekçiler koyup bekçilerin kendilerini kimin bekleyeceğini soran bir hiciv olarak başladı ve giderek daha çok siyasal bir anlamda kullanılır oldu.

    ↩
  28. 486
  29. 487

    君子周而不比 小人比而不周: “Önder herkesi kucaklar, hizip tutmaz; katılımcı hizip tutar, herkesi kucaklamaz” (Konuşmalar, 2:14).

    ↩
  30. 488

    Rajan et al, Ibid, 311

    ↩
  31. 489

    Rajan et al, Ibid, 311-312

    ↩
  32. 490

    Huang-Lao düşüncesi, Eski Çin’de Savaşan Devletler döneminde ve Han hanedanının başlarında çok yaygın olan siyasal ve felsefi bir düşünceydi. Huang (黃) efsanevi bilge hükümdar Sarı İmparator’u (黃帝) anlatır. Lao (老) Taocu okulun (道家) kurucusu olarak bilinen Laozi’yi (老子) anlatır. Huang-Lao düşüncesi, Sarı İmparator’un siyasal bilgeliği ile Laozi’nin Taocu felsefesini birleştiren bir düşünce demektir. Sarı İmparator’un erdemle yönetimini (德治) ve Laozi’nin eylemsizlik düşüncesini birleştiren bir biçimdir; Taocu ve Legalist okulları kaynaştıran bir yönetim sanatıdır. Laozi’nin eylemsizlikle yönetimine (無爲而治) göre hükümdar niyetlerini gizler ve hiçbir şey yapmıyormuş gibi görünür, ama bakanlarının işlerini kendiliklerinden yapmalarını sağlar. Aynı zamanda değerlendirme için, lider olan Sarı İmparator’un erdemle yönetimini izleyerek, ad ile gerçeğin örtüşmesi (名實相符) için uygulamayı yasayla tamamlamaya çalışıyordu. Eylemsizlikle yönetimi ve ad ile gerçeğin örtüşmesini amaçlayan Huang-Lao düşüncesi Taocu ve Legalist okulları kaynaştırır. Bu kaynaştırma kuramı Doğu’nun siyaset sanatının özüdür. Han döneminde Konfüçyüsçülük önem kazanınca, Konfüçyüsçü etik ile yasayı kaynaştırarak ülkeyi yöneten bir sistem kuruldu: Dışarıda etiği öne çıkarıp içeride onu yasayla pekiştiren “dışta Konfüçyüsçülük, içte Legalizm” (外儒內法) sistemi.

    ↩
  33. 491

    Başkan Eisenhower, 16 Mayıs 1960’ta Sovyet birinci sekreteri Kruşçev’le yapacağı zirvede askerî-sınai kompleksin devlet başkanları üzerindeki olumsuz etkisini ve nükleer silahları denetim altına almanın yollarını görüşmek istiyordu. Ama zirveden hemen önce yaşanan olay yüzünden bu fırsatı kaçırdı: 1 Mayıs 1960’ta Sovyetler Birliği Amerikan U-2 casus uçağını düşürmüş ve Amerikalı pilotu esir almıştı.

    ↩
  34. 492

    Dünya demokratik piyasa ekonomisini Batı’yı model alarak geliştirdi. Ama Batı demokratik piyasa ekonomisini yönetirken bir tuzağa düştü: “zengin ile yoksul arasındaki uçurumun büyümesini” ve “borçla finanse edilen sosyal refahı” yeniden üreterek sınırlarına dayandı. İşte bu “gelişmiş ülke tuzağı”dır. Gelişmiş bir ülke olarak kalmak için yalnızca Batı’yı izleyerek gelişmiş ülke tuzağına düşmemek gerekir. Bu bakımdan Batı’nın piyasa ekonomisi ve demokrasi modeli de ciddi güçlüklerle karşı karşıyadır. Batı, demokrasinin ekonomi politik düzeyindeki temel ve felsefi sorunlarıyla boğuşuyor. Batı, sosyal refah ve toplumsal denge sorunlarının içinden yol açacak düşünceden ve felsefeden yoksun olduğu için karanlık bir gelecek seziyor. Siyasal-ekonomik popülizm, yani “gelişmiş ülke tuzağı” bunun kaynağıdır ve Batı’nın yaşadığı finans krizinin ve avro krizinin özüdür. Batı’nın düştüğü tuzak, yani şişkin bir hükümet, ağır vergiler, çok sayıda düzenleme, zengin ile yoksul arasındaki uçurumun büyümesi ve borçla genişletilen sosyal refah yeniden üretilirse Batı’nın düştüğü gelişmiş ülke tuzağından kaçınılamaz. Dünyanın bütün ekonomilerinin Batı usulü gelişebileceği yolundaki 20. yüzyıl sonu varsayımına dayanan “orta gelir tuzağı” kavramını iyi biliyoruz. Ama 21. yüzyıla girerken karşımıza çıkan gerçekten önemli sorun orta gelir tuzağı değil, gelişmiş ülke tuzağıdır.

    ↩
  35. 493

    Shuzhi felsefesinin canlı kalması, Yijing’in dayandığı değişim felsefesiyle aynı örüntüyü izler: Yijing eski bir kitap muamelesi gördüğü için unutulmuş gibi görünse de değişim felsefesi Doğu felsefesinin temel tonunu oluşturur. Değişim felsefesinin felsefi temel tonu, kaynaşma yoluyla Taoculuğa ve Konfüçyüsçülüğe karışmış, onların felsefi sistemlerine derinden yansıyarak olduğu gibi canlı kalmıştır. Taoculuğun eylemsizlik düşüncesinden ya da Konfüçyüsçülüğün etik düşüncesinden doğrudan alıntılar da bugün Batı uygarlığının güçlü etkisi yüzünden eskisinden daha seyrek görünür, ama Doğu uygarlığının merkezindeki yerleri değişmemiştir.

    ↩
  36. 494

    “Her büyük servetin ardında bir suç gizlidir” (Behind every fortune there is a crime) Batı’da sık sık anılan bir sözdür. Balzac’a mal edilir, ama onun eserinde bu biçimde geçmez; Goriot Baba’daki bir cümleyi özetler: “Görünür bir nedeni olmayan büyük servetlerin sırrı, temiz yapıldığı için unutulmuş bir suçtur.” Mario Puzo’nun Baba romanının epigrafı olarak kullanılınca bütün dünyada ünlendi. Büyük bir zenginliğin yalnızca çabayla ya da yalnızca rastlantıyla birikmediği, bu süreçte yasa dışı ya da etiğe aykırı eylemlerin büyük olasılıkla işe karıştığı düşüncesidir. Toplumsal bağlamda, kapitalist toplumda zenginlik birikimi sürecinin çoğu zaman sömürü, güç istismarı ve yasa dışı işlerle iç içe geçtiği yolundaki eleştirel bakışı yansıtır. Ahlak ile zenginlik arasındaki ilişkide “meşru zenginlik” kavramını sorgulayan felsefi anlamı, zenginlik birikimi süreci üzerine eleştirel bir düşünmeye çağırır.

    ↩
  37. 495

    Weber, Max (2002-04-30). The Protestant Ethic and the Spirit of Capitalism: and Other Writings (Penguin Twentieth-Century Classics) (p. 301 and location 647 of 9560). Penguin Group US. Kindle Edition.

    ↩
  38. 496

    Ferguson, Niall (2011-11-01). Civilization: The West and the Rest (p. 280-282). Penguin Group. Kindle Edition.

    ↩
  39. 497

    The Economist August 20th, 2011

    ↩
  40. 498

    Washington Post’a 2005’te yazdığı “U.S. Trade Deficit Hangs in a Delicate Imbalance” (ABD dış ticaret açığı hassas bir dengesizlik içinde) başlıklı yazıdan

    ↩
  41. 499

    Ferguson, Niall (2011-11-01). Civilization: The West and the Rest (pp. 332-333). Penguin Group. Kindle Edition.

    ↩
  42. 500

    Poivre, a.g.e., s. 87

    ↩
  43. 501

    http://en.wikipedia.org/wiki/John_Locke Locke’un bu düşünceleri Birleşik Devletler’in kurucu metinlerini etkiledi; öyle ki Bağımsızlık Bildirgesi haklara ilişkin açıklamasına “bütün insanlar eşit yaratılmıştır” sözleriyle başlar. Batı, Locke’un bu düşüncelerini, bütün insanlar eşit yaratıldığına göre hükümetin yurttaşların rızasıyla yönetmesi gerektiğini söyleyen bir toplum sözleşmesi kuramına dönüştürdü.

    ↩
  44. 502