Üçüncü Kısım Nereye gidiyoruz? · Bölüm 2

Doğu’da ve Batı’da ulus devletin ortaya çıkışı ve ekonomi politiğin doğuşu

yaklaşık 47 dk · 30 not

1) Ulus devlet halk için yönetimi hedefler

Doğu ve Batı uygarlıklarının karşılaştırılmasında tarihsel olarak en önemli etken ulus devletin (nation state) kurulmasıdır. Doğu ulus devletlerin kurulmasında Batı’dan iki bin yıl öndeydi. MÖ 3. yüzyıla dek süren İlkbahar ve Sonbahar ile Savaşan Devletler döneminde Doğu’da ulus devletler ortaya çıktı. Batı binlerce yılı antik fetihçi devletler ve Orta Çağ din devletleri olarak geçirdi ve ulus devletin doğuşunu ancak 1648 Vestfalya antlaşmalarından sonra gördü. Ulus devletlerin kurulmasında önde olmak bilgeliğin geliştiği anlamına gelmez. Yalnızca bilginin yönü belirlenmiş olur. Felsefe de bilginin bir billurlaşmasıdır, asla bilgelikle ilgili bir şey değildir. Batı’nın ideolojiler çağı bunu doğrular.

Ulus devletin doğuşu uygarlık düzeyinde yeni bir düşünce ve felsefe gerektirir. Ulus devletin doğuşuyla doğa felsefesine saygı gösteren felsefi bir değişim yaşanır. Ve halkı merkeze alan minben düşüncesi (民本思想) doğar. Ekonomi politik bir sistemde minben düşüncesi bireyin ekonomik özerkliği anlamına gelir ve başarılı bir ekonomi politiğin özüdür. Bir uygarlık içinde doğa felsefesini merkeze alan minben düşüncesi ve ekonomik özerklik denen bu temel unsurlar varsa ekonomi gelişir; yoksa ekonomik gelişme olanaksızdır.

Ulus devlet (nation state) Doğu’da ve Batı’da ne zaman biçimlendi? Batı “modern anlamda ulus devlet”, yani “demokratik ulus devlet” kavramını kullanır. Bu, Sanayi Devrimi’nden sonra Batı’da ortaya çıkan demokrasiye sahip bir devlet olmalıdır. Ancak bir anayasaya ve kuvvetler ayrılığı gibi bir denetim ve denge sistemine sahip olunca bir ulus devletin koşullarını yerine getirir. Doğu’da ise özellikle geleneksel hanedanların kaldırılması önem taşır. Çin’de 1911 Xinhai devrimini, Japonya’da 1868 Meiji restorasyonunu ve 1897’de Kore İmparatorluğu’nun kuruluşunu ulus devletin ortaya çıkışı olarak görmek önerilir. Bu, Batı merkezli bir dünya ve tarih görüşünden gelen bir yaklaşımdır.

Ama bu Batı merkezli yöntemle Doğu ve Batı uygarlıkları karşılaştırılamaz. Batı’da ulus devletin ortaya çıkışı ile demokratik siyasal sistemlerin kurulması neredeyse aynı zamanda, 17. ve 18. yüzyıllarda oldu. Ama Doğu’da ulus devlet MÖ 5. yüzyıldan 3. yüzyıla dek ortaya çıktı, demokrasi ise 19. ve 20. yüzyıllarda. Doğu’da ulus devlet demokratik siyasal sistemlerin girişinden neredeyse iki bin yıl önce vardı. Ulus devletin kurulması önemlidir, çünkü ulus devlet hayatta kalmak için zorunlu olarak doğa felsefesini ve minben’i (民本主義), yani halk için yönetimi hedefler.

Yeni Çağ’dan önce Batı’da minben düşüncesine rastlanmaz. Antik Yunan-Roma çağı, kölelerin vazgeçilmez olduğu fetihçi devletler çağıydı. Yurttaşları ve köleleri ayıran bir sistemde minben düşüncesi gereksizdi. Orta Çağ ise insanların değil Tanrı’nın buyruklarını izleyen ve inceleyen din devletleri çağıydı; bu yüzden orada da doğalcı bir insan doğası kuramı ya da minben düşüncesi gereksizdi. Bu yüzden Batı’da Yeni Çağ’dan önce devletteki bütün insanları, halkı merkeze alan bir ekonomi politik felsefesi gereksizdi.

Doğu’da ise tersine, bir devlet ulus devlet biçimini aldığında doğan minben düşüncesi Batı’dan iki bin yıl öndeydi.

Ulus devletin ortaya çıkışı bir uygarlığın felsefi akımında temel bir değişim doğurur. Bu değişim devletin hayatta kalmasına yönelik bir “doğa felsefesi” sistemini izler. Ulus devlet, fetihçiler ya da peygamberler gibi önderlerin buyruklarıyla değil, ulusu merkeze alan bir “minben” ile hayatta kalmaya çalışır. Vahiy dinini değil bir doğa felsefesi sistemini devlet yönetiminin merkezi yapan bir süreçten geçer. Hayatta kalmak, yani kendini koruma içgüdüsü, devletin ilk politikası olur.

Ulus devletin ortaya çıkışı uygarlık sisteminde özsel bir değişime yol açar. Doğu ve Batı uygarlıklarının karşılaştırılmasında önemli bir nokta, ulus devletin her birinde ne zaman ortaya çıktığıdır. Ulus devlet Doğu’da ve Batı’da ne zaman ortaya çıktı? Kissinger, Doğu’da ulus devletin ortaya çıkışının Batı’dan yaklaşık iki bin yıl önde olduğunu vurgular:

Çin’de Savaşan Devletler dönemi iki yüz elli yıl sürdü ve Qin’in İlk İmparatoru’nun birleştirmesiyle sona erdi. Bu süre içinde feodal devletler özerklik kazanıp bağımsız devletlere dönüştü. Batı benzer bir deneyimi 1648 Vestfalya antlaşmalarından İkinci Dünya Savaşı’na uzanan dönemde yaşadı: Avrupa devletlerinin bir güçler dengesi içinde üstünlüğü ele geçirmek için savaştığı süreç. 408

Amerikalı siyaset bilimci Fukuyama da devletler arasında yüzyıllarca süren savaşın devletin biçimini dönüştürdüğünü vurgular ve ulus devletin Doğu’da ve Batı’da nasıl biçimlendiğini açıklar. İlkbahar ve Sonbahar ile Savaşan Devletler döneminde Doğu bu yüzyıllık savaşlardan çoktan geçmişti ve ulus devletler doğmuştu. Batı’da bin yıldan fazla sonra, benzer bir savaş durumundan merkezî ulus devletler doğdu:

Çin’de ulus devletler İlkbahar ve Sonbahar ile Savaşan Devletler döneminin ardı arkası kesilmeyen savaşlarının ortasında biçimlendi… Bu, Doğu ile Batı’nın karşılaştırılmasında çok ilginç bir durum gösterir… Ulus devletlerini Doğu’dan bin yıldan fazla sonra kuran Batı çok benzer sonuçlar gösterir… Çin’de de Avrupa’da da ulus devletlerin biçimlenmesi savaşa hazırlanma çabasından doğdu. Savaşa hazırlık yoluyla feodal beylerin toprakları yavaş yavaş tek bir devletin topraklarına katıldı, devleti yönetme iktidarı merkezîleşti ve modern ve bağımsız yönetim sistemleri doğdu. 409

Ulus devletler biçimlenince onları yönetecek yönetim sistemi olan bürokrasi, iç ekonomiyi yürütecek bir ekonomi politik düşüncesi ve iç siyaseti yürütecek bir minben siyaset ahlakı doğar. Doğu’da bu sistem milattan önce, Savaşan Devletler döneminde zaten kurulmuştu. Batı’da ise iki bin yıl sonra, Vestfalya antlaşmalarından sonra ortaya çıktı.

Batı’da ulus devlet Vestfalya antlaşmalarından (1648) sonra başladıysa, Batı devletleri bundan önce ne tür bir örgütlenmeye sahipti? Yunan-Roma çağı fetihçi devletler sistemini yaşadı. Fethedilen devletlerin halkı köleydi. Yunan ve Roma gibi fetihçi devletler devleti oluşturan yurttaşlardan ve onların esir aldığı kölelerden oluşuyordu. Sparta’da yurttaşlardan çok daha fazla köle vardı; Atina’da köleler yarıdan fazlaydı; Roma’da ise üçte bir kadardı. Köleler savaşta esir alınarak ve yağmayla ya da köle pazarlarında satın alınarak sağlanıyordu. Sezar Batı tarihinde Galya’yı fetheden kahraman olarak bilinir, ama Galya’yı fethederken sayısız köle satarak servet yığdı. Ordusunun bir savaşı kazandığı bir gün tek seferde elli bin köle esir alıp sattı ve Sezar’a ve lejyonerlerine büyük servetler kazandırdı. Kölelere nasıl davranılıyordu? Aristoteles onlara şöyle davranıyordu: Köle hayvana benzer, çünkü köle de hayvan gibi ruhsuzdur.

Barbarlar arasında kadın ile köle aynı konumdadır, çünkü onlarda doğası gereği buyuran bir öğe yoktur: Erkekler ve kadınlardan oluşan bir köleler topluluğundan başka bir şey değildirler. Bu yüzden şairler, sanki barbar ile köle doğası gereği aynı şeymiş gibi, “Yunanlıların barbarlara buyurması doğrudur” derler. 410

Aristoteles yalnızca Yunan yurttaşlarının bir ruhu olduğuna inanıyordu ve bu felsefeyi Yunanlılara anlatıyordu. Yunan fetihçi kentlerinde savaşları kazanıp altın, gümüş, hazineler ve köleler getirmek devletin ekonomisini korumanın ve büyütmenin en iyi yoluydu. Roma da bir fetihçi devletler sistemiydi. Köleliğe dayanan bir fetihçi devlette bütün insanlara yönelik bir ekonomi politik kuramına yer yoktu.

Yunan-Roma çağından sonra Batı, bin yılı aşkın Orta Çağ boyunca bir din devletiydi. Roma papalığı mutlak iktidara sahip olduğu için merkezde Tanrı’yı merkeze alan din ya da papalık vardı.411 Yerel beyler ve krallar yalnızca sınırlı yetkiler kullandığı için bir ulus devlet içinde bütün halka yönelik bir ekonomi politik düşüncesi doğamazdı. Orta Çağ boyunca Batı’da Kilise ile devlet bir arada var oldu, ama devlet yönetimi sisteminde üstün gelen Kilise’ydi. Özellikle vahiy dininin eskatolojisi büyük bir rol oynuyordu.

On altıncı yüzyıla dek Batı Hristiyanlığının tarihi tek sözcükle bir bekleyiş tarihiydi: Tarihleri, insan tarihinin sonunun ne zaman geleceğini beklemekten ve bu son durmadan ertelenirken beklemeyi sürdürmekten ibaretti. Bekleyişin somut biçimleri koşullara göre değişse de sonu beklemek hep aynı kaldı. 412 … Luther sık sık sonun birkaç yıl içinde geleceğini söylüyor ve bunun bu yıl bile olabileceğini belirtiyordu. Ve sık sık Tanrı’nın seçilmişler uğruna sonun anını öne alacağını söylüyor, “zamanın akışı içinde önümüzdeki yüz yıl on yıla inecektir” diye açıklıyordu. 413

Bu yüzden devletler ancak Vestfalya antlaşmalarından sonra ilk kez dinden ayrılıp siyasal sistemler olarak var olabildi. Ne fetihçi devlet ne din devleti olan ulus devletler Batı’da ilk kez doğdu.

“Hükümdar kimse, din onunkidir” kavramı, devlet başkanının egemenliğini destekleyen bir formüldür. Hükümdarın din anlayışı ne olursa olsun, yönettiği topraklarda devletin dinden üstün olduğu anlamına gelir. Ama bu kavram ancak Otuz Yıl Savaşları’nın sonlarına doğru mümkün oldu. Almanlar barışı kurarken dinin savaş ve barış sorunları üzerinde artık hiçbir yetkisi olmadığı ilkesini koyabildikleri için mümkün oldu. 414

Ulus devletin ortaya çıkışıyla Batı’da devlet sonunda geleceğini dinsel iyi ve kötü yargılarıyla değil, zihinle düşünmeye başladı; hayatta kalmak için. Böyle bir felsefe sistemi fetihçilerin ya da vahiy dininin tümdengelimsel buyruk sisteminden bağımsızlaşır. Ulus devletler o zaman doğal olarak tümdengelimsel buyruk sisteminden ayrılır ve ancak kendilerinin bulabileceği tümevarımsal doğa felsefesi sistemini izler.

Gelecek olanın kaçınılmaz olmadığı düşüncesi, dinin doğal olarak kullanacağı yetkiyi hemen sınırlar. Kıyamet Günü kavramı iyi ile kötü arasındaki seçimde yalnızca tek bir koşula izin verir. Ama devlet adamı devletin geleceği için iyi ile kötü arasında değil, en kötü ile ehven-i şer arasında seçim yaparken dinsel değil ahlaki bir yargıda bulunmalıdır. Bu bakımdan Richelieu öngörüyü devlet yönetiminde en önemli şey sayıyordu: Çünkü devlet adamı devleti tehdit eden kötülüklerden ancak öngörüyle kaçınabilir. Kötülük bir kez başladı mı ondan kaçınmak gittikçe zorlaşır. 415

Doğu’da da Batı’da da bir doğa felsefesi sisteminin ekonomi politiği “minben”i hedefler. Devletin hayatta kalması için başka türlüsü olamaz. Minben düşüncesi nasıl doğar? İlkbahar ve Sonbahar ile Savaşan Devletler döneminde biçimlenen ulus devletlerle birlikte ortaya çıkan minben düşüncesi devletin hayatta kalmasının en önemli öğesi olur, çünkü bir ulus devlet ancak minben ile hayatta kalabilir. Minben düşüncesi, fetihçi bir önderin ya da vahiy dininin yönlendirmesinin değil, halkın devlet için en önemli şey olduğu düşüncesidir. İlkbahar ve Sonbahar ile Savaşan Devletler döneminden itibaren minben düşüncesi pek çok formülle yazıldı: halk için (爲民), halkı korumak (保民), halkı gütmek (牧民), halkı sevmek (愛民). Mengzi minben düşüncesinin özünü daha MÖ 4. yüzyılda ortaya koymuştu: “Halk en değerli olandır, devletin sunakları ondan sonra gelir, hükümdar ise en hafif olandır” (Mengzi, “Jin Xin, ikinci kısım”). Mengzi halkın önemini etkin biçimde ön plana çıkaran filozoflardan biridir. Nedeni basittir: Minben düşüncesi devletin ve halkın “hayatta kalması” için gerekliydi. Mengzi’den önce bile minben, Konfüçyüs’te ve Daodejing’de Doğu doğa felsefesinin merkezî teması olarak zaten ortaya çıkıyordu.

Batı’da minben düşüncesi felsefi olarak ancak Fransız düşünür Rousseau’nun onu 18. yüzyılda ilk kez savunmasından sonra kök saldı. Bundan önce Yunan-Roma’nın “fetih çağı” ve Orta Çağ’ın “Kilise iktidarı çağı” binlerce yıl sürdü ve Batı’da minben doğamadı. Batı’da minben’e ihtiyaç duyan ulus devletler ancak 17. yüzyılda doğdu; liderleri demokratik yoldan değiştiren demokrasinin kurumları ve modelleri de 19. yüzyılda Batı ülkelerine yayıldı. Doğu da bu kurumları ve modelleri ithal etti ve onlara uyum sağladı. Bu süreçte Doğu’nun zaten sahip olduğu minben düşüncesi önemli bir rol oynadı. Doğu Batı’nın demokratik kurumlarını özümserken Doğu’nun minben düşüncesi uygarlığında zaten vardı. “Kültür annedir, kurumlar onun çocuklarıdır.” Kültür olmadan kurumlar tutmaz.

Rousseau’nun halkı merkeze alan düşüncesi Batı’da tümüyle yeni bir bakıştı. Bundan derinden etkilenen Alman filozof Kant’tır. Kant, Rousseau’yu okuyana dek “halk”ın (people) önemini bilmediğini yazmıştır. Kant’tan önceki Batılı düşünürler, fetih çağının fetihçi önderlerine ya da Kilise iktidarı çağının dinsel önderlerine değer veren bir Batı uygarlığı sistemi içinde iki bin yılı aşkın süre yaşadı. Ama 1648 Vestfalya antlaşmalarından sonra Batı’da siyaset ahlakı düşüncesinin sınırları değişti. Batı’da bütün “halk” ancak ulus devletin ortaya çıkışından sonra ilk kez devletin hayatta kalması için gerekli hâle geldi ve bunu savunan düşünürler ortaya çıktı.

Minben düşüncesi devletin ya da demokrasinin doğal olarak değer verdiği bir ideoloji ya da felsefi kavram olduğu için gelişmedi: Ulus devletin kurulması çerçevesinde kendiliğinden doğdu. Savaşın kol gezdiği bir dönem uzayınca, devlet içinde herkesin hayatta kalması için devleti önderlerin ya da soyluların değil bütün halkın savunmaya çalışması gerekir. Bu sonuç felsefeden ya da ideolojiden değil, insan doğasının kendini koruma içgüdüsünden gelir. Bir doğa felsefesi sistemi sonunda bu gereksinimden doğar.

Minben ile demokrasi

“Doğu ulus devletlerini Batı’dan iki bin yıl önce kurdu”: Bu, ulus devletin kurulmasını zorunlu olarak izleyen “minben”in doğuşunun Doğu’da Batı’dan iki bin yıl önce olduğu anlamına gelir. Minben’in daha önce geldiğini söylemek, “demokrasi” sisteminin Doğu’da Batı’dan önce geldiği anlamına gelmez. Demokrasi, yasa ve kurumlar aracılığıyla “liderlerin barışçıl yoldan değiştirilmesi”ni içerir. Özellikle liderlerin barışçıl yoldan değiştirilmesini bir anayasaya yazmak ve bu amacı denetim ve dengeyi yansıtan bir siyasal sisteme katmak Batı’da 17. ve 18. yüzyıllarda gerçekleşti. Bunlar Doğu’nun minben’inin gerçekleştiremediği gelişmelerdir; hepsi Batı’dan öğrenildi.

Doğu ile Batı karşılaştırılırken “doğa felsefesi”nin, “minben”in ve onları destekleyen “ekonomi politik sistem”in doğuşunu demokrasinin ortaya çıkışına değil, “ulus devlet”in ortaya çıkışına bağlamak gerekir. Minben Doğu’da erkenden gelişmiş bir ekonomi politik düşüncesidir. Halkın devletin temeli olduğu anlamına gelir. MÖ 4. yüzyılda Mengzi bir hanedan değişimi kuramını, gök buyruğunun el değiştirmesi kuramını (易姓革命) savundu: Bu, “halk en değerli olandır, devletin sunakları ondan sonra gelir, hükümdar ise en hafif olandır” diyen minben felsefesidir. Bu, Doğu’nun minben düşüncesinin, Batı’nın 17. yüzyılda mutlak monarşi çağına dek savunduğu kralların ilahi hakkı öğretisinden iki bin yıl önce ortaya çıkışıdır. Halkın değerli, hükümdarın hafif olduğu düşüncesi (民貴君輕), ekonomi politiğin ancak halka saygı gösterilip onun hayatı gözetilirse gelişeceğini ve devletin ancak o zaman gerektiği gibi korunup serpileceğini söyleyen bir felsefe sistemidir.

Mengzi’den önce bile Belgeler Kitabı yalnızca halkın devletin kökü olduğu düşüncesini (民惟邦本) ortaya koyar: Halk devletin temelidir ve ülke ancak halk güvende olursa huzur içinde olur. Halkın gönlünün Göğün gönlü olduğu düşüncesi, ülkenin ancak lider halkın iradesine karşı gelmez ve onun sesine kulak verirse istikrarlı olacağı anlamına gelir. Yalnızca halkın devletin kökü olduğu düşüncesi, MÖ 20. yüzyıl dolaylarında Xia hanedanının “Beş Oğulun Şarkısı”ndan (五子之歌) miras kalan bir öğüt olarak gelir ve MÖ 10. yüzyıl dolaylarında, Zhou’nun başında yerleşmiş görünür. Bu yüzden 民惟邦本 ve 民貴君輕 gibi bir minben düşüncesinin, Savaşan Devletler döneminde ulus devletlerin ortaya çıkışından önce Çin uygarlığında zaten uzun kökleri vardı.

Özellikle Mengzi, Savaşan Devletler döneminin ardı arkası kesilmeyen savaşlarının ortasında, yalnızca halkın devletin kökü olduğu düşüncesinden bir adım ileri gidip onu halkın değerli, hükümdarın hafif olduğu düşüncesine dönüştürdü ve gök buyruğunun el değiştirmesini savundu: Yeteneksiz bir lider değiştirilebilir. Ama Doğu 19. yüzyıla dek liderin ölene dek lider kaldığı ömür boyu hükümdarlık kurumundan ve alışkanlığından kurtulamadı. Yeteneksiz bir lider ortaya çıktığında şu etik soru kalmayı sürdürmekten başka bir şey yapamıyordu: Ona hizmet etmeyi sürdürmek mi gerekirdi, yoksa onu değiştirmek mi? İki bin yılı aşkın bu ömür boyu hükümdarlığın üzerine liderlerin barışçıl yoldan değiştirilmesi gibi devrimci bir kurumu kuran Batı demokrasisidir. 17. ve 18. yüzyıllarda İngiltere’deki Şanlı Devrim ve Fransız Devrimi Batı’da demokrasinin kurulmasına vesile oldu.

Demokrasinin gerçekleşmesi Batı’nın görünen anlayışına dayanan felsefe sistemi içinde doğdu. Bazıları, Batılı düşünürler arasında, Orta Çağ’ın bin yılına egemen olan Kilise otoritesi ile yükselen kraliyet iktidarı arasındaki iktidar mücadelesinde dikkatin bir “denetim ve denge” sistemine yöneldiğini ve demokrasinin gelişmesinin temellerinin böylece atıldığını düşünür. İnsanın yaşadığı dünyayı temelden değiştirmek, yani “ideali gerçekleştirmek” mümkündür diyen düşüncede, Batı’nın görünen düşüncesinde demokrasinin doğuşunu mümkün kılan şey görülebilir. Doğu’nun görünmeyen düşüncesinde ise minben’i devrimci bir biçimde demokrasiye dönüştürmek için fazla gerçekçi bir yan bulunduğu söylenebilir. Demokrasinin Batı’da gelişmesi, etiğe dayanan Doğu düşüncesi ile yasaya dayanan Batı uygarlık düşüncesi arasındaki fark olarak görülebilir. Gerçekten de Doğu’da liderlerin barışçıl yoldan değiştirilmesi ancak 19. yüzyıldan sonra, Batı’nın demokratik felsefesine dayanan kurumlar ithal edildikten sonra mümkün oldu.

Doğu’nun minben’inin çıkış noktası ile Batı’nın demokrasi öncesi minben’inin çıkış noktasını böyle karşılaştırınca, Doğu ve Batı uygarlıklarının karşılaştırılmasında zorunlu olarak doğan aralığı anlarız.

Doğu ve Batı uygarlıklarını karşılaştırırken ulus devletin ortaya çıkışını hesaba katarak Doğu’nun ve Batı’nın düşünürleri arasına iki bin yıllık bir aralık koyarız. Bu karşılaştırmada Taoculuk ile deizm, Konfüçyüsçülük ile doğa felsefesi, eylemsizlik (wuwei, 無爲) düşüncesi ile laissez-faire, Han Feizi ile Machiavelli, Sunzi’nin Savaş Sanatı ile Clausewitz’in Savaş Üzerine’si gibi kavramlar ya da düşünürler arasındaki yakınlaştırmalar iki bin yıllık bir aralık gösterir. Taoculuk, Konfüçyüsçülük, eylemsizlik düşüncesi, Han Feizi ve Sunzi milattan önceki figürler ya da o dönemde biçimlenmiş düşüncelerdir. Onların Batı’daki karşılıkları olan figürler ya da düşünceler arasında deizm, doğa felsefesi, laissez-faire, Machiavelli ve Clausewitz vardır; hepsi Yeni Çağ başlarının Batısı’nda ortaya çıkmış düşünceler ya da kişilerdir. Hepsi vahiy dini sistemini değil, doğa felsefesi sistemini izler. Doğu’nun ve Batı’nın doğa felsefesi sistemlerinin düşüncelerini ve figürlerini karşılaştırmak ancak onların ortaya çıkışıyla mümkün olur.

Doğu’da ulus devlet kavramı o kadar doğaldır ki yeniden düşünülmesi gerekmez. Binlerce yıldır ulus devletler içinde yaşayan Doğu başka türden devletlere alışkın değildir. Ama ulus devlet Batı’nın ancak Yeni Çağ başlarında tanımaya başladığı önemli bir kavramdır. Çünkü Batı Yunan-Roma çağında fetihçi devletler, Orta Çağ’da din devletleriyle nitelenebilir ve ancak Yeni Çağ başlarında ulus devletler kurmuştur. Antik Yunan-Roma’nın fetihçi devletleri, yurttaşlardan ve her türden kölelerden oluşan pek çok halkın bir arada yaşadığı devletlerdi. Bin yılı aşkın Orta Çağ boyunca Batı devletleri dine göre böldü; bu yüzden bu, pek çok halkın bir devlet içinde bir arada yaşadığı bir biçimdi.

Roma papası Hristiyan devletlerin yönetimine derinden karışıyordu ve Reform döneminde devletler Katolikler ve Protestanlar olarak bölünmüş biçimde kuruldu. Katolik bir devlette Katolik inançlı pek çok halk bir arada yaşıyordu ve Protestanlar orada yaşayamıyordu. Aynı biçimde Protestan bir devlette Protestan inançlı pek çok halk yaşıyordu ve Katolikler orada yaşayamıyordu. 17. yüzyılda Protestanlar ile Katolikler arasındaki uzun savaşlar sonunda bu biçim, hayatta kalmak için, ulusu merkeze alan ve dinden bağımsız devletlerin doğmasına yol açtı. Yani aynı devlet içinde, aynı ulustan, Katolik ya da Protestan inançlı insanlar bir arada yaşamaya başladı. Sonunda yüzyıllar süren savaşın ardından ulus devlet ortaya çıktı ve yeni bir devlet yönetimi sistemi doğdu. Batı doğa felsefesini ve minben’e dayanan bir ekonomi politik felsefesi sistemini sonunda burada kurdu.

Batı’da ulus devletlerin kurulması 17. yüzyılda gerçekleşti. Bir doğa felsefesi isteyen düşünürler ortaya çıktı. Batı’da doğa felsefesini ve deneyciliği vurgulayan Bacon bu dönemin insanıydı: “Doğanın hizmetkârı ve yorumcusu olan insan, ancak doğanın düzenini olgularla ya da düşünceyle gözlemlediği ölçüde eyler ve anlar; bunun ötesinde hiçbir şey bilmez ve hiçbir şey yapamaz.” Bacon’dan sonra Spinoza, Tanrı ile doğanın bir olduğunu ilan ederek doğa felsefesinin savunusunda bir adım daha ileri gitti: “İnsanın doğanın bir parçası olmaması olanaksızdır… Tanrı’nın, doğanın gücü insanın varlığını sürdürür.” Bir laissez-faire ekonomi politiği isteyen Fransız Quesnay ve İngiliz Adam Smith onları izledi: “Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler, dünya kendiliğinden döner” onların felsefesi oldu. Doğu doğa felsefesinin eylemsizlik düşüncesinden esinleniyorlardı.

2) Doğu’da minben ekonomi politiği: Guanzi, Xunzi, Han Feizi, Sima Qian ve Daodejing

Ulus devlet hayatta kalmak için doğal olarak minben’e dayanan bir ekonomi politik felsefesine yaslanır. Ekonomi politik felsefesi 17. ve 18. yüzyıllardan önce Batı uygarlığında yoktu, çünkü Yunan-Roma’nın fetih çağında da dini merkeze alan Orta Çağ’da da ulus devletler yoktu. Yeni Çağ öncesinin Batılı düşünürleri, ulus devletleri olmadığı için, ulus devletlerde doğan ekonomi politik düşüncesini düşünmeye gerek duymuyordu. Batı’da ulus devletler ancak 17. yüzyılda doğdu ve bu temel üzerinde 18. yüzyılda Fransa’da fizyokrasi denen ekonomi politik düşüncesi doğdu. Ardından İngiliz Adam Smith Batı’nın ekonomi politik düşünürü olarak öne çıktı.

Yunanistan’da Platon ve Aristoteles her alanda kuramlar ve felsefeler ortaya koydu, ama onlarda ekonomi politik düşüncesinin izine pek rastlanmaz. Fetih çağının bir uygarlığında yaşadıkları için tasarladıkları “ekonomi politik düşüncesi”, insanın toplumda nasıl mallara sahip olması gerektiği gibi bir siyaset ahlakı sorusu üzerine birkaç görüşle sınırlıydı. Devletin ya da polisin bütün insanlarına, yani “halka” yönelik bir ekonomi politikle ilgilenmeleri gerekmiyordu.

Ama ulus devlet içinde, hayatta kalmak için, devletin bütün “halkı”na gösterilen ilgi en önemli şey olur. Halkın ekonomik etkinliğe nasıl seferber edileceği devletin gücünün ve hayatta kalmasının çok önemli bir amacı olur. Minben düşüncesinin ortaya çıkması gerekmesinin nedeni tam da budur. Bunun sonucunda ilk kez minben düşüncesi temeli üzerinde bir ekonomi politik düşüncesi doğmaya başladı. MÖ 6. yüzyıldan 3. yüzyıla Savaşan Devletler döneminde Doğulu düşünürler bir ekonomi politik düşüncesi ortaya koymaya başladı. Onlar için ilk ve en önemli adım, ekonomi politik düşüncesinin dayandığı insan doğası anlayışını kurmaktı: insan doğasını doğa felsefesi temeli üzerinde kurmak. Bu temel üzerinde ekonomi politik felsefesinin özünü yavaş yavaş kurdular. Guanzi’yi (管子), Xunzi’yi (荀子), Han Feizi’yi (韓非子), Sima Qian’ın Tarihçinin Kayıtları’nı (史記) ve Laozi’nin Daodejing’ini (道德經) inceleyelim.

Guanzi (管子, İlkbahar ve Sonbahar ile Savaşan Devletler döneminde yazılmış bir kitap). Guan Zhong (管仲), Savaşan Devletler’den önceki İlkbahar ve Sonbahar döneminin, yani feodal sistemin ulus devletlere geçtiği dönemin bir kişisiydi. MÖ 685’ten 645’e kırk yıl boyunca Qi devletini fiilen yöneten devlet adamıdır. Onunkine benzer bir felsefeyi paylaşan pek çok kişinin felsefesini ortaya koyan kitap Guanzi’dir (管子). Doğu’da da Batı’da da ilk ekonomi politik kitabı sayılmayı hak eder. Guanzi’nin İlkbahar ve Sonbahar döneminde başladığı, Savaşan Devletler döneminde birbiriyle yarışan Yüz Okul’un düşünürlerini çok etkilediği ve Savaşan Devletler döneminde derlenip düzenlendiği anlaşılıyor. Guanzi’de yazılı felsefeler arasında devletin bütün halkına yönelik pek çok ekonomi politikası düşüncesi bulunur. Doğu’nun minben’i Batı’nın demokrasisinden farklıdır. Batı demokrasisi insanın ne pahasına olursa olsun ulaşması gereken bir vizyonu ya da ideali dile getirir. Doğu’nun minben’i her ülkenin ya da her bireyin uğruna savaşması gereken ideolojik bir düşünce değildir. Daha çok çok gerçekçi bir amacı vardır: devletin ve bireyin Savaşan Devletler döneminde hayatta kalması. Yani “kendini koruma” gibi çok gerçekçi bir amacı vardır. Temel bir gerçekçiliğe dayanır: Savaşan Devletler döneminde ancak ulusal güç artırılarak hayatta kalınabilir ve bunun için bütün halkı devletin en önemli etkeni olarak görüp ona başvurmak gerekir. Minben ulus devletin hayatta kalma felsefesinin temeli olur.

Devlet zengin olunca insanlar uzaklardan gelir. Toprak ayrım gözetmeden herkesin ekimine açılınca insanlar yerleşir. Ambarlar dolu olup halkın yiyeceği olunca halk ölçülü ve alçakgönüllü olur. Giyecek ve yiyecek yeterli olunca halk saygıyı ve utanmayı bilir. (Guanzi, 1:1) 416

Bu minben düşüncesi eylemsizlik düşüncesiyle buluşur. İnsanları ayrım gözetmeden kucaklayan liderin felsefesi, temelini doğa felsefesini izleyen eylemsizlik düşüncesinde bulmalıdır.

“Sen bizim ailemizden değilsin” demeyin. Bunu duyanlar artık sözlerinizi dinlemez. “Sen bizim mahallemizden değilsin” demeyin. Bunu duyanlar artık buyruklarınıza uymaz. “Sen bizim ülkemizden değilsin” demeyin. Bunu duyanlar artık sizi izlemez. Yer gibi davranın. Gök gibi davranın. Yer ve gök kimseyi ayırmaz ve kimseyi kayırmaz. Güneş gibi davranın. Gerçek liderin davranış kuralı budur. (Guanzi, 1:5)

Guanzi tuzun ve demirin dağıtımını bir devlet tekeli yaparak Qi devletinin zenginliğini büyük ölçüde artırdı. Ve bundan, para miktarını dolaşımdaki tahılın ve öteki malların hacmine göre ayarlayan bir ekonomi politikası kurmak için yararlandı. Bu, ulusal zenginliği yönetmek için sistemli biçimde kullanılan bir para politikasının ilk örneği gibi görünüyor.417 Tahıl fiyatları çöktüğünde Guanzi para basıp tahıl satın alarak fiyatı yükseltiyor, tahıl fiyatları fırladığında tahıl satarak fiyatları istikrara kavuşturuyordu. Kıtlık ya da savaş gibi olağanüstü durumlarda ek para basarak ya da mal satarak gelir sağlıyordu. Qi’nin ve komşularının yerel ürünlerini Qi’nin altını ve parasıyla alıp satarak Qi’nin kazancını en üst düzeye çıkarıyordu. Guan Zhong bütün vergileri ve kamu işlerinin bedelini ayni olarak değil para olarak alıp ödeyerek maliye politikasını para politikasına bağlayan bir politika izledi. Bu, Guanzi’nin “Hafif ve Ağır” (輕重) bölümlerinde açıklanır. Dük Huan’ın “Göğün altındaki her şeyin fiyatlarını istikrara kavuşturabilir miyiz?” sorusuna Guan Zhong hafif ve ağır sanatıyla yanıt verdi. Hafif ve ağır sanatı (輕重之術), mallar bollaşınca fiyatların düştüğü, azalınca yükseldiği şeklindeki piyasa ekonomisi ilkesidir; bu ekonomik bağlamda paradan yararlanarak devlet maliyesinin iyi yönetilmesinin (理財) aranması anlamına gelir.418 Bu temel üzerinde Guan Zhong Qi’nin Dük Huan’ını (桓公) İlkbahar ve Sonbahar döneminin beş hegemonunun ilki yaptı.419

Xunzi (荀子, MÖ 3. yüzyılın başı) kitabının 10. bölümü “Devleti Zenginleştirmek”te (富國), biraz da Adam Smith’in 18. yüzyıldaki Ulusların Zenginliği’nin (國富論) yaptığı gibi, devletin ekonomisinin nasıl yürütülmesi gerektiğini açıklar. Xunzi “Devleti Zenginleştirmek”te halk zenginleşmezse ondan vergi alınamayacağını, halk korunmazsa çalıştırılamayacağını açıklar.

Devletin ekonomisini sağlıklı kılmak, devletin harcamalarını tutumlu kılmak, halkı zenginleştirmek ve artanı iyi saklamaktır. Devletin harcamalarını tutumlu kılmak bütçesini küçültmektir ve devleti iyi yöneterek halk zenginleştirilebilir. Halk zenginleşince devletin maliyesi rahatlar. 420

Özellikle ilginç bir nokta, Adam Smith’in ünlü kıldığı “görünmez el” kavramının iki bin yıl önce Xunzi tarafından benzer biçimde açıklanmış olmasıdır: Herkes şeyleri kendisi için yapmasa da ürünler sonunda herkesin iyiliğine katkıda bulunur. İlginç olan, Adam Smith’in görünmez el sayesinde “özel çıkarın kamu yararını yarattığı” Batılı kuramını öne sürmesi, Xunzi’nin ise “dolaşım” sayesinde “her bireyin çabasının” “herkesin yararlandığı bir iyilik” ürettiğini açıklamasıdır:

Doğal dolaşım sayesinde insanlar ülkenin ve yabancı ülkelerin pek çok malını kendileri üretmeden kullanır olur. Deniz kıyısında yaşayanlar tahta kaplar kullanır, dağlarda yaşayanlar deniz ürünleri tüketir. Köylüler, tahtayı ya da kili kendileri işlemeden marangozların ve duvarcıların yaptığı eşyaları kullanır. Aynı biçimde zanaatkârlar ve ticaretle uğraşanlar köylülerin ürettiği türlü tahılların tadını, onları tarlada kendileri yetiştirmeden çıkarır (Xunzi, 9:12)

Xunzi, dolaşım sayesinde herkesin, herkesin tadını çıkardığı malları kullanır olduğunu düşünür ve burada Adam Smith’inkinden farklı bir görüş dile getirir. Batı’da Adam Smith kamu yararının özel çıkardan kendiliğinden doğduğu görüşünü dile getirir, ama Xunzi dolaşımın önemini vurgular. Dolaşımı kamu yararının yaratıcısı olarak görüyordu. Ama Xunzi dolaşımın da bireysel açgözlülükle bozulabileceği görüşünü dile getirir.

İnsan doğası ve duyguları kendi hâline bırakılırsa düzensizlik ve şiddet doğurur; insan doğası ve duyguları etikle yönetilebilir. İyi öğretmenleri ve iyi ilkeleri izlemek gerekir. (Xunzi, 23:1)

Xunzi, özel çıkar insan doğasına göre kendi hâline bırakılırsa kamu yararının zarar göreceğini düşünür. Bu yüzden kamu yararı için insan doğasının yasa ve etikle yönetilmesi gerektiğini savunur.

Han Feizi (韓非子, MÖ 3. yüzyılın sonu) Han Feizi adlı kitabında ekonomi politik düşüncesi üzerine felsefesini ortaya koyar. Kamu yararı ile özel çıkarı ayıran felsefesi özellikle dikkat çeker: “Eski çağda Cangjie yazıyı yarattığında bir daire çizdi ve ona özel dedi; dairenin dışındakine de kamusal dedi. Özel ile kamusalın çatıştığı daha o zaman biliniyordu.” Bu konu bir sonraki bölümde, “Batı’da özel çıkar ile kamu yararının yakınsaması ile Doğu’da çatışması” başlığı altında ayrıntılı biçimde incelenecek.

Bakanlar hükümdar bilge ve yetenekli olduğunda özel çıkardan çok kamu yararının peşine düşer. Bakanlar hükümdar kalın kafalı ve yeteneksiz olduğunda kamu yararının peşine düşmek yerine özel çıkara sarılır. (Han Feizi, 19, “Shi Xie”)

Han Feizi’nin özel çıkar ile kamu yararının çatışması kuramı, devleti yöneten lider için shuzhi’nin (術治), yani siyaset sanatıyla yönetimin temel öğelerden biri olduğunu söyleyen felsefesiyle buluşur:

Yasalar ve yönetsel önlemler bakanların özel çıkarlarının peşine düştüğü yolları ortadan kaldırmanın aracıdır. Yasa ve yönetsel önlemler başarılı olunca özel çıkarın peşine düşmek ortadan kalkar. Özel çıkar yasayı çiğnemeye götüren ipucudur… Hükümdar bakanlarını kişisel zevklerine göre kullanırsa bakanlar kendilerini kamu yararına değil, hükümdarın zevklerini tatmin etmeye adar (Han Feizi, 45:6)

Han Fei, devletin hayatta kalmasının en iyi yolunun halkın kendi çabalarıyla devletin zenginliğini artırması olduğunu açıklar. Ekonomi politik felsefesinin çıkış noktası olarak her insan çabasının bireysel kazancı aradığını ve devletin politikasının bunu temel alması gerektiğini açıklar:

Toprak sahibi toprağını açmak ve ekin ekmek için işçi tutup onlara yiyecek ve para verdiğinde, bunu işçilerini sevdiği için değil, cömertçe yiyecek ve para vermek işçileri iyi çalıştırdığı için yapar. İşçiler toprağı açmak ve ekin ekmek için ellerinden geleni yaptığında, bunu toprak sahibini sevdikleri için değil, çok çalışırlarsa kendilerine iyi yiyecek ve para ödeneceği için yaparlar… Sonuçta her insan kendisi için çalışmayı temel alır. 421

Han Fei bu koşullarda devletin fırsat eşitliğini güvenceye alması gerektiğini, sonuç eşitliğinin peşine düşmemesi gerektiğini vurgular:

Bireyler yoksulsa, bu temelde tembel oldukları ya da hesapsızca harcadıkları içindir. Tersine, bireyler iyi yaşıyorsa, bu temelde çok çalıştıkları ve tasarruf ettikleri içindir. Hükümdar iyi yaşayanlardan alıp yoksullara verirse, bu, çok çalışıp tasarruf edenlerden alıp tembel olanlara ve hesapsızca harcayanlara vermek gibidir. O zaman sonuç, insanların çok çalışmadan ve tasarruf etmeden istediklerini elde etmesi olur. (Han Feizi, 50:3)

Kamu yararı ile özel çıkarın çatışması kuramına dayanarak Han Fei, kamu yararını korumanın devletin ve liderin amacı olduğunu ortaya koyar. Han Fei Savaşan Devletler döneminin sonunda yaşadığı için ulus devlet içinde bir bürokrasi zaten yerleşmişti. Lider ile bakanların bürokrasi içinde çıkarlarının peşine nasıl düştüğünü açıklar. Tam da shuzhi’nin (術治) özünü öğretir.

Tarihçinin Kayıtları (史記, MÖ 91 dolayları), Sima Qian’ın yazdığı tarih kitabıdır ve Batı’nın ilk tarihçisi Herodotos’un kitabıyla karşılaştırılabilir. Özellikle Kayıtlar’ın yaşam öyküleri (列傳), Doğu’nun ve Batı’nın kendi dönemlerindeki kahramanlarının hayatlarının anlatıları olarak Plutarkhos’un Paralel Hayatlar’ına çok benzer. Ama Kayıtlar, Herodotos’ta da Plutarkhos’un Hayatlar’ında da hiç bulunmayan bir ekonomi politik düşüncesi içerir. Sima Qian’ın döneminde Doğu’da ulus devletlerin biçimlenmesi zaten tamamlanmıştı ve ekonomi politik düşüncesi devlet yönetiminde savaş kadar önemli bir etken hâline gelmişti.

Kayıtlar’ın yaşam öykülerinin 69. bölümü “Zenginleşen Tüccarların Yaşam Öyküleri” (貨殖列傳) adını taşır. 貨 zenginlik, 殖 artış anlamına gelir. Yani zenginliğin neden önemli olduğunu, onu artırıp zengin olmanın yollarını ve nasıl kullanıldığını anlatır. Burada Sima Qian’ın ekonomi politik düşüncesini açıklayan insan doğası hakkındaki keskin görüşü bulunur. İnsan doğasında kazancın ve zenginliğin insanı eyleme geçiren temel nedenler olduğunu ortaya koyar:

Göğün altındaki bütün insanlar sevinçle koşuşuyorsa, hepsi kazanç peşindedir;

Göğün altındaki bütün insanlar yıkılan bir duvar gibi dağılıyorsa, hepsi kazancın peşinden koşmak içindir. (Tarihçinin Kayıtları, 129:2)

Sima Qian tarihi ve insan gönlünün devinimlerini inceleyerek, insanı devindiren gücün sonunda kendi çıkarı tarafından yönetildiğini sezer. Memurların, kamu yararı için çalıştırılmadıkları takdirde özel çıkarlarının peşine düştükleri durumun, sıradan insanlara kazancın peşinden koşturan aynı insan doğasından kaynaklandığını düşünüyordu.

Genel bir kural olarak, bir başkasının serveti kendininkinin on katı olunca insan onu kötüler; yüz katı olunca ondan korkar; bin katı olunca onun işini görür; on bin katı olunca onun kölesi olur. Her şeyin yasası budur. (Tarihçinin Kayıtları, 129:29)

Memurlar yönetsel buyrukları çarpıtır, mühürleri çalıp kullanır ve suç işler; amaçları para sızdırmaktır. Köylüler, zanaatkârlar, tüccarlar ve çobanlar işlerini yaparken daha çok para kazanmaya çalışır. Sonuçta herkes her gün yeteneğini ve becerisini kullanarak biraz daha fazla parasal kazanç elde etmeye çalışır. (Tarihçinin Kayıtları, 129:27)

İnsan doğası böyle olduğuna göre, hükümetin ya da liderin asla yapmaması gereken şey “devletçi açgözlülük”tür. Yani Sima Qian, liderin kendi kazancının peşine düşmek için halkla yarışmaması gerektiğini vurgular.

Devleti yönetmenin en iyi yolu halkın istediğini yapmasına izin vermektir… En kötüsü, devletin liderlerinin kazanç peşinde halkla yarışmasıdır. (Tarihçinin Kayıtları 129–1)

Sima Qian, Xunzi’nin ve Han Feizi’nin ilan ettiği gibi ve iki bin yıl sonra Quesnay’nin ve Adam Smith’in çabalayacağı gibi, ulusal ekonominin yönetimini eylemsizlik düşüncesine (Batı’da laissez-faire) dayandırmanın en iyi yol olduğunu açıklar:

Böylece tarım yiyeceği üretir, toprak her türden malı ve maddeyi üretir, zanaatkârlar eşyaları yapar, tüccarlar da onları dolaşıma sokar. Bu işler hükümet düzenlemeden, zorlamadan ya da el koyup onların yerine yapmadan kendiliğinden olur. Halk yalnızca, her biri istediğini elde etmek için elinden geleni yapar… İstenmeden kendiliğinden olur. Yani yalnızca Dao’yu izler. (Tarihçinin Kayıtları, 129:3)

Şeylerin akıcı biçimde dolaşmasını sağlamanın ekonomiyi canlandırmanın yolu olduğunu savunur. Bu, devlet müdahalesinin değil, piyasa ekonomisinin yararını öğretmektir.

Mallar ve para su gibi doğal olarak akmaya bırakılmalıdır (Tarihçinin Kayıtları, 129)

Daodejing (geleneksel olarak MÖ 6. yüzyıl): Guanzi, Xunzi, Han Feizi, Tarihçinin Kayıtları ve başkaları Batı’dan iki bin yıl önce ekonomi politik düşüncesinin büyük tablosunu çizer. Ama ekonomi politik felsefesini en iyi açıklayan klasik Laozi’nin Daodejing’idir. Özellikle ekonomi politik felsefesini Daodejing’in davranış kuralı olan eylemsizlik düşüncesiyle birlikte önerir. Guanzi, Xunzi, Han Feizi, Tarihçinin Kayıtları ve başkaları eylemsizlik düşüncesini paylaşır, ama onun kaynağı Daodejing’dedir. Eylemsizlik düşüncesi, insan doğasının ve insan ile doğa arasındaki ilişkinin kavranması temeli üzerinde önerilir. Daodejing’de dile getirilen ekonomi politik felsefesinin bir bölümü şöyledir.

Önce halkın geçimi (Daodejing, 53): Saray görkemlidir, ama tarlaları ot bürümüştür ve ambarlar boştur. Yine de bir yanda ipekliler giyilir, keskin kılıçlar kuşanılır, doyasıya yenir ve satılacak kadar fazla servet vardır. Bu haydutluk değilse nedir?

Yalın yasalar (Daodejing, 57): Yasaklar ve tabular çoğaldıkça halk yoksullaşır. Halk keskin silahları ne kadar çok kullanırsa devlet o kadar karışıklık içinde olur. İnsanlar arasında kurnazlık çoğaldıkça tuhaf şeyler çoğalır. Yasalar ve buyruklar ne kadar gösterişli olursa hırsızlar o kadar çoğalır.

Mütevazı hükümet (Daodejing, 58): Yönetim ne kadar yalınsa halka o kadar yarar. Yönetim ne kadar karmaşıksa halka o kadar zarar verir… Halkın yönetilmesi zorsa, bu yukarıdakilerin politikaları çoğaltıp her işe burunlarını soktukları içindir.

Özel girişim (Daodejing, 65): Planlarını halka dayatan lider devlet için bir beladır. Planlarını halka dayatmayan lider devlet için bir nimettir.

Hafif vergiler (Daodejing, 75): Halk açsa, bu yukarıdakilerin fazla vergi alıp onları yalnızca kendileri için harcamasındandır.

Toplumsal denge (Daodejing, 77): Göğün Dao’su çok şeyi olandan alır ve hiçbir şeyi olmayana yardım eder. İnsanın Dao’su hiçbir şeyi olmayandan alır ve çok şeyi olana yardım eder. Liderler arasında artanı kim dengeleyebilir? Yalnızca Dao’yu kavrayan.

Liderin dürüstlüğü (Daodejing, 81): Lider kendisi için zenginlik aramaz. Sevincini başkaları için çalışmakta bulur. Bu yüzden başkalarına ne kadar çok verirse o kadar zenginleşir.

Daodejing’in ve Musa’nın Tevrat’ının ekonomi politiğe gösterdiği ilgiyi karşılaştıralım. Kutsal Kitap’ta ekonomi politik etkinliğe doğrudan bir değinme bulmak kolay değildir. Ulus devletlerin biçimlenmesinden önce tamamlanmış olan Kutsal Kitap, Mısır’dan Çıkış’ta, Yasa’nın Tekrarı’nda, Çölde Sayım’da ve başka yerlerde ekonomi politik etkinliğe ilişkin bazı doğrudan “yasalar” verir. Örneğin:

İsrail oğullarını sayıp nüfus sayımı yaptığında, her biri kendi canının fidyesini Rab’be ödeyecek. (Mısır’dan Çıkış 30:12)

Her yıl tarlanın ürününün ondalığını vereceksin…… Her üç yılın sonunda o yılın ürününün ondalığının tamamını çıkarıp kentlerinde biriktireceksin…… Levili, kentlerinde yaşayan yabancı, öksüz ve dul gelip yiyecek ve doyacaklar; öyle ki Tanrın Yahve elinle yaptığın her işte seni kutsasın…… Komşunun bağına girdiğinde dilediğin kadar üzüm yiyip doyabilirsin, ama kabına koymayacaksın. Komşunun ekinine girdiğinde elinle başak koparabilirsin, ama komşunun ekinine orak sallamayacaksın. (Yasa’nın Tekrarı 14:22–29; 23:24–25)

İşlediği günahı itiraf edecek, haksız yere aldığını eksiksiz geri verecek, üstüne beşte birini ekleyecek ve suç işlediği kişiye verecek. (Çölde Sayım 5:6–7)

Doğu ile Batı’nın karşılaştırılmasında önemli olan, Batı’nın ekonomi politik üzerine sınırlı düşüncelerinin hepsinin dinî yasa, yani yasa biçimini almasıdır. Batı’nın Tanrı’sı ekonomi politikle ilgilenmediği için, Tevrat’ın ekonomik etkinlikle ilgili bu bölümleri bile ağırlığı ekonomi politiğe değil, “yasa” niteliğine verir: insanın uyması gereken, ya da çiğnerse cezalandırıldığı şey. Aynı doğrultuda Yunan-Roma kültürü köleliğe ve başlıca araçları savaş, fetih ve yağma olan bir bencilliği etkin biçimde destekleyen bir gelenek ve kültüre dayanıyordu. Bireysel bencilliği başıboş bırakması bakımından Batı’nın modern ekonomi politik düşüncesi Atina’nın ve Roma’nın antik düşüncesine benzer. Bu, minben düşüncesine dayanan bir ekonomi politik düşüncesinin henüz doğmadığı bir durumdur.

Batı Aydınlanması’nda Guanzi, Xunzi, Han Fei ve Sima Qian gibi Doğulu düşünürlerin kitapları ve felsefeleri henüz Batı’ya tanıtılmamıştı. Aydınlanma’da Batı’ya yalnızca Konfüçyüsçülüğün ve Taoculuğun kitapları tanıtıldı ve Batılı düşünürler bunlardan etkilendi. Bu yüzden Taoculuğun ekonomi politik felsefesi, Taoculuğun temel davranış ilkesi olan eylemsizlik düşüncesiyle birlikte, o sırada biçimlenmeye başlayan Batı ekonomi politik düşüncesinin akışı üzerinde belirleyici bir etki yaptı. Ulus devletin biçimlenmesi sonunda devletçiliği aşma sürecini başlatır. Bu süreçte Batı, Doğu’nun eylemsizlik düşüncesinden esinlendi.

3) Batı’da ulus devletin ortaya çıkışı: Merkantilizmden laissez-faire’e

Batı 15. yüzyıldan 18. yüzyıla uzanan döneme keşifler çağı (Age of Discovery) der. Bu, Batı’nın dünyayı fethettiği dönemi belirtir. Batılı güçler dünya ölçeğinde sömürgeler, altın ve gümüş, baharat ve köleler için bir yarışa giriştiler. Araç olarak başlıca keşfe, korsanlığa ve el koymaya dayandılar. Kolomb’un ve Vasco da Gama’nın Atlas ve Hint Okyanusu girişimlerinin önderliğinde İspanya ve Portekiz bunu başaran ilk ülkeler oldu. Portekiz başı çekti, ama nüfusu çok azdı ve İspanya onu geride bıraktı. Cortés (1485–1547) ve Pizarro (1471–1541) gibi konkistador denenlerin “başarıları” sayesinde İspanya Aztek ve İnka imparatorluklarının altınına ve gümüşüne el koydu. Konkistador İspanyolcada fatih demektir. Amerika’dan elde ettiği muazzam altını ve gümüşü yurduna getiren İspanya Avrupa’nın birinci gücü oldu.

İngiltere ise İspanya’nın altınını, gümüşünü ve baharatlarını taşıyan gemilere saldırıp onlara el koymaya yoğunlaştı. Ünlü Drake (1540–1596) bunun temsilci figürüdür. Kraliçe Elizabeth Drake’in korsanlığına yatırım yaptı; öyle ki bazı yıllar kraliyet gelirlerinin yarısı kadarını buradan elde etti.422 Drake korsan, kâşif, amiral, girişimci ve siyasetçi olarak etkinlik gösteren olağanüstü bir kişiydi; soyluluk unvanı aldı ve 1588’de İspanyol Yenilmez Armada’sına karşı deniz savaşında parlak biçimde sivrildi. İngilizler için eşsiz bir yurtsever, İspanya için ise Atlas Okyanusu’nu geçen gemileri için en tehlikeli, başına ödül konmuş korsan reisiydi.

İspanya ile İngiltere arasındaki bu rekabet, bütün denizlerde küçük çatışmalar çoğaldıkça sonunda açık bir savaşa dönüştü. Batı tarihinde çok önemli olan 1588’de Manş Denizi’nde yapılan deniz savaşında (Gravelines muharebesi), İspanyol Yenilmez Armada’sının yok edilmesi ve İngiliz donanmasının zaferi iki ülkenin yazgısını belirledi.423

Denizciliğin gelişmesi ve deniz aşırı sömürgelerin açılmasıyla Avrupa devletleri uluslararası ticarete atıldı. Sömürge arayışına ve toprak genişlemesine, uluslararası ticaretin yönetimi yoluyla ulusal zenginliği artırmaya yoğunlaştılar. Bu davranış “merkantilizm” (重商主義) diye anılır oldu. Sözcük ticaret yapan kişi anlamına gelen Latince mercans’tan gelir. Merkantilist politikalar izleyen Avrupa güçleri devletler arasında neredeyse sınırsız bir savaş durumuna girdi. 15. yüzyılın sonundan 18. yüzyıla, üç yüz yıla yakın bir süre boyunca bu merkantilizm tapıncı sürdü. Amaç İspanya gibi sömürgelerin altınını ve gümüşünü güvenceye alarak büyük bir güç olmaktı.

Benimsedikleri ulusal ekonomi politikası olan merkantilizm, halkın hayatını iyileştirmek ya da dünya düzenini korumak için ticareti destekleyen bir dünya görüşü taşıyan bir felsefe değildir. En güçlü devlet olarak hayatta kalmak ve hüküm sürmek için başkalarını fethetmeyi ve gerekli mallara el koymayı ya da elverişli ticaret koşullarıyla ulusal kazanç elde etmeyi başlıca rekabet aracı yapıyordu. Merkantilizm budur. Bu politika uluslararası ticarette ne pahasına olursa olsun bir ticaret fazlası sağlamayı ve bu yolla devletin zenginliğini, yani altın ve gümüş varlığını en üst düzeye çıkarmayı amaçlar. Doğal olarak aşırı bir korumacılık yaygınlaştı. Korumacılık bayrağı altında Batı ülkeleri bütün güçlerini ticaret fazlası elde etmeye verdi. Merkantilist politika şöyle dile getirilir:

Yabancı ülkelerden sattığımızdan fazlasını almamalıyız. Bu politikaya sıkıca bağlı kalmalıyız, çünkü onu çiğnersek biz yoksullaşırız, öteki de zenginleşir. 424

Bu yüzden her ülke ihracatı en üst düzeye, ithalatı en alt düzeye indirmeye yönelik politikalar izler. Ve bu tutuma göre Avrupa ülkeleri deniz aşırı sömürgeleri güvenceye almak ve imparatorlukları içindeki ticareti denetlemek için yarışır. Merkantilizm Atlantik üçgen ticareti modelini yarattı. Yani pamuk, şeker, tütün vb. Amerika sömürgelerinden Avrupa’ya ihraç ediliyordu; Avrupa bunlardan elde ettiği dokumalar ve şeker kamışından damıtılan rom gibi mamul malları Afrika’ya ve öteki sömürgelere ihraç ediyordu; Afrika ise Amerika’ya köle ihraç ediyordu: Avrupa ülkelerinin başı çekerek peşine düştüğü ticaret buydu.

Devlet tekelleri ve özel tekeller merkantilist politikanın genel modeli oldu. Bu yüzden Adam Smith gibi modern iktisatçılar merkantilizmde devlet iktidarının, imalatçıların ve tüccarların tüketicilerin zararına el ele verdiği devasa bir ekonomik sistem gördü. Gerçekten de merkantilistleri memurlar ve tüccarlar temsil ediyordu. Gerçekten de tüccarlar yabancı rekabetin dışlandığı iç pazarlarda tekellere sahipti ve sonunda işçilerin ve tüketicilerin zararına muazzam kârlar elde ediyordu. Devlet de ağır gümrük vergileri koyabiliyor ve tüccarların ödediği vergileri tekelinde tutabiliyordu. Merkantilistler doğal olarak işçileri düşük ücretlerde tutmayı ulusal zenginlik ve devletin hayatta kalması için gerekli sayıyordu. İşçilere ve alt sınıflara eğitim, boş zaman ya da asgarinin üstünde ücret vermenin ulusu tembelliğe ve kötülüğe sürükleyeceğini düşünüyorlardı. Bu yüzden içeride ticari rekabet güçlerini artırmak için ücret artışlarını etkin biçimde bastırıyorlardı.

Ekonomi politik açıdan, hem ilk sömürgecilik ve sömürü politikasını hem de sonraki korumacı politikayı kesen olgu devletçilik (statism) diye adlandırılabilir. Batı’nın sömürgeci ve merkantilist politikası ekonomi politik açıdan sonunda devletçiliğe varır:

Merkantilizm 17. ve 18. yüzyıllarda Avrupa’da doruğuna ulaştı. Bir tür devletçilikti: Emperyal güç kurmak için yanlışlarla dolu bir ekonomik mantıktan yararlanan ve devletin seçtiği gruplara ya da bireylere tekeller ya da sübvansiyonlar veren bir sistem.425

Merkantilist politikalar izleyen her ülkenin hükümdarları devletin ekonomi ve ticaret politikalarını kendi kazançları için sıkı biçimde denetlemeye çalıştı. Elbette dönemin hükümdarları birbirini izleyen savaşların ve zorlu bir rekabetin ortasında devletin güvenliğini ve zenginliğini, zengin bir ülkeyi ve güçlü bir orduyu da öne çıkarıyordu. O dönemde devlet ile hükümdar arasında bir ayrım yoktu. XIV. Louis “Devlet benim” demesiyle ünlüdür. Devlete hizmet etme bahanesi ile devletçilik yoluyla bireysel bencilliğin ya da açgözlülüğün peşine düşmek arasında bir ayrım yoktu.

Batı ekonomi politiğinin bu prangalardan kurtulması için önce Batı’da ulus devletin kurulması gerekiyordu. Ulus devlet 1648 Vestfalya antlaşmalarıyla Batı’da sonunda başlayınca Batı ekonomi politiğinde büyük bir değişim yaşandı. Ulus devlet, hayatta kalmak için, fetihçi devletinkinden tümüyle farklı bir düşünce sistemine gözlerini açtı. Ekonomi politikte Batılı düşünürler hükümetin müdahalesini dışlayıp halkın ekonomik özerkliğini güvenceye alarak ulusal çıkarı büyütme düşüncesine gözlerini açtı. Böylece Batı’ya üç yüzyıl egemen olan fetih çağının merkantilizmi çekilirken laissez-faire sonunda Batı ekonomi politiğinde çiçek açtı. 426

Fetih çağında Batı ekonomi politiğine egemen olan düşünce devletçilikti: monarşinin korunduğu ve kralın hayatta kalmasının devletin hayatta kalmasıyla özdeşleştirildiği bir çağda hayatta kalmanın bir yolu. Ama 17. ve 18. yüzyıllarda milliyetçiliğin girişiyle Batı ulusal ekonomi için artık devletçiliğe dayanamaz oldu. Hayatta kalmak için cesur devlet reformlarına girişti. Bu geçiş döneminde Batı’da sık sık devrimler patlak verdi ve her türden düşünce kaynadı. Özellikle fetihçi devletin merkantilist kurumundan çıkmak gerekiyordu. Milliyetçiliğin doğuşuyla, ulus devletin hayatta kalması için ulus devlete gerekli yeni bir düşünce sistemi vazgeçilmez oldu. Batı’da 18. yüzyıl milliyetçiliği ekonomi politikte devletçilik yerine laissez-faire’i denemeye başladı.

4) Laissez-faire, Taoculuğun eylemsizlik düşüncesinden esinlendi

Aydınlanma’da, Yeni Çağ başlarında, Batı merkantilizm denen sıkı devlet denetiminden kurtulmak için çırpınıyordu. Merkantilizme ilk düşünsel meydan okumayı Fransız fizyokratlar (Physiocrats) yaptı. Devletlerin merkantilizm sloganı altında fetihte ve sömürüde sınırsızca yarışması yerine ulusal gücün başka bir yolla artırılabileceğini düşünmeye başladılar. Sömürgeler dahil kendi ülkelerinin tarım topraklarından en iyi biçimde yararlanıp tarım üretimini artırarak devletin zenginliğinin artırılabileceğini savundular. Doğu’da tarımın yüksek bir verimliliğe ulaştığını öğrendiler. Ve bunun arka planını oluşturan eylemsizlik düşüncesine derinden kapıldılar.

Batılı düşünürlerin halkın ekonomik özerkliğini savunmaya başladığı sırada Doğu’nun eylemsizlik düşüncesi Batı’da tanındı. Hükümetinki de dahil her türlü yapay müdahaleyi dışlamak isteyen eylemsizlik felsefesi Batı’ya girince Batılı düşünürlere çığır açıcı ve devrimci bir felsefe olarak göründü. Fransız fizyokratlar ekonomi politik felsefesinin özü olan bireysel özerkliğe yoğunlaştı. Eylemsizlik düşüncesinin bir uyarlaması olan laissez-faire düşüncesini Batı’da yaydılar. Fransız fizyokratlar Taocu “eylemsizlik düşüncesi”ni “laissez-faire” ile karşıladılar ve laissez-faire düşüncesi Fransa’da yayılmaya başladı. Laisser faire, şeylerin kendiliğinden olmasına bırakmaktır: Tam da eylemsizliktir. Laissez-faire Batı’da merkantilizmin yerini alabilecek yeni ve devrimci bir düşünce olarak ortaya çıktı. Adam Smith de Fransa’ya gelip fizyokratlarla tanıştı ve bunu öğrendi. İngilizce konuşulan dünya bu önemli düşünceyi benimserken yeni bir sözcük üretmedi, Fransızca laissez-faire’i İngilizcede olduğu gibi kullandı.

Ekonomi politik felsefesi, Doğu’da ulus devletlerin biçimlenmesiyle birlikte Batı’dan çok önce gelişmiş bir felsefedir. Taoculuğun merkezî eylemsizlik düşüncesi ekonomi politik felsefesine uygulanır. Eylemsizlik düşüncesi kasıtlı eyleme (youwei, 有爲) karşı uyarır ve bireyin de liderin de davranış ilkesi edinmesi gerekecek kadar önemli siyasal, ekonomik ve etik bir düşüncedir. Taoculuğun davranış ilkesi olan eylemsizlik düşüncesi, sonradan Batı’da laissez-faire ile çevrilecek kadar önemli bir ekonomik anlam taşır. Eylemsizlik düşüncesi insan müdahalesini en aza indirmek ister; laissez-faire ise devletin müdahalesini en aza indirmek ister. Eylemsizlik düşüncesi ekonomi dahil bütün insan davranışlarıyla ilgilidir; laissez-faire ise insanın ekonomik davranışıyla sınırlıdır.

Fizyokratlar devletin müdahalesini azaltmanın ve bireylerin üretken yetisini artırmanın yoluna yoğunlaştı. Asıl mesele bireysel çabanın ekonomi için önemli olduğunu nasıl dile getireceklerini bilmekti. Bunun arkasında, deniz aşırı fetihle altın ve gümüş elde etmektense doğaya ve tarıma değer vererek ulusal zenginliği artırmak isteyen bir felsefe vardı. Sorun bunu nasıl dile getirip sistemleştireceklerini bilmekti. İşte o zaman Taoculuğun eylemsizlik düşüncesi Fransız fizyokrat filozofları büyük ölçüde etkiledi. Fizyokratların eylemsizlik düşüncesinden yola çıkarak yeni laissez-faire kavramını Batı’da nasıl yaydıkları son zamanlarda Batılılar tarafından yavaş yavaş gün ışığına çıkarıldı. Batılı filozof Durant laissez-faire’in doğuşunu Our Oriental Heritage (Doğu’dan aldığımız miras) adlı kitabında açıklar.

Fransız fizyokratlar Taoculuktan, Laozi’den ve Zhuangzi’den etkilendi. Eylemsizlik (無爲) düşüncesine, yani laissez-faire’e inanıyorlardı. 427

Ekonomi politik düzeyinde Fransız fizyokrat filozoflar Çin’in tarım sistemine, onu yöneten hükümetin etik rolüne ve onun içerdiği ekonomik felsefe olan eylemsizlik düşüncesine kapıldı. Bunu laissez-faire düşüncesinde topladılar ve Batı Aydınlanması’nda moda yaptılar:

Akıllı bir lider, yönetmenin özünün büyük ölçüde şeyleri olduğu gibi bırakmak ve hiçbir şey yapmamak olduğunu bilmelidir. Bu felsefe Doğu Taoculuğunun eylemsizlik (無爲, wuwei) düşüncesinde içkindir. Fransızlar onu laissez-faire ile çevirip Batı’ya aktardı…… Bu eylemsizlik düşüncesi Quesnay’yi etkiledi ve onu Quesnay’den öğrenen Adam Smith aracılığıyla modern Batı ekonomi politiğinin temelini oluşturur oldu. 428

Fransız fizyokratlar devletin zenginliğinin tarımdan geldiğini düşünüyor ve tarımın en büyük etkisini insan hükümetin müdahalesi olmadan doğanın takdirine ve piyasanın işleyişine göre çalıştığında verdiğini savunuyordu. Fizyokrasi (Physiocracy) sözcüğü “doğa” ve “yönetim” anlamına gelen bileşik bir sözcüktür. Ulusal zenginliği tarımın yaptığı gibi doğaya dayanarak yönetme düşüncesidir.

Fransız fizyokrasisi: Quesnay, Gournay, Poivre

On sekizinci yüzyılda Batı’nın siyasal ve kültürel merkezi Fransa’ydı. Batı tarihinde ilk kez ekonomi politiği düşünen filozoflar Fransa’da ortaya çıktı. Quesnay 1758’de bir devlet içinde ekonominin devinimlerini izleyen Ekonomik Tablo’yu yayımladı. Batı’nın ilk ekonomi politik filozofu oldu. Fransız fizyokrasisinin ustası Quesnay, modern iktisadın kurucu düşüncesi olan laissez-faire’i Çin’in eylemsizlik düşüncesinden yola çıkarak 18. yüzyıl Batısı’na getiren kişidir. Quesnay eylemsizliğin Fransızcaya laissez-faire diye çevrilebileceğini düşünüyordu.429 Laissez-faire Batı ekonomi politiğinin tarihini sarsan bir kavramdı ve Fransa’da doğduğu için İngilizce de Fransızca sözcüğü olduğu gibi kullanır.

Quesnay (1694–1774) Fransız fizyokratları temsil eder. Taoculuğun savunduğu eylemsizlik düşüncesine kapıldı ve ondan esinlenen laissez-faire düşüncesini Batı’da yaymaya başladı.430 Fransız fizyokratlar “Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler, dünya kendiliğinden döner” diye savunuyordu. Ekonomi politiği hükümetin müdahalesinden kurtarma düşüncesi onlara egemendi. Bu, Doğu’nun eylemsizlik felsefesini olduğu gibi izliyordu: “Hükümet ne kadar çok müdahale ederse halkın hayatı o kadar zorlaşır.”

Quesnay’nin yeni laissez-faire düşüncesine dayanan bu savı dönemi için devrimciydi. Fransız fizyokrat düşünürlerin öne sürdüğü laissez-faire düşüncesi İngiltere’ye yayıldı. İngiltere’yi merkeze alan Batı serbest piyasa ekonomisi sistemi üzerinde doğrudan ve derin bir etki yaptı.431 Gerçekten de Adam Smith 1760’larda Paris’te Quesnay’yi ziyaret etti ve onunla laissez-faire düşüncesi üzerine görüştü.432 Laissez-faire kavramı Quesnay’den önce bile, 17. yüzyılın sonunda ve 18. yüzyılın başında, Fransız iş insanları arasında bir ölçüde kullanılmıştı.433 Ama laissez-faire düşüncesinin yayılmasının arka planında Taoculuğun eylemsizlik düşüncesiyle olan bağı yadsımak zordur.

Fransız fizyokrat düşünürler, zengin olmak için merkantilistler gibi illa başkasının malını almak gerekmediğini, kendi topraklarında bol ürün yetiştirmenin ulusal zenginliğin kaynağı olabileceğini düşünüyordu. Bu devrimci bir düşünceydi. Merkantilizm, askerî fetihle elde edilen sömürgelerden olabildiğince çok altın ve gümüş sağlayarak ulusal zenginliği artırmak istiyordu. Merkantilizm kavramının içerdiği anlam genişletilirse İskender, Sezar, Orta Çağ’da Şarlman, İspanya’nın Orta ve Güney Amerika’yı fethi ve İngiltere’nin ve Avrupa ülkelerinin sömürge fetihleri merkantilizmin merkezî kavramını paylaşır: Çok altına ve gümüşe sahip olan devlet büyük bir güç olur. Yani başka ülkeleri fetheden devletin rolü ulusal zenginlik için olabildiğince önemli hâle gelir. Bu, devlet içindeki bireylerin üretken gücünün kendine özgü hiçbir değer taşımadığı Batı’nın antik, Orta Çağ ve Yeni Çağ başı fetihçi devletlerinin siyaset felsefesi kavramıdır.

Quesnay’nin çağdaşı bir iktisat düşünürü olan Gournay (1712–1759), laissez-faire’i Batı’da geniş ölçüde yayan kişidir. Quesnay’nin ve Gournay’nin etkin olduğu dönemde Çin’in ileri tarımı, onu yöneten hükümetin laissez-faire politikası ve Taocu doğalcı felsefenin kavramları Fransız düşüncesini doğrudan ya da dolaylı olarak etkiliyordu. Onların etkisiyle Taocu “Fazla yönetmeyin!” şiarı ve “Doğaya bırakın!” sloganı Fransız aydınları arasında geniş ölçüde moda oldu. Bu temel üzerinde ve Quesnay ile aynı görüşü paylaşarak Gournay, inancı gereği ticaret ve sanayi üzerindeki devlet düzenlemesini kaldırmak için “Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler!” sloganını büyük bir hevesle yaydı. Sloganı Fransız düşüncesinde daha gelişmiş bir biçimde de moda oldu: “Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler, dünya kendiliğinden döner!”

Gournay’nin ilan ettiği “Bırakınız yapsınlar! Bırakınız geçsinler! Dünya kendiliğinden döner!” fizyokrat felsefesi, hükümetin rolünü güçlendirmek isteyen fetihçi devletin ve merkantilizmin siyaset felsefesinin temelden tersine çevrilmesi anlamına gelir. Fizyokrat felsefesi, “Bırakıldığında halk kendiliğinden dönüşür” diyen Taocu felsefeyle aynı içeriğe sahiptir (Daodejing, 57). “Doğaya bırakın!” fizyokrat sloganı, “Göğün Dao’su iyilik yapar ve zarar vermez” diyen Taocu felsefeyle tam olarak uyuşur (Daodejing, 81). “Fazla yönetmeyin!” fizyokrat sloganı, “Planlarını halka dayatan lider devlete zarar verir” diyen Taocu düşünceyle aynı anlatımdır (Daodejing, 65). Eylemsizlik düşüncesi Konfüçyüsçülüğün de paylaştığı bir felsefedir: “Gök ne der? Dört mevsim akışını izler ve her şey iyi büyür; Gök ne der?” (Konuşmalar, 17:19)

Poivre (1719–1786), Gournay’den sonra eylemsizlik düşüncesini Batı’da yayan bir başka önemli figürdür. Dört yıl boyunca Çin’in taşrasında geniş ölçüde gezdi. Batı’nınkinden daha ileri bir tarım ekonomisini ve onu destekleyen hükümetin laissez-faire politikasını ve rolünü deneyimleyen ve bunları Fransa’ya tanıtan odur. Gerçekten de Quesnay ve Fransız fizyokratlar Çin tarımında ve onun felsefi dayanakları olan Konfüçyüsçü ve Taocu düşüncede Batı ekonomi politiğinin geleceğini ve modelini gördü. Quesnay Poivre’dan pek çok bilgi edindi ve aralarındaki temaslar ikisini de derinden etkiledi. Poivre Quesnay’ye Çin tarımı ve Taocu düşünce hakkında bir görgü tanığının canlı bilgilerini ve düşüncelerini verdi; Quesnay de Poivre’ı bir fizyokrat filozof yapmakta belirleyici bir etki yaptı.

Poivre bahçeciliğe büyük ilgi duyuyordu; gençliğinde Katolik misyoner olarak Çin’e gönderildi ve Kanton ile Makao bölgesinde çalıştı. Pekin’de yaşayıp Konfüçyüsçülüğe yoğunlaşan öteki Cizvit rahiplerinden farklı olarak Poivre bahçeciliğe ilgi duydu, iki seferde dört yıl boyunca taşrada geniş ölçüde gezdi ve tarıma büyük bir dikkat göstermeye başladı. Ardından araştırmalarını Güneydoğu Asya’da, Afrika’da ve Orta Amerika’da sürdürdü. Ve düşüncelerini düzene koyup Voyages d’un philosophe (Bir filozofun yolculukları) adlı bir kitap yayımladı.

Bu yapıtında Poivre, Çin’in tarım ekonomisini gözlemledikten sonra onu Afrika’nın, Amerika’nın ve Avrupa’nın tarım durumuyla karşılaştırdı ve hepsinin Çin’in etkili ve yüksek verimli tarım sistemini örnek alması gerektiği sonucuna vardı.434 Tarımın bir savunucusuydu. Avrupa güçlerinin merkantilizm çerçevesinde üretime hiç dikkat etmeden yalnızca ticari rekabete yoğunlaşarak ekonomi politikalarını yürütmesini eleştiriyor ve tarım yoluyla üretimin büyük ölçüde artırılabileceğini savunuyordu. Poivre fizyokrat düşünür Quesnay ile bu noktada buluştu.

Poivre yapıtında “Çin’de ülkenin bel kemiği olan tarımın gelişkinliğinin yalın bir etiğe ve kurallara borçlu olduğunu, bu etiğin ve kuralların da doğanın ve zihnin buyurduğuna göre yapıldığını” yazdı. Dönemin Batı’sının buyurucu hükümet politikalarını Çin hükümetinin doğal ve laissez-faire politikalarıyla karşılaştırarak eleştiriyor ve Batı’nın Çin hükümetinin bu doğal politikalarını ve halkın canlı çalışma bilincini örnek alması gerektiğini savunuyordu. “Başka yerlerde halklar, başkalarını aldatmaya çalışan kurnaz insanların yaptığı, gizli niyetli, kuşku uyandıran kurallara ya da politikalara uyar; bu da Çin ile güzel bir karşıtlık oluşturur” diye yazıyordu. 435

Çin’in tarımının ve düşünce sisteminin doğayı örnek alıp doğanın yolunu izlediğini, bu yolun da bireylerin ekonomik etkinliğine olabildiğince karışmamaya ve vergileri azaltmaya çalışan hükümetin desteğine sahip olduğunu keşfetti. Çin’in bu ekonomi politik düşüncesini Taoculuğun Dao ve eylemsizlik kavramlarında yoğunlaşmış olarak görüyordu. Bu yüzden Çin’de hükümdarın ulusal ekonomiye karışma ya da onu yönlendirme düşüncesinden vazgeçtiğini ve halkın kendi yolunu, yani Dao’yu izlemesine bırakmaya yoğunlaştığını gözlemliyordu.436

Fransız fizyokrat düşünürler, her ilkbahar Çin imparatorunun halkın çalışma bilincini geliştirmek için örnek olarak ekin ekme gösterisi yaptığını ve bunun doğaya saygı anlamına geldiğini düşünüyordu. Ama Doğu uygarlığında doğaya saygı, Batı dinindeki gibi doğanın kutsal ya da ilahi olduğunu ima etmiyordu. Çünkü, diye düşünüyorlardı, Çin düşünce sisteminde doğaüstünü kutsallaştıran felsefelere saygı gösterilmiyor, onlara daha çok küçümseme duyuluyordu. Doğu uygarlığı, doğada var olan yasalara göre işleyen kendi kendini düzenleyen bir sistemin en iyi yol olduğunu düşünüyor ve böylece herkese en büyük iyiliği getirdiğini kabul ediyordu. Bu yüzden hükümdar için en iyi yönetme biçimi, halka verdiği örneğin ötesinde müdahale etmemektir: İşte eylemsizlik düşüncesi budur.

Aydınlanma düşünürleri için eylemsizlik düşüncesinin önemi Quesnay, Gournay ve Poivre gibi fizyokratlarla sınırlı değildi. Yasanın da ekonomi politik düşüncesinin de doğa felsefesini ve eylemsizlik düşüncesini örnek alması gerektiğini düşünüyorlardı. “Yasa koyucunun da yasanın da doğanın yolu denen ilkeyi tanıması gerektiğini” ve böylece “Çin’in ideal davranış biçimi olan eylemsizliğin” örnek alınabileceğini düşünüyorlardı. “Çin’de eylemsizlik düşüncesi hükümetin ekonomi politiğinin tam da merkezî düşüncesidir” diye değerlendiriyorlardı.437

Notlar

  1. 408

    Kissinger, Henry (2011-05-17). On China (p. xvii). Penguin Group. Kindle Edition.

    ↩
  2. 409

    Fukuyama, Francis (2011-04-12). The Origins of Political Order: From Prehuman Times to the French Revolution (p. 105). Farrar, Straus and Giroux. Kindle Edition.

    ↩
  3. 410

    Aristotle, Politics. Loeb Classical Library, 1252 b 8.

    ↩
  4. 411

    Özellikle 6. yüzyılın sonunda Hristiyanlıkta ondalık yasayla zorunlu kılındıktan sonra Kilise’nin mali gücü muazzam boyutlara ulaştı. Reform döneminde bile Protestan önderler Kilise’nin endüljans satışını reddettiler, ama ondalık yükümlülüğünü sorgulamadılar. Orta Çağ’da yabancı düşmanlar ülkeyi istila ettiğinde kiliseleri yağmalarının hedefi yapıyorlardı; 18. yüzyılın sonunda Fransız Devrimi sırasında da yurttaşlar zengin Kilise’yi yağmalamaya kadar vardılar.

    ↩
  5. 412

    Koselleck, Reinhart (2005-01-22). Futures Past: On the Semantics of Historical Time (Studies in Contemporary German Social Thought.) (p. 11). Columbia University Press. Kindle Edition.

    ↩
  6. 413

    Koselleck, Reinhart (2005–01–22). Age., s. 12

    ↩
  7. 414

    Ibid., p. 14

    ↩
  8. 415

    Ibid., p. 18

    ↩
  9. 416

    A Study and Translation by W. Allyn Rickett, Guanzi 管子, Political, Economic, and Philosophical Essays from Early China, Volume 1, C & T Asian Translation Services, 2001, Boston

    ↩
  10. 417

    A Study and Translation by W. Allyn Rickett, Op.cit., p3.

    ↩
  11. 418

    Antik Yunan ve Roma’da Batı’da da paranın ekonomik etkinlikte kullanıldığı örnekler vardı. Ama Batı’da bu çoğunlukla sikkelerdeki altın ve gümüş oranını düşürerek hazineyi doldurmak biçimindeydi. Oranı düşürmek hazineyi o an için artırır, ama sonunda enflasyonu tetikler ve ulusal ekonomi kaçınılmaz olarak çöker. Bu, Çin ulus devletinde uygulanan, parayı hafif ile ağırın sanatına göre kullanarak fiyatları düzenleme yönteminden farklıydı. Böyle bir ekonomi politikası Batı’da ancak modern çağda, ulus devletin doğuşundan sonra mümkün oldu.

    ↩
  12. 419

    W. Allyn Rickett, Op.cit., p.9

    ↩
  13. 420

    Xunzi: The Complete Text. Princeton University Press. Kindle Edition. P.84

    ↩
  14. 421

    Han Feizi, “Dış derleme, sol üst” bölümü (外儲說左上篇).

    ↩
  15. 422

    Bkz. Wikipedia, Francis Drake, https://en.wikipedia.org/wiki/Francis_Drake

    ↩
  16. 423

    Yerleşik bir görüşe göre İspanyol Yenilmez Armadası bu deniz savaşında İngiliz donanmasının saldırılarından çok şiddetli fırtınalar yüzünden yenildi. İngilizler üzerinde şu sözler bulunan bir madalya bastırdılar: “Tanrı üfledi ve onlar dağıldı” (God blew and they were scattered). Bu, 13. yüzyılda Japonya’yı istila eden büyük Moğol donanmasının “tanrıların gönderdiği fırtına, ilahi rüzgâr, kamikaze” yüzünden muazzam kayıplara uğramasına benzer.

    ↩
  17. 424
  18. 425
  19. 426

    Bugün ekonomi politik (political economy) terimiyle sık sık karşılaşıyoruz. Ama ekonomi politik felsefesi, Batı’nın 17. yüzyıldan önceki istila ve yağma çağında kullanmadığı bir kavramdır. Ekonomi politiğin felsefi alanı ancak minben denen siyasal düzenek önce geldiğinde doğar. Minben, ekonomi politik felsefesinin altında yatan düzenek olur. Laissez-faire kavramı Batı’da ortaya çıkmadan önce Batı, hükümetin bireylerin ekonomik etkinliğine mutlak biçimde müdahale ettiği politikalar izliyordu. Merkantilizm altında, bireylerin ekonomik özerkliğini savunan politikaların tam tersi olan bir hükümet müdahaleleri sistemi yüzyıllarca Batı’ya egemen oldu; bu devletçiliğin yerini alan da tam olarak laissez-faire’dir. Ve “ekonomi politik” kavramı Batı’da laissez-faire ile birlikte doğdu.

    ↩
  20. 427

    Durant, Will (2011-06-07). Our Oriental Heritage (Kindle Locations 15169-15185). Simon & Schuster, Inc. Kindle Edition.

    ↩
  21. 428

    Clarke, J.J. (1997-04-17). Oriental Enlightenment: The Encounter Between Asian and Western Thought (p. 49). Taylor and Francis. Kindle Edition.

    ↩
  22. 429

    J. J. Clarke, a.g.e., s. 50

    ↩
  23. 430

    Quesnay Doğu düşüncesine öylesine kapılmıştı ki, Doğu düşüncesine verdiği yüksek değer yüzünden Batılı düşünürler arasında “Fransa’nın Konfüçyüs’ü (孔子)” lakabını aldı. Quesnay 1767’de yayımlanan Le Despotisme de la Chine (Çin’in despotizmi) adlı eserinde Çin’in ileri siyasal ve ekonomik durumunu anlatıyor ve yasal despotizm dediği, doğa yasasına bağlı bir hükümdarlık lehine bir kuram geliştiriyordu. Despotizm sözcüğü, Quesnay’nin etkin olduğu dönemde eleştirel bir çağrışımla değil, aydınlanmış hükümdarlık anlamında, geleceğe dönük ve olumlu bir anlamda kullanılıyordu. O sırada halklarına hükmeden çeşitli Avrupa hükümdarlarıyla karşılaştırıldığında Çin imparatoru çok “aydınlanmış” bir despot olarak betimleniyordu. Quesnay, Çin’in imparatorluk sınavlarından doğan eğitime verilen önemi ve liyakat ilkesini o sırada Avrupa toplumuna egemen olan aristokratik soy sistemiyle karşılaştırıyordu. Çin’in bu eğitim sisteminin yanı sıra onun yalın ve etkili vergi sistemini de övüyordu. Başka bir deyişle, Çin’in siyasal etiğine, yaygın eğitim sistemine, laissez-faire’e ve eylemsizlik düşüncesine, birleşik vergi sistemine hayrandı ve bunların Batı’ya getirilmesini savunuyordu. Quesnay dönemin Fransa kralı XV. Louis’ye yakındı ve onun üzerinde büyük bir etkisi vardı; ona “XV. Louis’nin düşünürü” deniyordu. Quesnay aynı zamanda XV. Louis’nin hekimiydi. Bu konumundan yararlanarak, Çin imparatorlarının yaptığı gibi kralın baharda bir çift sürme gösterisi yapması için ısrar etti ve XV. Louis’yi tarlaya çıkıp çift sürmeye ikna etmeyi başardı.

    ↩
  24. 431

    Clarke, J.J. (1997-04-17). Op.cit., p.49

    ↩
  25. 432

    From François Quesnay, Le despotisme de la Chine (1767), [translation by Lewis A. Maverick in China, A Model for Europe (1946)] p.1

    ↩
  26. 433

    Laissez-faire’in ilk izinin, XIV. Louis’nin maliye genel denetçisi olan ve merkantilizmin en önemli uygulayıcılarından sayılan Colbert’in önemli bir Fransız tüccarı olan Le Gendre’ı davet ettiği 1681’deki bir toplantıya dayandığı söylenir. Bakan Colbert Le Gendre’a Fransız hükümetinin tüccarlara nasıl yardım edebileceğini sorunca Le Gendre’ın “Bırakın biz yapalım” (Laissez-nous faire) diye yanıt verdiği anlatılır. Bu toplantının içeriği 1751’de Paris’te yayımlanan bir ekonomi dergisinde, Fransız Aydınlanma düşünürü ve devlet adamı d’Argenson’un bir makalesinde aktarıldı. D’Argenson bu makalede “laissez-faire” kavramını kullandı ve bu, kavramın basında ilk kez görüldüğü durum oldu. İngiltere’de de bu olaylar, serbest ticaret yanlısı George Whatley’nin yazdığı ve Benjamin Franklin’in gözden geçirdiği, 1774’te yayımlanan “Principles of Trade” (Ticaretin ilkeleri) adlı denemede aktarıldı. Bu ayrıntılar şu belgede sunulmaktadır. http://en.wikipedia.org/wiki/Laissez-faire

    ↩
  27. 434

    Voyages d’un philosophe, Paris, Hautbout, an V, s. 78–103

    ↩
  28. 435

    Ibid., s. 88

    ↩
  29. 436

    Clarke, J.J. (1997-04-17). Oriental Enlightenment: The Encounter Between Asian and Western Thought (p. 50). Taylor and Francis. Kindle Edition.

    ↩
  30. 437

    Ibid

    ↩